Mukatil Bin Süleyman kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 05/09/2014 0

Mukatil Bin Süleyman kimdir? Hayatı ve eserleri: Adı Mukatil b. Süleyman b. Beşîr el-Belhî’dir. Ezdlilerin mevlâsıdır. Künyesi Ebu’l-Hasen’dir. Zehebî, biyografisinde ondan, “Müfessirlerin büyüğü Ebu’l-Hasen Mukâtil b. Süleyman el-Belhî” şeklinde söz etmektedir. Mukatil, Horasan bölgesinin bir şehri olan Belh’te dünyaya geldi. Kaynaklar onun Basra’da Hicrî 150 yılın­da vefat ettiğini belirtmişler, ancak hangi yılda doğdu­ğundan s.öz etme mislerdirRivayetlerden, Mukâtil’in Hic­rî 80 yılında doğmuş olduğu kanaati ağırlık kazanmakla birlikte, bu tarihten önce doğmuş olması da mümkündür.

Mukâtil, Hicrî 2. asrın ilk dilimlerinde vefat etmiş ta­biînin ileri gelen âlimlerinin bir çoğundan rivayette bu­lunmuştur; Mücâhid b. Cebr el-Mekkî (v. 104 H.); Ata b. Ebî Rebah el-Mekkî (v. 114 H.) gibi. Fakat onlardan yap­tığı rivayetler muîıkatı’dır. İbrahim el-Harbî bu hususta şöyle demiştir:

Mukâtil, Mücâbid’ten hiçbir şey dinlememiştir, onunla karşılaşmamıştır. Ancak Mukâtil, ilim adamlarının tef­sirle ilgili görüşlerini toplamış ve bunlara dayanarak -onlardan şifahen işitmeksizin- tefsir yapmıştır.

Mukâtil, Belh şehrinde yetişti, sonra Merv’e gitti. Her ikisi de Horasan bölgesinin ünlü şehirlerindendir. Mukâtil’in yetiştiği ve kültürlerinden, dinî-mezhebî gö­rüşlerinden etkilendiği bu ülke, doğunun en verimli ve en geniş ülkesidir. Sınırlarım kuzey-doğudan Mâverâu’n-Nehir, güney-doğudan Sind ve Sicistaıı ülkeleri, kuzeyden ise Harizm ve Türkistan’daki Oğuzların ülkeleri, güney­den ise Fârisîlerin diyarı [İran] teşkil etmektedir.

Horasan Hicrî 2., 3. ve 4. asırlarda İslâm ülkesinin fikrî hayatının en önemli merkezlerindendir. Burada pek çok büyük muhaddis, pek çok müfessir ve fakih yetişmiş­tir.

Grek uygarlığının bir merkezi olan Belh’te doğup ye­tişen Mukâtil, buradaki mabedleri gördü, dînleri tanıdı.

Ekumenikler döneminde Zerdüştlüğün kutsal şehri olan Belh’te -daha sonra- Kuşânîler kralları döneminde Budizm de yaygınlık kazandı.

Arablar tarafından fethe dili ncey e kadar Belh’te Zer-düştlük, Budizm’in yanıbaşmda yaşamaya devam etti. Bu iki din ile birlikte aynı zamanda Manilik ve Nesturi Hris-tiyanlığı da hayatiyetlerini sürdürüyordu. Bununla bir­likte üstünlük Budizm’de idi. Ziyaretçiler her yandan bu­raya geliyordu, aralarında pekçok Çinli de bulunuyordu. Budist enstitüsü olan Nevbahar’a gelirlerdi ki burası bü­yük ve dehşet verici bir mabetti. Arablar tarafından fet-hedildiği günlerde Belh’te en büyük dinî mevki, Nevba-har’m hizmetkârı Bermek’in idi. Abbasî vezirlerinin için­den çıktığı aile olan Bermekîler de bu din adamları aile-sindendirler.

Bu büyük Merv, Horasan şehirlerinin en büyükle-rindendir. Bu şehre nisbet, -gayr-i kıyası olarak- “Merzevî” şeklinde yapılır. Merv ile Nisâbur arası 70, Merv ile Belh arası ise 122 fersahtır. Mukâtil Belh’den Merv’e geç­miş, orada ikamet edip oradan evlenmiştir.

Mukâtil, Belh’e ve Horasan’a da nisbet edilmiştir. Bi­yografi kitapları ondan, “Mukâtil b. Süleyman el-Belhî, el-Mervezî, el-Horasanî” diye sözetmektedirler.

Mukâtil zekâ, feraset ve bilgi sahibi harika bir kişi olmakla birlikte.,’ etrafında olup bitenlerden de etkilen­miştir.

Mukâtil’in doğup yetiştiği Belh’in, çeşitli dînlerin kaynaştığı bir şehir olduğunu ifade etmiştik. Orada Zer-düşler, Budistler, Maniheistler ve Hristiyanlar vardı. Bu dînler Arab fütuhatı zamanına kadar -üstünlük her ne kadar Hindu Budistlerde ise de- komşu olarak yaşadılar.

Mukâtil, doğup yetiştiği Belh’ten Merv’e geçti. Hora­san’da belli bir konuma sahip oldu. O kadar ki, Horasan emirleri ile onlara karşı ayaklananlar arasında barış gö­rüşmelerinde aracılık yapıyordu.

Mukâtil daha sonra Irak’a geçmiş, Basra’da konakla­mış, Bağdat’a gitmiş, orada Hadîs rivayet etmiş, sonra Basra’ya tekrar geri dönerek Hicrî 150 yılında vefat et­miştir.

Mukâtil’in hangi yılda doğduğunu kesin olarak tesbit edemediğimiz -ancak Hicrî 80 yılında doğduğunu tercih ediyoruz- gibi, Irak’a hangi sene gittiğini de tesbit edemi­yoruz.

Mukâtil, o dönemde Irak’ın ikinci önemli kenti olan Basra’da konakladı. Irak’ta çeşitli dînler, mezhebler ve görüşler bulunmaktaydı. Eski dînlerin bir yatağı idi. Sür­yanîler orada yayılmış ve İslâm’dan Önce okullarını tesis etmişlerdi. Bu okullarda Yunan felsefesini, Fars hikmeti­ni okutuyorlardı. Irak’ta İslâm’dan önce akîde konuların­da birbirleriyle mücâdele eden Hristiyan mezhebleri var­dı. İslâm’dan sonra da Irak çeşitli türlerin bir karışımı ol­maya devam etti. Orada pekçok fitne ve çalkantılar zu­hur etmişti. Siyasî ve akîdevî bakımdan birbirleriyle çatı­şan görüşler vardı. Şia oradaydı, -kırsal kesimlerinde-Hâricîler vardı, Mutezile oradaydı. Yine Irak’ta tabiînin müctehidleri vardı. Sahabîlerin ilmini taşımaları; dinî ilimleri çok iyi bilmeleri sebebiyle onlara rağbet ediliyor­du. Kısacası Irak’ta birbiriyle çatışan görüşler, mezhebler ve inançlar yaygındı.

Ebû Hanife ile çağdaş olan Mukâtil Basra’da ikamet etmişti. Tartışma ve muhalif görüş sahiblerinin çoğu da Basra’da bulunuyordu.

Emevî ve Abbasîler döneminde Basra, Irak’ın en önemli merkezlerindendi. Basra ile Küfe arasında büyük bir rekabet vardı. Her iki şehrin de Mukâtil döneminde belirli özellikleri bulunuyordu. Basra tartışma ve kelâm ilmi, karşılıklı münazara ve kıssa anlatımı ile öne geç­mişti. Yine Basra’da pekçok fırka ortaya çıkmıştı. Mutezi-le’ye mensub en önemli fırkalar da Basra’da idi.

Mukâtiî Basra’ya gittiğinde orası pekçok fırka ile do­lup taşıyordu.

Hayatının son- dönemini Irak’ta geçiren Mukâtil’in, -daha önce Horasan’da Emevî emirleriyle ilişkisi bulun­duğu gibi- Irak’ta Abbasî halifeleri ile ilişkisi bulunuyor­du.

Mukâtil Basra’dan Bağdad’a geçti. O sırada halifeli­ğin baş şehri olması hasebiyle, Bağdat’a göçedenler çoğal­mıştı; bunların içinde birçok da âlim vardı.

Mukâtil Bağdat’ta ünlü birisi idi. Halifelerle oturup kalkar, emirler ona sual sorar, danışırlardı. Geniş bilgisi ve pekçok maîumatıyla da ün salmıştı.

Mukâtil’in sıfatlarla ilgili görüşleri etrafa yayıldı. Ni­hayet halife Mukâtü’e sordu:

— Bana senin (Allah’ı) teşbih ettiğine dair haber ulaştı.

— Hayır, ben sadece şunu söylüyorum: De ki: “O Al­lah ki birdir. Allah ki sameddir. Doğurmamıştır, doğma­mıştır, O’na bir denk de olmamıştır.” Kim (benim hakkım­da) başka bir şey söylerse yalan söylemiş olur.

Sonra Mukâtil Bağdad’dan Basra’ya döndü ve Hicrî 150 yılında vefat edinceye kadar orada kaldı.

Mukâtil’in Tefsir’inde, ashâb-ı kiram’dan Basra’da vefat edenlerin isimleri de zikredilmiştir.

Basra’da Esed oğullarının ayrı mahallesi vardı. Bun­lar da Şerik b. Mâlik’in oğulları idiler. Mukâtil de Bas­ra’da onların mevlâlarından [velâ akdiyle onlara bağlı olanlardan] idi.

Mukâtil, hayatının ilk yarısını Horasan’da, ikinci ya­rısını da Irak’ta geçirdi. Başka şehirlerde de ikâmet etti. Ancak oralardaki ikâmeti uzun sürmedi.

 

Mukâtil Ve Hadîs İlmi

 

Hadîs âlimleri Mukâtil’i cerhetmiş; yalancılıkla ve Hadîs uydurmakla itham etmişlerdir. Bu nedenle de ço­ğunluk onu Hadîs rivayetine ehil görmemiş ve ondan Ha­dîs almamışlardır. Bununla birlikte müfessirler arasında üstün bir konuma sahip olup, tefsir konusunda kendisin­den övgüyle sözedildiğinden, sika ve tanınmış pek çok kimse Mukâtil’den Hadîs rivayet etmiştir.

Mukâtil’in, tefsirinde naklettiği rivayetlerin çoğun­lukla Sahih(-i Buharı ve Sahih-i Müslim)de yahut da Sü-nenlerde yer aldığım gördüm.

Mukâtil; Sabit el-Bunanî, Sa’îd el-Makburî, Atâ b. Ebî Rebah, Atiyye b. Sa’d el-Avfî, Amr b. Şuayb, İbn Şi-hâb ez-Zührî, İbn Ömer’in azadlısı Nâfi, Zeyd b. Eşlem, Ensârın azadlısı Şurahbil b. Sa’d, Abdullah b. Bureyde, Abdullah b. Ebî Bekr b. Enes b. Mâlik, Muhammed b. Şî­rîn, Ebû İshâk es-Sübleyî ve Ebu’z-Zübeyr el-Mekkî’den rivayet etmiştir,

Mukâtil, Mücâhid b. Cebr el-Mekkî’den de rivayette bulunmuştur: fakat İbrahim el-Harbî, bu hususta şunları söylemiştir:

•  Mukâtil/Mücâhid’ten hiçbir şey dinlememiş ve onun­la karşılaşmamıştır.

•  Mukâtil çeşitli kimseleı-in tefsire dair görüşlerini der­leyip topladı ve onlardan bizzat dinlemeksizin buna gö­re tefsir yaptı. Eğer herhangi bir kimse Ma’mer’in ve Seyhan’ın Katâde’den yaptığa tefsiri toplasaydı, buna göre tefsir yapması güzel olurdu.

•  Ben kendi tefsirime ondan (yani, Mukâtil’in tefsirin­den) herhangi bir şey sokmadım.

el-Kelbî’nin tefsiri Mukâtil’in tefsiri ile aynı düzeydedir.

Mukâtil’den rivayette bulunanlar arasında ise İsmâîl b. Ayyaş, Sa’d b. es-Salt, Süfyan b. Uyeyne, Abdu’r-Rah-mân b. Muhammed el-Muhâribî, Abdu’r-Rezzak b. Hem-mam, el-Velid b. Müslim, Eb:û Nusayr Sa’dâl, İbn Sa’îd el-Belhî, Ebû Hayve, Şureyh b. Bureyd el-Himsî, Ebû Nasr Mansur b. Abdu’l-Hâmîd el-Barudî, Ebu’l-Cüneyd ed-Darir, Ebû Yahya el-Hammanî, Bakıyye b. el-Velîd, vŞebâbe b. Sevvâr, İmad b. Kîrat en-Nej’sabûrî, Abdullah b. el-Mübârek, Abdu’r-Rahmân b. Süleyman (b. Ebi’1-Hûb), Abdu’s-Samed b. Abdu’l-Vâris, Attab b. Muhammed b. Şevzeb, Ali b. el-Ca’d, îsâ b. Ebî Fâtıma {İbn Subeyh], îsâ b. Yûnus, Haremî b. Umâre b. Ebî Hanîfe, Hammad b. Muhammed en-Nevârî, Hamza b. Ziyad et-Tûsî, Nasr b. Hammad el-Verrâk, Yahya b. Şibl, Yûsuf b. Hâlid es-Sum-nî, el-Velîd b. Merised el-Beyrût bulunmaktadır.

Kimi güvenilir [sika] Hadîs âlimleri Mukâtil’den öv­güyle sözetmiş ve onun konumunun yüksekliğini dile ge­tirmiştir: İmam Şafii şöyle demiştir:

Her kim tefsirde derya kadar geniş olmak isterse, o Mu­kâtil b. Süleyman’ın ortaya koyduklarına muhtaçtır.

Süfyan b. Uyeyne, Meş’ar ile Hammad b. Amr arasın­daki şu konuşmayı nakletmektedir:

Meş’âr, Hammad b. Amr’a -Mukâtil’i kastederek- şöyle sordu:

— Adamı nasıl buldun?

Hammad b. Amr da şöyle cevap verdi:

— Eğer onun söyledikleri bir ilim ise, ondan daha âlim olabilir mi bilmiyorum.

Abdullah b. el-Mübârek de Mukâtil’in tefsirini görün­ce şöyle demiştir:

Bu ne kadar büyük bir ilim, keşke bu İlmin bir de isnadı olsaydı.

Abd b. Kesir de şöyle demiştir:

Allah’ın kitabını Mukâtil’den daha iyi bilen bir kimse kalmadı.

Ebû Hanîfe’nin oğlu Hammad şöyle demiştir:

Mukâtil tefsirde el-Kelbî’den daha bilgilidir. Bakiyye ise şöyle demiştir:

Ben Şu’be’ye, Mukâtil b. Süleyman hakkında sual sorul­duğuna pek çok kere şâhid oldum; fakat bir defa olsun ondan hayırdan başka bir şekilde sözettiğini duyma­dım.

Ali b. el-Hueeyn b. Vâkid el-Mervezî, Merv ahalisin­den Abdu’l-Mecîd’den naklen şöyle demiştir:

Mukâtil b. Hayyan’a sordum:

— Ey Ebû Bestam! Sen mi daha âlimsin, yoksa Mukâtil b. Süleyman mı?

Şöyle cevab verdi:

—  Ben Mukâtü’in insanlar arasındaki bilgisini, diğer denizler arasında yeşil deniz gibi gördüm.

Tefsirindeki ve diğer eserlerindeki aklî yöne gelince, o bu hususta gerçekten coşkun bir deniz gibi olup hep iler­dedir, kimse onu geride bırakanıamıştir. İmam Şafii’nin onun lehindeki şehâdetiyle bu böyledir.

Şayet bizler Mukâtü’in mirasını ihmal edecek olur­sak, fikir ve uygarlık mirasımızdan önemli bir bölümü ih­mal etmiş oluruz. Hatta aklî tefsirin ilk ürününü dahi ih­mal etmiş oluruz. Oysa bu, diğer toplumların geçmişleriy­le övündüğü ve geçmişlerinin kültürel mirasını canlan­dırmakta birbirleriyle yarıştığı bir zamanda yapılacak bir iş değildir.

 

Mukâtil Ve Kelâm İlmi

 

Sadece fırka ve mezheblere dair eserler Mukâtil’e, “Allah et ve kandır…” sözünü nisbet ederler. Böyle bir ifa­de Mukâtü’in Tefsirinde kesinlikle yoktur.

Bazı Kelâm imamları ile fırka ve mezheb tarihçileri Mukâtil’den övgüyle sözetmiş ve onu, sapıklık ve inkârın bertaraf edilip önlenmesi için bir temel ve dayanak kabul etmişlerdir.

Mesela Şehristanî, Mukâtil’i selef imamlarından biri­si olarak kabul etmiş, onu İmam Mâlik b. Enes’le birlikte değerlendirmiştir. Şöyle ki:

Hadîs ashabından selef, Mutezile’nin, Allah’ın ilmi ve râşid imamlardan öğrenegeldikleri Sünnet’e muhalefet konusunda ileri gitmeleri, Umeyye Oğulları’ndan bir topluluğun Kaderi görüşleri desteklemeleri, Abbasî ha­lifelerinden bazılarının Allah’ın sıfatlarını nefy ve Kur’ân’m mahluk olduğu hususundaki kanaatleri sa­vunmaları karşısında, Ayet ve Hadîslerde bulunan mü-teşâbîhler hakkında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in görü­şünü sağlam delillerle ortaya koymada aciz kaldılar. Ahmed b. Hanbel, Dâvûd b. Ali el-İsfehanî ve selef imamlarından bir topluluk kendilerinden önce gelen Hadîs ashabından olan Mâlik b. Enes ve Mukâtil b. Sü­leyman gibi mütekaddimlerin selef yöntemi üzerinde yürüdüler ve böylelikle selâmetli yolu izleyerek şöyle dediler:

“Bizler Kitap ve Sünnet’te vârid olanlara îmân ederiz, te’vîle kalkışmayız. Bununla birlikte kesinlikle Yüce Al­lah’ın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini de bi­liriz. Şunu da biliyoruz ki, hayâlimizde canlanan her şe­yin yaratıcısı ve takdir edicisi O’dur.”

Böylelikle onlar teşbihten alabildiğine sakınır ve çeki­nirlerdi. Nihayet demişlerdir ki:

“Yüce Allah’ın, İki elimle yarattığım âyetini okuyunca, elini oynatanın elini, yahut da Mü’minin kalbi Rah­manın parmaklarından iki parmak arasındadır Hadî­sini rivayet edince parmaklarıyla işarette bulunan kim­senin parmağım kesmek icab eder.”

İmam Şafii de, Kur’ân tefsiri konusunda herkesin Mukâtil b. Süleyman’a muhtaç olduğunu ifade etmiştir.

Dr. Subhi espâlih, Mukâtü’in müslüman âlimlerin ve müfessirlerinin büyüklerinden biri olduğunu belirtmekte­dir.

Bu sebeble diyoruz ki: Şayet Mukâtil b. Süleyman, “Allah, etten ve kandandır” demişse, kahrolsun. Ancak insaf, şunu söylememizi gerektirir; Böyle bir görüş Mukâ-til’e, onun biyografisinden sözeden eserlerden ya da tarih kitaplarından herhangi birinde nisbet edilmiş değildir. Bu görüş ona sadece fırkalara ve mezheblere dair kitap­larda nisbet edilmiştir. Fırkaların görüşlerini anlatan ki­taplar ise hasımlarının sözlerini bazan mübalağalı olarak aktarırlar.

O halde bize düşen Mukâtü’in görüşlerini bizzat ken­di kitaplarından tesbit etmektir. Güzel bir rastlantıdır ki, onun kimi kitapları kütübhânelerde yazma olarak bulun­maktadır. Ben onun bir kitabının filmini elde etmiş ve okumuş bulunuyorum.

Dr. Muhammed Yûsuf Mûsâ diyor ki:

Biz şuna inanıyoruz: İnsaflı bir araştırmacıya yakışan, hasmın hasmı hakkındaki sözünü ve hasmına nisbet et­tiklerini ona ait kabul etmekte son derece ihtiyatlı dav­ranmasıdır. Özellikle de Bağdadî’nin el-Fark Beyne’l-Fı-rak’ı ile Şehristanî’nin el-Mile’l-ve’n-Nihal’i böyledir. Bunlar İslâm mezhebleriyle ilgili önemli kaynaklardan­dır. Birincisinin müellifi -İmam Fahru’d-Dîn er-Râ-zî’nin de belirttiği gibi- muhaliflere karşı oldukça muta-assıb bir kimseydi. Onların mezheblerini gerçek şekliyle anlatmadığı dahi söylenebilir. İslâm fırkalarının görüş­lerini Şehristanî de ondan alarak nakîetmiştir.

Fırkaların durumlarını açıklamaya dair te’lif edilmiş en eski eserlerden birisi olan el-Malatî’nin (v. 377 H.) Ki-tabu’l-Tenbih ve’r-Red isimli eserini mütalaa edecek olursak, onun Mukâtil b. Süleyman’dan övgüyle söz etti­ğini görürüz, hatta onu Kur’ân hakkında şüphe serdeden ve onda müteşâbih [çelişkili ifadeler] bulunduğunu iddia eden Zenâdıka’nın görüşlerini reddetmek noktasında bir dayanak ve bir sığınak olarak değerlendirmiş ve de­miştir ki:

Bu kabilden olup da altından kalkamadığı soruların ce­vabını öğrenmek isteyen kimse, güvenilir ilim adamlarıtia başvuracak olursa istediğine kavuşur. Yemin ederim ki, hevâ (ve heves fırkalarına) mensub kimseler böyle bir durumda ayrılığa düşmüş ve sapılmışlardır. İşte bu, bizim güvenilir râviîerden, onların da Mukâtil b. Süley­man’dan naklettikleri bir hulâsadır. Eğer bunun üzerin­de düşünecek olursanız -inşâallah- size faydalı olur.

(Bunun ardından da), “Mukâtil dedi ki…” deyip on­dan, Kur’ân’m müteşâbihlerinin te’vîliyle ilgili yirmi dört sayfa nakilde bulunmaktadır.

Kaynak: Kur’an Terimleri Sözlüğü, Mukatil Bin Süleyman

Yorumlar kapalı.