Mahmûd Zemahşerî Kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 04/09/2014 1

Mahmûd Zemahşerî Kimdir? Hayatı ve eserleri: Ebül-Kaasım, Mahmûd b. Ömer b. Muhammed b. Ahmed, pek meş­hur bir müfessirdir, Türkistan’ın bir büyük parçasını teşkil eden Harzem ülkesinin Zemahşer köyünde (467) târihinde doğmuş, bilâhare seyahat­lerde bulunup defeatle Bağdad’a gitmiş, Mekke-i Mükerreme’de mücavir kalıp Cârullah ünvân-ı mefharetini ihraz etmiş, bir sefer esnasında isa­bet eden soğuk bir kardan dolayı bir ayağı kesilerek, a’rec kalmış, niha­yet Mekke-i Mükerremeden Harzem’e avdet edip (538) târihinde bir arefe gecesi vefat etmiştir. Cürcan kasabasında medfundur. Rahmetu’llâhi aleyh.

 

Kudret-i İlmîyyesi:

 

“Fahr-ı Harzem” lâkabını da hâiz bulunan Zemahşerî, ilim ve kemal i’tibâriyle bir hârikadır. Bağdad’da Alî b. Muzaffer en-Nîsâbûri’den, Ebü’n-Nasr el-Isbehânî ile Ebû Mansûr el-Cevâlikî’den ilim ahzetmiş, zamanı­nın bir kısmı Arabistan’da ve bahusus Mekke-i Mükerreme’de mücavir bir halde geçerek Arap lisânına fevkalâde bir sûrette muttali’ olmuştur. Hattâ birgün Ebî Kubeys dağına çıkarak Arap kabilelerine hitaben: “Babalarınızın, dedelerinizin dilini gelin benden öğreniniz.” diyecek kadar kendisinde bir kudret görmüş, filvaki1 vücûde getirmiş olduğu kıymetli eserleriyle bu iddiasını isbât etmiştir.

Zemahşerî, Tefsir, hadîs, lügat belagat ilimlerinde bî-nazîr idi, hac için yapmış olduğu bir sefer esnasında Bağdad’a uğramıştı, şöhreti her tarafa yayılmış olan bu yüksek âlimi, Şeyh-i Şerîf b. eş-Şecerî ziyaret edince: kıt’asını temessülen okumuştu.

Bu cümleye karşı Zemahşerî, teşekkür etmiş ve bir makamla ola şu hadîs-i şerifi nakl ile Şerîf hakkında duâ ve senada bulunmuştur

“Zeydü’l-Hayl, huzûr-i Nebevi’ye dâhil olunca yüksek bir ses ile şehâdet getirmiş, Resül-i Ekrem salla’llahu aleyhi ve sellem de : diye buyurmuş, işte Şerif hazretleri de böyledir.

Bu muhavere esnasında bulunan zevat, hadîs-i şerifi îrâd etmek Şe­rife, şiiri inşâd etmek de Zemahşerî’ye lâyık olacağını düşünerek bu .mu­sahabeden taaccüb etmişlerdi.

Zemahşerî’nin gösterdiği bu kemalden dolayı taaccübe pek o kadar mahal yoktur. Ma’lûmdur ki, Müslümanlığın tulûiyle birçok milletler bir­denbire tenevvür etmiş, ilim ve irfan sahasında büyük muvaffakiyetler göstermiş, aralarından ne büyük muhaddisler, fakîhler, edipler yetişmiş­tir.

İşte Asya kıt’asının en eski ve medenî sakinlerinden olup kadîm çağlardanberi yüksek varlıklar göstermiş olan Türkler de kendi ulvî, şahâmetli fıtratlarına pek uygun olan dîn-i İslâm’ı kabul edince pek büyük muvaffakiyyetler göstermeğe ve bu dîn-i mübîne pek mühim hizmetler etmeğe başlamışlardı. Daha aradan çok zaman geçmeden Türkler arasın­da gerek siyasetçe ve gerek ilim ve irfanca pek mümtaz zevat yetişmiş oldu. Artık İslâmiyete hizmeti kendilerine en ulvî bir gaye ittihâz eden, İslâm ilimlerinin tedvinine, neşrine harikulade bir surette himmet ve gayret gösteren Türk âlimleri, mütefekkirleri Arapça konuşuyor, eser­lerini Arapça yazıyor, gerek dînî ilimlerin, ve gerek Arap’lisânının dekaayıkına vukuf i’tibâriyle adetâ Araplar ile müsabakaya çalışıyor ve pek parlak bir tarzda muvaffak da oluyorlardı.

İşte böyle” bî-nazîr muvaffakiyetlere mazhar olan Türk zekâsının en mükemmel mümessillerinden biri de Zemahşerî’dir. Bu zâtın ilmindeki vüs’at, yazılarındaki belagat, üslûbudaki azamet, fikrindeki metanet her türlü takdirlerin fevkindedir.

Binâenaleyh Zemahşerî, İslâm ulemâsı arasında kendisine ebedî ve pek şa’şaalı bir mevki’ te’mîn etmiş bulunmaktadır.

 

Tefsirdeki Mesleği:

 

Zemahşerî tefsir sahasında büyük bir inkılâp vücûde getirmiş, lâ-yemût bir şöhret kazanmıştır. Evvelce müfessirlerin hemen kısm-ı a’zamı yalnız rivayet tarikını ta’kîb ediyor, âyetlerin ma’nâlarını temhîde, mebânîsini teşyîde, hükümlerini tenbîhe çalışıyorlardı. Dirayet tarîkına ikin­ci derecede ehemmiyet veriyor, veya bu ciheti bilkülliyye ihmâl ediyorlar­dı.

Zemahşerî ise tefsirinde başka gayeler de ta’kîb etmiş, Kur’ân’ın bir mu’cize-i belagat olduğunu isbâta çalışmıştır.

Filhakika Kur’ân-ı Mübin’in belagat ve fasâhatca bütün edebî âsârın kat kat fevkinde olduğunu, hattâ bu i’tibâr ile bütün semavî kitap­lardan da mümtaz bir mevki’de bulunduğunu tebarüz ettirmiş, Kitâb-î İlâhînin lâtif lâtif nüktelerini, işaretlerini izhâra çalışıp, pek güzel mu­vaffak da olmuştur.

Bu hârika-i zekânın tefsîrindeki dakik nüktelerden, işaretlerden bi­rini kaydedelim. Bir nükte ki, bir işaret ki Fahr-i Râzî gibi en mütefek­kir bir müfessiri bile takdir ve tahsîne mecbur etmiştir.

Râzî şöyle diyor : “Denilse ki : âyet-i kerîmesindeki nazm-ı şerifinde fâide nedir? Me­lekler zâten teşbih ve tahmîd ile iştigalleri, Cenab-ı Allah’a evvelce îmân etmiş olmalarını muktazîdir, artık tekrar imân ile tavsif edilmelerinde fâide ne olabilir?

Deriz ki : Bundaki fâide, sâhib-i Keşşafın beyân ettiği nüktedir, Zemahşeri, bu nükteyi cidden pek güzel bulmuş, diyor ki : Bundan murâd Cenâb-ı Allâh’tan arş üzerinde hâzır ve müşahit olmadığına tenbîhdir. Çünkü orada câlis ve müşahit olsa idi, arşı hâmil olan, etrafında bulunan me­lekler zâtu’llâh’ı müşahede ve muayene etmiş olurlardı, o halde Allâhu Teâla’nın varlığına imanları—îmân bi’l-gayb kabilinden olmıyacağı cihetle— haklarında meth ü senaya sebeb olmazdı. Çünkü hâzır ve müşahit olun bir şeyin varlığına îman, medh ü senaya sebep olmaz. Görülmez mi ki güneşin vücûdunu, parlaklığını ikrar etmek senayı îcâbetmez. Artık Allâhu Teâlâ, meleklerin îmânını medh ve ta’zîm tarikiyle zikredince anlaşılmış oluyor ki melekler, zât İlâhî’yi arş üzerinde hâzır ve câlis olmadığı halde mücerred delil ile bilip tasdik etmişlerdir. Allâhu Teâlâ Keşşaf sahibine rah­met etsin, eğer kitabında bu nükteden başka bir şey bulunmasa idi yine kendisine fahr ve şeref olmaya kifayet ederdi.”

Filhakika Fahr-ı Râzî’nin bu senası yerindedir. Çünkü : nazm-ı celilinden böyle bir nükteye intikal etmek, bununla da Mücessimenin i’tikaadındaki  butlanı meydana çıkarmak büyük  bir nufûz-ı nazar eseridir.

İşte bu gibi hususlardan dolayıdır ki, Zemerşerî’nin tefsiri, kendi za­manına kadar misli yazılmamış, yeni bir tarzda vücûde getirilmiş, Ebü’s-Suûd merhumun da dediği veçhile : Bu tefsir çehre-i i’câzın incilâsı için parlak bir âyine olmuştur.

Hattâ Zemahşeri dahi bir tahdîs-i ni’met makaamında olmak üzere kendi tefsirinin kıymetini şu kıt’asiyle i’lâna lüzum  görmüştür :

Zemahşerî, bu mühim tefsiri üç sene kadar az bir zaman zarfında yazıp vefatı târihi olan senenin Rebîü’l-âhirinde ikmâl etmiştir.

Amel Ve İ’tîkadca Mezhebi:

Fıkhan Hanefiyyü’l-mezheb olan ve âbid ve zâhid bulunan Zemahşerî, i’tikadca maatteessüf Mu’tezili bulunmuştur, hattâ bu i’tikaadiyle iftihar da ederdi. Bu cihetle yazdığı o muazzam tefsir, kendi i’tikaadının cefi ve hafî surette bir tercümanı olmak şaibesinden kurtulamamıştır.

Filvaki’ Zemahşerî, rü’yetu’llâhı münkir idi. Tasavvuf neşvesinden mahrum idi, bu yüzden Ehl-i Sünnet’e, Söfiyye hazarâtına ta’n ve teşnîa cür’et göstermiş; âyet-i celîlesinin tefsiri sırasında evliyâullah aleyhinde birtakım gayr-i lâyık sözler söylemiştir ki, bunların alelade bir eserde bile yazılması müstehcen görülür.

Maahâzâ kendi mezhebine muvafık düşmeyen âyetleri birtakım bârid tekellüfât irtikâbiyle te’vîle de kalkışmıştır. Bu cihetledir ki, ilm-i kelâm­dan bi-hakkın behresi olmayanların Keşşaf tefsirini mütâlâa etmeleri ihtiyata münâfîdir.

Vâkıâ birçok muhaşşîler, bahusus Şerefü’d-Dîn-i Tayyibî, Keşşaf’daki i’tizâl mesâil ve mevâzıını teşrih etmiş, red ve” tashîha çalışmış ise de melhûz olan muhatara yine tamamen zail olmamıştır.

Keşşaf’da i’tizal mesaili bâzan pek açık bir halde görülür, bâzan da herkesin infâz-ı nazar edemiyeceği derecelerde kapalı bulunur.

Meselâ: Mu’tezile taifesi, rü’yetullâhı münkirdirler. Bunlara göre rü’yetin birinci şartı mer’înin bir cihette bulunmasıdır. Bu da mer’inin ya cisim veya cismânî olmasiyle kaabildir. Halbuki Zât-ı Bârî, cisim ve cismânî olmaktan münezzehtir. Binâenaleyh kaabil-i rü’yet değildir.

İşte Zemahşerî  âyet-i kerimesinin tefsirinde bu mes’eleyi açık bir tarzda beyân ederek diyor ki : “Gözler Zât-ı Îlahi’ye taallûk edemez ve kendisini göremez. Çünkü Allâhu Teâlâ zâtında mubas­sır olmadan mutedildir. Gözler ecsâm gibi asaleten veya a’râz gibi teb’iyyeten bir cihette bulunan şeylere taallûk eder, Zât-ı Bari ise böyle değildir.”

Halbuki Ehl-i Sünnet’e göre rü’yetin şartı, mer’înin mevcûd ol­masıdır, Allâhu Teâlâ ise mevcûd-ı hakîkî olduğundan dâr-ı âhirette gö­rülmesine bir mâni’ mutasavver değildir. Âyet-i celîle ise ru’yeti değil, ebsârın ihata veçhile idrâkini nefyetmektedir. Her ne ise Zemahşerî, burada I’tizâl akîdesini sarahaten dermeyân etmiştir. Fakat: âyet-i kerîmesinin tefsirinde bu akidesine pek hafî bir halde işaret ede­rek demiştir ki : “Cennete giren kimse için mutlak ve her türlü necata vesile olan şeye mütenâvil olan fevz hâsıl olmuş olur. Çünkü fevz ve. ne­cat için Allah’ın suhtundan, Cehennemin ebedî azabından kurtuluşun, naîm-i muhalîede nâiliyyetin ötesinde bir gaye mevcut değildir.”

Zemahşerî, fevz ve zafere gaye olmak üzere bunları gösteriyor, bu­nunla da rü’y^tullâh’m ademini işrâb etmiş oluyor.

Halbuki Ehl-i Sünnet’e göre en büyük fevz ve necat, en büyük ni’met ve saadet, en yüksek gaye rü’yetullâh’a nâiliyyettir.

Bunun içindir ki. ecille-i ulemâdan Bülkînî, diyor ki :

âyet-i kerimesinin tefsirinde Keşsâf’dan i’tizâli cınbızlar üe çekip çıkar­dım, Zemahşerî, Cennet’e duhulden daha büyük’hangi fevz ve necat var­dır? Demek istiyor, bununla da adem-i rü’ye’te işaret ediyor.”

Velhâsıl: Keşşafın bedr-i münir kadar nûrânî olan çehre-i mehâsininde bu gibi i’tizâl kavâid ve mesaili, kelefü’1-bedr mesabesinde birer leke teşkil etmektedir. Bununla beraber tefekkürât ve tetebbüâtın par­lak birer tecellîgâhı olan, esrâr-ı belagatın en lâtif bir tercümanı bulu­nan bu mühim eserden ehl-i ilm için istiğna kaabil değildir. Bu cihetledir ki, bu muazzam eseri şâibedâr olduğu nekaayisden tecrîd ile güzel bir tarzda telhîsa veya bunun şaibeli noktalarım haşiyeler ile, ta’lîkalar ile tavzih ve ta’yîne lüzum görülmüş, bu vazife bir çok kudretli âlimler tara­fından ifâ edilmiştir.

 

KEŞŞAFI TELHİS EDEN ZEVAT:

 

Adet            İsmi                                                    îrtihâli                      Tercüme-i hal sırası

1 Şeyh Muhammed b. Aliyyü’l-Ensârî                   662

2 Kadı Nâsırü’d-Dîn el-Beyzâvî                             685

3 Kutbü’d-Dîn Muhammed es-Sayrâfî                       698

4 Alâü’d-Dîn Alî et-Tûsî                                             816

5 Abdü’l-Evvel b. Hüseyn, Ümmü Veled.                  950

 

Keşşâf’a   Tamamen  Veya  Kısmen   Haşiye  Veya  Ta’lîka Zevat:

Adet             İsmi                                                        Îrtihâli                Tercüme-i hal sırası

1-  Kutbü’d-Dîn Mahmûd eş-Şîrâzî                               710

2-  Şerefü’d-Dîn Muhammed et-Tayyibî                       743

3-  Ömer b. Abdürrahmân el-Kazvînî                            745

4-  Fahrü’d-Dîn Ahmed el-Çarperdî                               746

5-  Îmâdü’d-Dîn Yahya el-Alevî (D                               750

6-  Kutbü’d-Dîn et-Tahdânî                                            766

7-  Ekmelü’d-Dîn el-Bâbertî                                           783

8-  Sa’dü’d-Dîn Teftâzânî                                                792

9-  Sırâcü’d-Dîn Ömer el-Bülkînî                                   805

10- Seyyid Şerif Cürcânî                                                816

11- Veliyyü’d-Dîn Ebû Zür’a                                          826

12- Burhânü’d-Dîn Haydar el-Herevî                             830

13- Yûsuf b. Hasan et-Tebrîzî                                        840

14- Alâü’d-Dîn alâ musannifik                                       871

15- Hasan Çelebi “Hâşiye-i Seyyid’e haşiye”                 885

16- Hatip-zâde Muhyiddîn ;’Ta’lîka”                              901

17- Kemâlü’d-Dîn İsmail Karamanı “Ta’Iîka”                920

18- İbn-i Kemal Paşa “Ta’Iîka”                                       940

19- Hayrü’d-Dîn Hızır el-Atûfî                                       948

20- Mevlânâ Alî Kuşçu “Hâşiye-i Sa’deddîn’e haşiye”  978

21- Sun’ullâh Efendi ,                                                   1011

22- Saçaklı zade Mehmet Efendi                                  1145

23- Abdülkerim b. Abdülcebbâr (825) de berhayât idi. ……..

24- Alâüddin Alî pehlivan.                                            …….

25- Ebü’l-Abbâs Ahmed Îbnü’1-Benâ’                           ……..

26- Mevlâ İbnü’l-Hatîb                                                   ……..

27- Selanik kadısı Hâmid b. Mustafa                             ……..

Keşşâf’daki Ahâdîs-i Şerîfeyı Tahrîc Eden, Keşşaf Hakkın­da Eser Yazan, Keşşâf’ın Şevâhîd Ve Ebyâtını Şerh Etmîş Olan Zatlar:

Keşşaf tefsirine birçok zevat hizmet etmiştir. Ezcümle Keşşafın ih­tiva ettiği ahâdîs-i şerîfeyi Cemâlüddin Abdullah ez-Zeylaî ile Hafız Şihâbüddin Ebü’1-Fazl tahrîc etmişlerdir.

Keşşaf hakkında Nâsırüddîn Ahmed tarafından (El-İntisâf), Alemu’d-Dîn el-Irâkî tarafından (El-İnsâf) ve “717” târihinde vefat et­miş olan Alî Ömer el-Mağrîbî es-Sekûnî tarafından da (Kitâbü’t-temyîz ale’l-keşşâf) ünvanlı eserler te’lîf olunmuştur.

Keşşaf’ın şevâhidini Hızır b. Muhammed el-Mevsılî, iki cild olarak şerh etmiştir. Kezâlik (949) da Hamâ’da doğmuş ve (1016) da Dımeşk’da vefat etmiş olan Muhibbü’d-Dîn Muhammed Hamevî ile (1110) da Fas’da doğmuş ve (1170) de Medîne-i Münevvere’de vefat etmiş olan Mâliki ulemâsından muhaddis Ebû Abdillâh Muhammed b. et-Tayyib de şerh etmişlerdir.

Keşşaf’da bin kadar beyit vardır. Bunları bâzı fuzalâ şerh etmiştir. Ekserisi mensûrü’l-mekaatı’ olduğundan gayeleri ekser-i üdebâya, hattâ fuhûle bile hafî bulunmaktadır.

Keşşâf’ın hutbesini .= mukaddimesini de bâzı zevat şerh etmiştir. Bunlardan biri Fîrûz-Âbâdî’dir. Diğer biri de Hâmid b. Alî ed-Dımeşki’dir ki, vefatı (1171) târihine müsadiftir.

Zemahşer’nin müellefâtı :

matbu’ tefsirdir.nesâyiha dâir matbu’ bir eserdir.matbû’dur. lûgata dâir matbu’ bir eserdir, nahve dâirdir, matbû’dur. matbû’dur. Fransızca tercemesi de matbû’dur. sınâat-ı i’râba dâir matbu’bir eserdir. matbû’dur. matbû’dur.matbû’dur. aruza dâirdir.

Me’hazlar: El-Fevâidü’l-behiy Buğyetü’l-vuât,  Vefeyâtü’l-a’yân, El-A’lâm, Mu’cemü’l-matbûât, Keşfü’zzünûn.

KAYNAK: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi

One Comment »