John Duns Scotus kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 05/29/2014 0

John Duns Scotus kimdir? Hayatı ve eserleri: Ortaçağ Hıristiyan düşüncesinin en önemli uğraklarından biri de karşımıza her yönüyle büyük bir kafa, önemli bir filozof olarak çıkan John Duns Scotus’tur. Onun analitik düşünme yeteneği ve birçok bakımdan son derece sistematik ve pozitif olan felsefesi, Hıristiyan düşüncesinin birçok problemi için çözüm  imkânı  sağlamıştır.  Platonik-Augustinusçu  geleneğin  olduğu  kadar,  Aristotelesçi-Thomist geleneğin  de  dışında  kalan,  hatta  karşısında  duran Duns  Scotus  (1266-1308),  sadece  felsefeye  yeni açılımlar sağlamakla kalmamış, Ockhamlı William’a ve bir anlamda da modern düşünceye çıkan yolun en önemli taşlarını döşemiştir.

Duns Scotus en azından üç bakımdan büyük önem taşır: Birincisi, o inanç akıl ilişkisi bağlamındaki görüşleriyle,  bilerek  ya  da  bilmeyerek,  teolojinin  kapsamının  daraltılmasına  ve  dolayısıyla  da  dinin tecrit  edilmesine  neden  ya  da  vesile  olmuştur.  Buna  göre,  Ortaçağ  düşüncesinin  bütün  büyük problemlerinin,  bu  çağın  insanı  zorunlulukla  her  ikisine  de  ihtiyaç  duyduğu  için  iman  akıl  ilişkisini doğru belirleme problemi etrafında döndüğünü, ikisinin birbirleriyle uyum içinde olmaması durumunun Hıristiyan  düşüncesi ve  kültürünü  istikrarsızlaştıracak  en  temel  unsur olduğuna  inanan Duns Scotus, tıpkı  bu  konuda Aristoteles metafiziğini  temele  aldığı  için  başarısız  olduğunu  düşündüğü  Aquinaslı Thomas  gibi Hıristiyan  inancının  rasyonalitesini  göstermeye  kalkışmıştır.  Fakat Duns Scotus  hemen bütün  Ortaçağ  filozoflarından  daha  analitik  ve  ödünsüz  düşündüğü,  diğer  Hıristiyan  filozoflarına kıyasla  daha  keskin  bir  alet  kullandığı  için  sonuç  en  azından  Ortaçağın  dünya  görüşü  açısından bütünüyle olumsuz olmuş ve Aquinalı Thomas’la diğer  filozofların akıl  ile vahiy arasında  tesis etmiş oldukları nazik dengeyi bozup, aklın, vahye ve dolayısıyla dine yabancı olan dünyevi bir araç olduğu tezine  zemin  hazırlamıştır. Yani,  o  teolojiyi,  teolojinin  bizatihi  kendisini  rasyonel  araştırma  alanının dışına çıkarmak suretiyle kurtarmaya çalışırken, sonuç teolojinin alanının önemli ölçüde daraltılmasıyla birlikte, oldukça önemsiz bir role mahkûm edilmesi olmuştur.

İkincisi, o iman-akıl ilişkisine dair görüşlerinin bir sonucu olarak, iradenin akıl karşısındaki mutlak üstünlüğünü vurgulamıştı. Başka bir deyişle, Duns Scotus  irade-akıl  ilişkisi bağlamında, özgürlüğün, Tanrının  her  şeyden  çok  sevilmesi  gerektiği  şeklindeki  ilkesine  bağlı  olarak  bilgiden  üstün  tuttuğu aşktan  da  önemli  olduğunu  vurgulamıştır.  Ve  nihayet,  o  aşkınlar  konusundaki  görüşleri  ve tek anlamlılık ve eşseslilik arasındaki ayrımıyla da Tanrıya ilişkin bilgi konusunda, rasyonalistlerin via affirmativası ya da analoji yolu ve de mistiklerin via negativası dışında kalan alternatif bilgi yollarının önemine dikkat çekmiştir.

(a) Metafiziği

Duns Scotus, felsefi bir disiplin olarak metafiziği, varlığın varlık olmak bakımından bilimi, varlığa ilişkin  kavramsal  bir  araştırma  diye  tanımlamıştı.  Burada,  o  öncelikle  kendisinden  önceki  ayrıntılı varlık  teorilerini,  başta  Aquinaslı  Thomas’ınki  olmak  üzere  varlık  dereceleri  anlayışını  bir  tarafa bırakarak,  tekanlamlı  standart  bir  varlık  telakkisi  geliştirdi.  Ona  göre,  varlık  kavramı,  varlığın bulunduğu her yerde aynıdır ve varlık hem her şey olup hem de hiçbir şey olmayan bir şeydir. Varlığın farklı  türleri  de  yoktur;  sadece,  karşıtı  yokluk  olan,  tek  bir  varlık  vardır. Varlık  hiçbir  şey  olmayan olduğu için öz veya varlıkla varoluş arasındaki bir ayrımdan da söz edilemez. Varlık kategorileri aşan ve  onların  her  birinden  farklı  olan  şeydir.  Başka  bir  deyişle,  Scotus’a  göre,  varlık  kavramı  tüm kavramların  en  basiti  olup,  başka  bir  nihai  kavrama  indirgenemez;  varlık  kavramı,  yine  kaplam bakımından  en  geniş  kavram  olup,  hiçbir  çelişki  içermeyeni  gösterir  ve  başka  her  kavram  varlık kavramını bir şekilde gerektirir. Varlık kavramı yine zihin dışı bir varlığa sahip olanı ve bütün cinslere aşkın bulunanı anlatır.

Scotus, metafiziğin konusunu öncelikle varlık olarak belirledikten sonra, varlığın aşkın niteliklerini, fiziki olana aşkın gerçeklikleri ele almak durumunda olduğunu söyler. Nitekim kendisi bu bağlamda her  şeyden  önce  aşkınlar  veya  aşkın  nitelikler  konusunu  ele  almış,  ancak  bundan  sonra  en  yüksek gerçeklik olarak Tanrının varoluşuna geçmiştir. Gerçekliğe uygulanabilmek ya da  izafe edilebilmekle birlikte, Aristoteles’in on kategorisi arasına dahil edilemeyen bir kavramı aşkınlık bildiren kavram diye tanımlayan Scotus, bu  türden kavramları dört  ayrı başlık altında  toplar: Bunlardan birincisi, varoluşu hiçbir çelişki içermeyen her özneyi göstermek veya tanımlamak için kullanılan en geniş kaplamlı basit kavram  olarak  “varlık”tır.  İkincisi,  varlıktan  ayrılmaz  olan  üç  niteliği  tanımlayan,  “bir”,  “doğru”  ve “iyi”  kavramlarından  oluşur;  çünkü  zihindışı  bir  dünyada  var  olabilmek  için  bir  öznenin  belirli  bir birliğe sahip bulunması, bilinebilir olmaya elverişli olması ve istenir bulunması gerekir. Üçüncü başlık ya da kategori içinde ise “sonsuz ya da sonlu”, “zorunlu veya olumsal” “neden veya neden olunmuş” gibi  ayrıklardan  oluşan  kavram  çiftleri  yer  alır.  Dördüncüsü  ise  tanımı  hiçbir  sınırlama  içermeyen yüklemlerin kavramlarından oluşur.

Scotus’a  göre,  metafizikçinin  görevi,  söz  konusu  aşkın  nitelik  kavramlarının  birbirlerini  nasıl gerektirdiklerini, kendisinde bütün yetkinliklerin ve aşkın niteliklerin toplandığı bir varlığın varoluşunu göstermektir. O, söz konusu metafizik anlayışına ve genel varlık telakkisine bağlı olarak, sonlu varlıkla sonsuz  varlığın  tek bir düzenin  parçaları olduğunu öne  sürer. Bu düzende,  başka her  şeyin  sonra ve yetkinlikten  yoksun  olduğu  yerde,  Tanrı  önce  gelir  ve  yetkindir.  Tanrı  dışında  kalan  bütün  sonlu varlıklar, O tam ve yetkin varlığın bir parçası oldukları için varlıktan pay alırlar. Fakat Scotus, sonsuz varlığın zorunlu varoluşuyla sonlu varlıkların olumsal varoluşu arasında, sonlu varlıkların varlıktan pay almalarına rağmen, bir şekilde oluşan büyük boşluğu ise Tanrının iradesiyle doldurur.

Tanrının Varoluşuyla İlgili Argümanlar

Scotus Tanrının varoluşunun rasyonel bir delil ya da argümana  ihtiyaç duyduğunu, bu argümanın da mutlak  surette a posteriori  olması  gerektiğini  söylemekteydi.  İnsan  bu dünyadaki hayatı  sırasında Tanrıya ilişkin sezgisel bilgiye sahip bulunmadığına, sonsuz bir varlığın varolduğu önermesi kendinden açık  bir  önerme  olmadığına  ve  de  insanın  bilgisi  zorunlulukla  duyu-deneyinden  başladığına  göre, Tanrının varoluşuna ilişkin kanıtların a posteriori deliller olmaları kaçınılmazdır.

Tanrının  varoluşuna  ilişkin  deliller  bağlamında,  Tanrıya  ilişkin  bilgimizin  niteliğini  tartışan  ve bilgimizin zorunlulukla maddi dünyadaki şeylere  ilişkin duyu-deneyiyle başladığını savunan Scotus’a göre,  Tanrının  bilgisine  duyu-deneyinin  nesneleri  üzerinde  düşünmek  suretiyle  ulaşılır.  İnsan  zihni Tanrı için geçerli olan kavramlara, bu dünyadaki varlıkları Tanrının eserleri olarak düşünmek suretiyle erişebilir. Bununla birlikte, yaratıklarından hareketle oluşturulan ve daha sonra Tanrıya uygulanan bu kavramların, doğrudan doğruya ilahi öze dayanan kavramlarla kıyaslandıklarında, yetkinlikten yoksun olduklarının  unutulmaması  gerekir.  Scotus’a  göre,  Tanrıya  ilişkin  bilgi  bundan  dolayı  kaçınılmaz olarak muğlak ve karanlık olur.

Bundan  mümkün  olduğu  ölçüde  sakınabilmenin  biricik  yolu,  yarattıkları  için  kullanıldıklarında farklı, Tanrı için kullanıldığında farklı bir anlam  ifade eden kavramlar yerine,  tıpkı varlık kavramında olduğu gibi, tekanlamlı kavramlar oluşturabilmektir. Bu yapılamadığı takdirde, yaratıkların bilgisinden Tanrının  bilgisine  yükselebilmek  imkânsız  olur.  Ama  insan  zihni  bu  türden  tek anlamlı  kavramlar oluşturduğu zaman, tıpkı imgelemin altından dağ imgesi oluşturabilmek için altın ve dağ imgelerini bir araya getirmesi gibi, söz konusu kavramları birleştirerek Tanrı  idesinin açık ve anlaşılır bir bilgisine erişebilir.

Scotus,  Tanrının  bilgisinin  mümkün  ve  Tanrının  varoluşunun  rasyonel  olarak  kanıtlanma ihtiyacında  bulunduğunu  öne  sürdükten  sonra,  Tanrının  varoluşuna  ilişkin  a  posteriori  kanıtları, nedenselliğe dayanan deliller ve üstünlük ya da yetkinlik ölçütüne dayanan deliller olarak ikiye bölüp sınıflar. Bunlardan nedenselliğe dayanan delil türü, hiç kuşku yok ki Aristotelesçi ilkelerden esinlenip, onun  ereksel  neden  veya  Hareket  Etmeyen  Hareket  Ettirici  olarak  Tanrı  anlayışına  dayanır.  Buna karşın,  üstünlük  veya  yetkinlik  ilkesine  dayanan  delilin,  her  ne  kadar  Scotus  onu  da  Aristotelesçi ilkelere dayandırsa bile, Platoncu veya Augustinusçu bir kökeni olduğu muhakkaktır. Scotus  önce  fiziki  nedensellik  bağlamında,  dünyadaki  değişme  ve  hareket  olgusunun  bir  ilk Hareket Ettiriciye  ihtiyaç  duyduğunu  öne  sürer. Bununla  birlikte,  hareket  veya  değişme  olgusundan yola çıkan kanıtın imkânları hayli sınırlıdır; çünkü o, dünyadaki nesne ya da şeylere varlık veren nihai neden olarak Zorunlu Varlığın varoluşu yerine, sadece dünyadaki hareketin nedeni olarak ilk Hareket Ettiricinin  varoluşunu  kanıtlar. Başka bir deyişle,  ilk Neden  kanıtında  veya  fiziki  nedensellik  olarak kozmolojik  delilde, Tanrı  fiziki  hareket olgusunu açıklayabilmek  için zorunlu bir hipotez olarak öne sürülür. Dahası,  delil  Tanrının  doğası  ya  da  sıfatları  hakkında  hemen  hiçbir  şey  söylemez. Bundan dolayı, fiziki nedenselliğe dayanan Tanrı delili Scotus’un çok önemsediği bir kanıt değildir. Fiziki  nedensellikten  ziyade  metafiziksel  nedenselliği  tercih  eden  Scotus,  şu  halde,  Tanrının varoluşunu  esas  olumsallık  olgusundan  yola  çıkarak  kanıtlar.  Dünyada  yokluktan  varlığa  gelebilen, varoluşunu kendisinden almayan, var olması kadar var olmaması da mümkün olan varlıkların olduğu apaçık bir olgudur. Mümkün varlıklar, bu varlıklar kendi kendilerine neden olamayacakları gibi, onlara hiçlik tarafından da neden olunamayacağından, varoluşları için bir nedene ihtiyaç duyarlar. Buna göre, A nedeni mümkün bir varlığın varoluşunun nedeni olursa ya A’nın kendisine de neden olunmuştur ya da  o  nedeni  olmayan  bir  varlık  olmak  durumundadır. A’nın  kendisine  neden  olunmuşsa  eğer,  onun nedenine B diyelim. B’ye ise C, C’ye de D neden olmuştur. Scotus’a göre, bu dizinin sonsuzca geriye gitmesi imkânsızdır; dolayısıyla, kendisine neden olunmamış bir ilk nedenin olması gerekir ki bu neden de Tanrıdır.

Scotus  hatta  zaman  içinde  birbirleri  ardı  sıra  gelen  nedenlerden  veya  kendisine  neden  olunan varlıklardan meydana gelen bir dizinin varoluşunun öne sürülmesi durumunda bile, dizinin kendisinin açıklanmaya muhtaç  olduğunu  savunur.  Çünkü  dizinin  tek  tek  her  üyesi,  o  varoluşunu  kendisinden almadığı, kendisine neden olunduğu  için mümkün bir varlıktır. Dizi mümkün varlıklardan oluştuğuna göre, onun kendisi de mümkün olmak durumundadır ve dolayısıyla, o kendi varoluşunu açıklamak için diziye aşkın, varoluşu zorunlu olan bir varlığa ihtiyaç duyar. Bu varlık da Scotus’a göre, Tanrıdır. Scotus  burada,  iradeciliğinin  de  etkisiyle,  doğal  dünyada  hiçbir  zorunluluk  bulunmadığını,  onun tamamen Tanrının  iradesine bağlı bulunduğunu öne sürer. Buna göre, Aristoteles’in bilim ve bilimsel kanıtlama  görüşünden  yola  çıkan  Scotus,  doğal  dünyada  bir  plan  ya  da  rasyonalitenin  bulunduğunu değil fakat bir zorunluluk bulunduğunu yadsımıştır. O, bütün sonlu varlıkların sonsuz varlığın iradesine bağlı bulunduklarını öne sürerken, doğa yasalarının, yaratıcı onları özgürce irade edebildiği ve istediği gibi  değiştirebildiği  için  zorunlu  yasalar  olmadıklarını  savunmuştur.  Kanıtlamaya  dayanan  bilim, öyleyse,  zorunlu  olanın  değil  de  mümkün  veya  olumsal  olanın  bilimidir.  Neden  ve  sonuçlardan meydana gelen dizide bir düzenlilik bulunmakta birlikte, bir determinizm yoktur.

Tanrının Sıfatları

Tanrının  sıfatlarının  önemli  bir  bölümü  Scotus’ta,  Tanrı  delillerinden  çıkar.  Buna  göre,  Tanrı nedeni olmayan, kendi kendisinin nedeni olan varlık olduğundan, O bileşik, yani madde ve  formdan meydana gelen mürekkep bir varlık değildir; dolayısıyla, O özü itibariyle basittir. Dahası, Tanrı akla ve iradeye sahip olan yetkin varlıktır. Yine Tanrı evrendeki biricik Zorunlu Varlık’tır. Bununla birlikte, o yaratıklarına zorunlulukla değil fakat özgürce neden olur.

Yine, Tanrı mutlak olarak sonsuz varlıktır. Dahası, onda her özellik veya yetkinlik de sonsuzdur. Bütün  ilahi  yetkinlikler,  en  iyi  bir  biçimde  varlığın  sonsuzluğu  diye  betimlenen  Tanrısal  özde temellenir.  Buna  göre,  Tanrı  bilgisi  sonsuz,  kudreti  sonsuz  ve  iradesi  sonsuz  olduğu  için  sonsuz varlıktır. Klasik sıfatları dikkate alındığında, Tanrı yine, mutlak olarak bir olup, hakikatin ve adaletin ta kendisidir;  gücü  her  şeye  yeten  ve  her  yerde  olan  varlık  olarak Tanrınin  inayeti  yaratıklarının  ama özellikle de akıllı yaratıklarının üzerindedir.

Yaratıklar  Duns  Scotus’a  göre,  Tanrının  sadece  mutlak  kudretine  değil  fakat  iradesine  de bağımlıdır. Scotus’tan önce, akıl ya da bilgiyi iradenin önüne geçiren Skolastik filozoflar, yaratıklarının ilk  örnekleri  olarak  İdeaların,  onlar  varlığa  gelmezden  önce,  Tanrının  zihninde  var olduklarına  ve Tanrının  yaratıklarını  bu  İdealar  aracılığıyla  bildiğini  kabul  ediyorlardı.  Scotus  sonsuz  ve  yetkin Tanrının  sınırlı  ve  sonlu olan yaratıklarını  söz konusu  ilk örnek  İdealar  aracılığıyla bilebilmesini, bu O’nun  yetkinliğini  sınırlayacağı  için  kabul  etmez. Bu  İdeaların  kaynağı  ilahi  özdür;  yaratıklar  ilahi doğaya yazılmış olup, Tanrı kendi özünü ya da doğasını bilirken, mümkün her yaratığı bilir; mümkün yaratıkları  bilirken,  onlara  düşüncesinin  nesneleri  olarak  akledilirlik  ve  varoluş  verir.  Tunca  şekil vermeden önce, zihninde yaratacağı şaheserin bir planı ya da idesine sahip olan dâhi heykeltıraş gibi, Tanrı da gelişigüzel değil  fakat akıllıca hareket etmek durumundaysa eğer, yaratma eyleminden önce, yaratığın yol gösterici bir idesine sahip olmak durumundadır.

Bilgiye  bu  kadar  önem  veren,  ilk  örnekler  olarak  idelerin  yaratma  eyleminden mantıksal  olarak önce  gelmesine  dikkat  eden  Scotus,  bununla  birlikte  söz  konusu  ilahi  idelerin  Tanrının  iradesine bağımlı olduğunu öne sürer. Hatta Tanrının özü O’nun iradesiyle özdeştir.

(b) İradecilik

Scotus kendinden önceki Skolastiklerden, özellikle de aklın irade üzerindeki önceliği ve üstünlüğü üzerinde  ısrar  edip  yaratılmış  evrenin  rasyonel  yapısını  vurgulayan Aquinaslı Thomas’tan,  şu  halde, esas  iradenin  akıl  karşısındaki  önceliği  ve  üstünlüğünde  ısrarlı  olmak  bakımından  farklılık  gösterir. İradenin  insanda  aklı  harekete  geçirmesi  onu  veya  yönetmesi,  örneğin  insanların  belli  şekillerde düşünmeyi  istemeleri  olgusundan  etkilenen Duns  Scotus’a  göre,  bir  nesneye  ilişkin  bilgi,  o  nesneyi istememizin veya irade etmemizin sadece arızi olarak nedenidir; bilginin dahi gerçekte nedeni iradedir. Aklın kendisinden başka nedenleri vardır, oysa iradenin başka hiçbir nedeni yoktur. İnsanla  ilgili  söz  konusu  psikolojik  olgulardan  hareket  eden  Scotus,  Tanrının  özünü  meydana getiren  iradenin O’nda  da  akıl  ve  bilgiden  önce  geldiğini  söyler.  Scotus,  bu  durumun  doğal  sonucu olarak, Tanrının evreni zorunlulukla değil de özgürce yarattığını öne sürer. Tanrı, evreni yarattığı gibi yaratmayabilirdi de. Bundan dolayı, evrenin varlığı, zorunlu olmak bir yana, Tanrının özgür iradesinin bir  sonucu  olmak  durumundadır.  Ona  göre,  Tanrının  ancak  yarattığını  yaratabileceğini  ve  yarattığı varlığı zorunlu olarak yarattığını iddia etmek gibi, dünyamızın mümkün dünyaların zorunlu olarak en iyisi  olduğunu  söylemek  de  tümüyle  yanlıştır.  Çünkü  Tanrı  yaratabildiklerini  ve  yaratmasını bildiklerini yaratmaz, sadece varlığa çağırmak istediklerini yaratır.

Scotus, iradeciliğini metafizik alanıyla sınırlamayıp, etik alana da yansıtmıştır. Buna göre, her şeyin ilk  nedeni  olan  ilahi  irade,  aynı  zamanda  yaratılmış  bütün  zihin  ve  yüreklerin  de  en  yüksek  yasası olmak  durumundadır.  İyi,  doğru  ve  ahlak  yasası,  sadece  Tanrı  tarafından  irade  edilmiş  olmak bakımından  mutlaktır.  Onlar  ilahi  iradeden  bağımsız  olarak  mutlak  olsalardı,  bu  takdirde  Tanrının kudreti, onun kendisine bağlı veya tabi olmayan bir yasa tarafından sınırlanmış olacağından, ne mutlak özgürlükten  söz  edilebilir  ne  de Tanrı  en  yüksek  varlık  olurdu. Gerçekten  de  iyi  ancak Tanrı  onun böyle olmasını istediği için iyidir. Tanrı insan varlıklarına ilettiği ahlak yasasının yerine başka bir yasa da  gönderebilirdi;  hatta  insanları  bu  yasanın  tamamını  ya  da  kimi  hükümlerini  yerine  getirmekten bağışık  tutabilirdi. O,  insan varlıklarını bu şekilde  kimi  yasa hükümlerini  yerine  getirmekten bağışık tutmakta özgür olduğu  içindir ki Scotus’a göre, Kilise de  insanı Tanrı adına bağışlama hakkına sahip bulunmaktadır. Tanrı, şu halde, evrenin yaratılmasında olduğu gibi, idaresinde de mutlak bir özgürlüğe sahiptir. Bu durum insan için de geçerlidir. Tanrının cennetinden kovulmuş olması, ondan özgürlüğünü almış değildir.

Kaynak: Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci

Yorumlar kapalı.