Ockhamlı William kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 05/29/2014 0

Ockhamlı William kimdir? Hayatı ve eserleri: Ockhamlı William’ın geç Ortaçağ felsefesi ve hatta erken modern felsefeye olan büyük katkısı, çok büyük ölçüde mantık, epistemoloji ve metafizik alanlarında olmuştur. Onun bu alanlara yaptığı katkı, elbette  modern  bir  filozofun  yaklaşımıyla  değil  fakat  tıpkı  Aquinaslı  Thomas  ve  Duns  Scotus örneklerinde olduğu gibi, Skolastik bir teoloğun yaklaşımıyla olmuştur. Buna  göre,  Ockhamlı William’ın  metafiziği  ve  epistemolojisi,  her  şeyden  önce  ve  çok  büyük ölçüde  Hıristiyan  felsefesinin  Antik  Yunan  felsefesinden  miras  aldığı,  var  olan  her  şeyin  tekil  ve bireysel  olduğu  yerde,  düşüncenin  nesnelerinin  tümel  olduğu  paradoksal  tezinin  yarattığı  temel problemi bir çözüme kavuşturmak amacı güder. Bilindiği üzere, Hıristiyan felsefesi, Patristik felsefe ile Skolastik  felsefenin  ilk  iki  döneminde, Hıristiyan  imanıyla dogmalarını  anlaşılır  kılıp  açıklamaya ve temellendirmeye çalışırken, kendisine geçmişten  intikal etmiş bulunan biricik  felsefe olarak, Platonik felsefenin  kavramsal  çerçevesi  ve  ifade  imkânlarından  yararlanmıştı.  Bunun  sonucu,  zorunlulukla hiperrealizm veya  radikal bir  realizm olarak kavram  realizmi ve sadece  ilahi  aydınlanmaya dayanan, bundan dolayı insan için bilgiyi neredeyse imkânsızlaştıran, bir bilgi anlayışı olmuştu.

Skolastik  filozoflar  12.  yüzyıldan  itibaren,  Hıristiyan  öğretinin  dogmatik  çerçevesini  bu  kez, dikkatleri yavaş yavaş bu dünyaya çekmeye başlayan, İslam dünyası yoluyla öğrendikleri ikinci Yunan felsefesi  geleneği  olarak,  Aristoteles  felsefesi  ile  bağdaştırmaya  kalkıştılar.  Bu  telif  ya  da  sentez, Hıristiyan imanının şu ya da bu unsurunda en küçük bir değişikliğe dahi gitmek imkânsız olduğuna ve bir  şekilde  vuku  bulan  uyuşmazlık  ya  da  tutarsızlıklar  ancak  Aristoteles’in  felsefi  kabul  ve argümanlarına ilişkin ciddi bir eleştiri ya da yeni yorumlarla giderilebileceğine göre, felsefi bir iş ya da etkinlik olmak durumundaydı. Diğerine göre önemli bir ilerleme sağlayan bu sentezin de kendi içinde problematik  olan  birtakım  güçlükleri  vardı.  Aristoteles  felsefesi  ve  Hıristiyan  imanı  veya  teolojisi arasında  Aquinaslı  Thomas  tarafından  13.  yüzyılda  gerçekleştirilen  ve  ondan  sonra  da  filozofların büyük bir çoğunluğu  tarafından  takviye edilip pekiştirilmeye çalışılmış olan bu sentez de örneğin bu kez ılımlı bir realizm tarzında, insan zihninin duyu-deneyinde idrak edilen tikellerde, bireysel şeylerden ve olumsal olaylardan ontolojik bakımdan önce gelen, soyut özlerle zorunlu  ilişkilerin akledilir soyut düzenini kavradığını iddia eden epistemolojik ve metafiziksel öğretiyi ihtiva etmekteydi.

İşte Ockhamlı William’ın hem bir filozof ve hem de bir teolog olarak büyük önemi, onun Ortaçağ realizminin  temelinde  bulunan  söz  konusu  metafiziksel  ve  epistemolojik  kabulleri  reddetmesinden, felsefeyle  teolojiyi  birbirlerinden  mutlak  olarak  bağımsız  olmaları  gereken  iki  ayrı  alan  ortaya koymasından ve bütün bir felsefe alanını, bilginin Tanrısal aydınlanmadan veya özlere ilişkin rasyonel kavrayıştan  değil  de  bireysel  şeylerin  ve  tikel  olayların  doğrudan  deneyiminden meydana  geldiğini savunan  radikal bir ampirisizm  temeli üzerinde yeni baştan ve  teoloji ya da  imandan bağımsız olarak inşa etmesinden oluşur. O, bu radikal empirizme dayanarak gerçekleştirdiği, bilginin kendisinde  ifade edildiği  dilin  ontolojik  arkaplanına  ve  semantik  yapısına  ilişkin  nominalist  bir  analizle  de  modern felsefenin  önünü  gerçekten  açmıştır.  Ockhamlı William’ı  son  derece  önemli  ve  anahtar  bir  filozof haline getiren şey, işte budur.

(a) İnanç-Akıl ilişkisine Dair Görüşleri

Görüşleri  birçok  konuda  Duns  Scotus’un  görüş  ya  da  öğretilerinin mantıksal  bir  sonucu  olarak gelişen Ockhamlı William, Scotus’u inanç-akıl ilişkisi bağlamında da izlerken, onun başlatmış olduğu doğal  teolojinin  kapsamını  daraltma  sürecini  daha  da  ileri  bir  noktaya  taşımıştır.  Başka  bir  deyişle ampirik bilgi anlayışı doğal veya akla dayalı teolojiye açık kapı bırakmadığı için Tanrının varoluşuna ilişkin bütün kanıtları şiddetle eleştiren Ockhamlı William’a göre, Tanrının ne varoluşu, ne birliği ne de sonsuzluğu kanıtlanabilir. Varabilirse eğer, Tanrının bilgisine zorunlulukla O’nun yaratıkları üzerinde düşünmek suretiyle varmak durumunda olan insan zihni, Tanrının varoluşunu ne kozmolojik kanıtla, ne teleolojik argümanla ne de ontolojik kanıtla  ispatlayabilir. Örneğin, kozmolojik argüman  söz konusu olduğunda, Ockhamlı William’a göre, ilk Nedenin var olması, ilk Nedenin var olmamasından hiç kuşku yok ki daha muhtemeldir. Fakat burada söz konusu olan sadece olasılıktır, kesin bir argüman değil. Ya da  teleolojik  kanıt  gündeme  geldiğinde  kim  doğada  düzenden,  üstelik  zorunlu  bir  düzenden  söz edebilir? Bir düzenin varolduğu kabul edilse bile, bundan düzen verici olarak Tanrının sorumlu olduğu nasıl  kesin  bir  biçimde  kanıtlanabilir?  Tanrının  varoluşunun,  birliğinin,  sonsuzluğunun kanıtlanamaması  bir  yana,  akıl  iman  destekleyemez,  ona  hiçbir  katkıda  bulunamaz.  İman  ve  akıl birbirinden  öylesine  farklı,  öylesine  ayrıdır  ki  akıl  imanın  kimi  dogmalarının  çelişiklerini  dahi kanıtlayabilir.

Teolojinin  temel  dogmalarının  akıldışılığıyla  ilgili  bu  sonuçlar,  Ockhamlı  William’a  göre, doğrudan  doğruya  Tanrının  kadir-i  mutlaklığının  bir  sonucu  olmak  durumundadır.  İnsan  imanın unsurlarını  ciddiye  alıp,  ona  bütün  kalbiyle  inandığı  ve  “Her  şeye  kadir  Tanrıma  iman  ediyorum” dediği  zaman,  buradan  yalnızca  Tanrının  her  şeye  muktedir  olduğu  sonucu  çıkar.  Tanrı  Hıristiyan inancı açısından, eğer böyle yapmış olmayı seçmiş olsaydı, insan yerine pekâlâ öküz ya da eşek olarak cisimleşmiş olabilirdi. Tanrının  tecessüm etmek için  insan bedenini seçmiş olması,  rasyonel bir plana dayalı  bir  karardan  ziyade,  sadece  O’nun  keyfi  bir  iradi  eylemi  ise  Ockhamlı  William’a  göre, Hıristiyanların cisimleşme dogmasını anlamaya çalışmaları beyhude bir çabadır. Demek ki aklın imanı açıklaması, anlaşılır hale getirmesi hiçbir  işe yaramadığı gibi,  imanın özüne zarar bile verebilir. Aynı şey,  hiç  kuşku  yok  ki  iman  veya  teoloji  için  de  geçerlidir;  onun  da  akıl  alanına müdahale  etmeye kalkışması, yalnızca her ikisine de zarar verecek olumsuz sonuçlara yol açar.

Akla  dayalı  doğal  teoloji  imkânsız  olsa  bile,  bu,  pozitif  veya  vahye  dayalı  teolojinin, Ockhamlı William’a  göre,  imkânsız  olduğu  anlamına  gelmez.  Başka  bir  deyişle,  imanın  dogmalarının  çelişik olduğu  gösterildiği  veya  onların  çelişiklerinin  doğruluğu  kanıtlandığı  zaman,  yapılması  gereken  şey, imandan uzaklaşmak değil fakat akıldışı olduğunu düşünsek dahi, imana sıkı sıkıya sarılmaktır. Çünkü teoloji alanında temel ve en yüksek olan iman olup, burada akla yer yoktur.

(b) Bilgi Teorisi

İman  alanıyla  akıl  alanını,  özerk  ve  bağımsız  alanlar  olarak  birbirinden  tümüyle  ayıran,  teoloji alanına aklın, akıl alanına da imanın müdahale etmesine kesinlikle karşı çıkan Ockhamlı William, daha sonra  bilimsel  bilginin  temellerini  incelemeye  geçmiş  ve  bilgideki  ampirik  bakış  açısının  doğal  bir sonucu olarak, fizik ve kozmoloji gibi doğabilimlerini zorunluluktan yoksun pozitif bilimler konumuna indirgemiştir.  Ona  göre,  bu  bilimlerin,  yani  teoloji  dışında  kalan  pozitif  bilimlerin  veya doğa bilimlerinin  en  küçük  bir  gelişme  kaydedememesinin  en  temel  nedeni,  tümeller  konusunda benimsenen  realist  görüştür.  Çünkü  tümeller  konusunda  benimsenen  realist  bir  görüş,  dikkatleri akledilir dünyaya, aşkın bir varlık ya da özler alanına yöneltirken, duyu dünyasının yalnızca görünüşten ibaret  olduğu  anlayışından  ayrılmaz;  değişenin  veya  görünüşün  bilgisinin  olamayacağı  gerekçesiyle, akla ve deneyime dayalı  bilimsel  bilginin  imkânını  ortadan kaldırır. Mutlak hakikat duyu  dünyasına bütünüyle  aşkın  hale  getirilince  de  bu  hakikate  ilişkin  bilgiye,  insani  yollarla  değil  fakat  insanüstü yollarla, ilahi aydınlanma sayesinde erişilebileceğini söylemek zorunlu olur.

Mantık

İmanı  kendi  alanına  bırakıp,  insan  için  mümkün  olan  bilimsel  ve  deneyimsel  bilgiye  ulaşmak istiyorsak, bir de  realist  tümel görüşüne bilimsel bilginin  imkânı  için gerek duyulduğu saplantısından da kurtulmak gerekmektedir. Ockhamlı William’a göre, bizim bilgimiz duyu algısının bireysel tikelleri hakkındadır;  insanlar bilimsel  bilgide,  sanıldığı gibi  tümeller üzerinde  düşünmez  fakat  duyu  yoluyla algılanabilir olan bireysel varlıklar, duyusal  tikeller hakkında düşünür. Bununla birlikte,  insan tikeller veya  bireysel  varlıklar  hakkında  tümeller  ile  düşünmek  durumundadır.  Şu  halde,  tümeller  bilimsel bilginin  nesneleri  olmayıp,  kendileriyle  düşündüğümüz,  akıl  yürüttüğümüz  aletler,  insan  varlıklarına tikeller üzerinde düşünme imkânı veren araçlardır.

Tümeller,  yalnızca  mantıkta  düşüncenin  nesneleri  veya  konusu  olur.  Bundan  dolayı,  Ockhamlı William  fizik, psikoloji, kozmoloji gibi, duyusal şeyleri, maddi varlıkları konu alan bilimlere “gerçek bilimler” (scientia realis) adını verirken, mantığa “rasyonel bilim” (scientia rationalis) adını vermiştir. Çünkü  mantık,  gerçek,  zihinden  bağımsız  olarak  var  olan  nesneleri  değil  fakat  zihnin  kendileri aracılığıyla gerçek nesneleri bildiği “göstergeleri” konu alır. Bununla birlikte, mantık bu göstergelerin bir  anlama  sahip  ya  da  doğru  olup  olmadıklarıyla  ilgilenmez;  bu,  örneğin  fiziğin  işidir.  Mantık göstergelerin  ya  da  onların  karşılık  geldiği  imge  ya  da  düşüncelerin  zihinde  nasıl  oluştuklarıyla  da ilgilenmez;  çünkü  bu  psikolojinin  görevidir.  Başka  bir  deyişle,  mantığın  amacı  gerçek  bilimlerin terimleri ya da göstergeleri nasıl anlamlı bir biçimde kullandıklarını gözler önüne sermektir.

Mantığın konusu, gerçek şeylerden değil  fakat göstergelerden meydana geldiğine göre,  sorulması gereken  soru,  bir  göstergenin  gerçekte  ne  olduğudur. Gösterge, Ockhamlı William’a  göre,  en  genel anlamı  içinde, başka bir  şeyi  temsil  eden,  başka  bir  şeyin yerini  tutan  bir  şeydir. Buna göre, duman ateşin, gözyaşı da ağlamanın bir göstergesidir. Biz, Ockhamlı William’a göre, söylem alanında duyu algısının  tikel  bireylerinin  yerini  tutan  göstergelerle  ilgileniriz.  Ve  bunlar,  doğal  ya  da  uzlaşımsal olmak üzere, iki türlüdür: Zihnin anlama ya da algılama ediminde oluşturduğu kavram algılanan ya da anlaşılan şeyin doğal göstergesi; buna karşın nesneyi göstermeye, ona işaret etmeye yarayan sözlü veya yazılı sözcük de onun uzlaşımsal göstergesidir.

William, aynı uzlaşımsal göstergenin farklı bağlamlarda, farklı şekillerde kullanılabileceğini söyler. Örneğin, “insan bir hayvandır” cümlesinde “insan” göstergesi varolan şeylerin –sözgelimi Sokrates’in, Platon’un,  Aristoteles’in–  yerini  tutar.  Buna  karşın,  “‘insan’  beş  harfli  bir  sözcüktür”  cümlesinde, gösterge  kendi  kendisinin  yerini  tutar,  kendisini  temsil  eder.  İkinci  cümlede  göstergenin  kendisi hakkında bir şey söylenirken, birincisinde göstergenin kendilerinin göstergesi olduğu şeyler hakkında bir şeyler söylenmektedir. Ockhamlı William’a bundan dolayı, birinci cümlede terim ya da göstergenin anlamlı ve bir şeyi gösterecek tarzda kullanıldığını belirtir.

Ockhamlı William burada kalmayıp, terimler veya göstergeler arasında ikinci bir ayrım daha yapar. Nitekim o, at, öküz,  insan benzeri, gerçekten varolan  şeylerin, bireylerin, bireysel varolanların yerini tutan terimlere “ilk yönelimden terimler” (primae intentionis) adını verirken; isim, fiil, tümel gibi başka terimlerin yerini tutan veya cins ve tür benzeri, karşımıza sınıf isimleri olarak çıkan terimlere de “ikinci yönelimden  terimler”  (secundae  intentionis)  demiştir.  İkinci  yönelimden  bir  terim  “Bir  cins  kendi altında  yer  alan  türlere  uygulanabilir”  örneğinde  olduğu  üzere,  anlamlı  ve  bir  şeyi  gösterecek  bir biçimde kullanılabileceği gibi, kullanılmaya da bilir.

İşte  bu  noktada,  artık mantığı,  konusu  ikinci  yönelimden,  anlamlı  ve  bir  şeyi  gösterecek  tarzda kullanılan  terimlerden  oluşan  disiplin  diye  daha  açık  bir  biçimde  tanımlayan  Ockhamlı  William, tümellerin  ontolojik  statüsünü  açıklığa  kavuşturmak  ve  bilimsel  bilginin  nesnesini  tam  olarak belirlemek  söz  konusu  olduğunda,  bazı  terimlerin  –örneğin,  “Platon”  veya  “Sokrates”  teriminin– bireylerin göstergeleri olduklarını söyler. Buna karşın, bazı  terimler de “insan” teriminde olduğu gibi, çokluğun ya da daha doğrusu birçok bireyin bir göstergesi olmak durumundadır. William’a  göre,  insana  açık  olan  biricik bilgi  türü  olarak doğal,  ampirik  bilgi,  sadece  ve  sadece bireylerin  bilgisidir.  Bununla  birlikte,  bilim  genel  bilgiye  yöneldiğinden  veya  tümel  önermelere ulaşmayı amaçladığından, ampirik bilgi birçok birey için geçerli olan genel önermeler taşır. “İnsan bir hayvandır”  veya  “insan  ölümlüdür”  türünden  genel,  bilimsel  önermeler  şu  halde  bireysel  terimler yerine,  tümel  terimlerden meydana gelen önermeler olmak durumundadır. Fakat Ockhamlı William’a göre, “insan ölümlüdür” demenin, “Sokrates ölümlüdür”, “Platon ölümlüdür”, “Aristoteles ölümlüdür” vb.  demenin  yalnızca  kısaltılmış  ve  tasarruflu  bir  yolundan  başka  bir  şey  olmadığının  hiçbir  zaman akıldan çıkarılmaması gerekir.

Nominalizm  

Bir  tümelle  ilgili  olarak  söylenebilecek  her  şey,  Ockhamlı  William’a  göre  bundan  ibarettir. Dolayısıyla,  tümeller  probleminden  söz  etmenin  ne  gereği  ne  de  anlamı  fakat  sadece  zararı,  vardır. Buna  göre,  bir  tümel  yalnızca  bir  terim,  tasarruf  sağlayan  bir  uzlaşım  aracı,  bilimsel  olarak akılyürütmede kullanılan bir alettir, başka hiçbir şey değil. O, zihinden bağımsız olarak varolan bir şey olmadığı  gibi,  mantık  alanı  hariç,  düşüncenin  de  nesnesi  değildir.  Sadece  ağızdan  çıkan  bir  ses (nomina), yalnızca ikinci yönelimden bir terimdir:

Demek  ki  tümeller  problemi,  soyut  ortak  doğaların  tekil  varlıklarda  veya  somut  varoluşta  nasıl bireyleştiğini  açıklamakla  ilgili  metafizik  bir  problem  olmadığı  gibi,  zihnin  duyu-deneyinin imgelerinden,  deneyimlenen  bireylerde  varolan  ortak  bir  doğayı  nasıl  soyutlayabildiğini açıklayabilmekle ilgili psikolojik bir problem de değildir. Çünkü bireyleşecek ya da soyutlanacak ortak bir doğa ya da öz yoktur. Onun bakış açısından, realistler ilk yönelimden terimlerle ikinci yönelimden terimler  arasındaki  temel  ayrımın  farkına  varamadıkları  için  tümellerin  gerçekten  varolan  şeyler, düşüncenin  vazgeçilmez  nesneleri  olduklarını  söylerken,  kesinlikle  yanlışa  düşmüşlerdir.  Tümeller problemi,  öyleyse  metafiziksel  bir  problemden  ziyade,  mantıksal  ve  epistemolojik bir  problemdir. Çünkü  bireyleşim  problemi,  sadece  genel  terimlerin  önermelerde,  kendilerince  gösterilen  bireylere gönderimde  bulunmak  için  nasıl  kullanılacaklarıyla  ilgili  mantıksal  bir  problemdir.  Problem, sinkategorematik,  yani  birlikte-anlamlı  terimlerin  kullanılması  suretiyle  çözülebilir.  Öte  yandan, epistemolojik  bir  problem  olarak  tümeller  problemi,  varolan bireysel  şeylere  ilişkin  deneyimin  nasıl olup  da  tümel  kavramların  ve  bu  arada  öznenin  gösterdiği  nesnelerin  hepsi  için  geçerli  olan  genel önermelerin doğuşuna yol açtığını açıklama problemidir.

Ockhamlı William’ın  tümeller  problemi  bağlamında  son  olarak  ele  aldığı  konu,  zihindeki  doğal göstergenin ya da kavramın ne  tür bir statüye sahip olduğu problemidir. Ockhamlı William çokluğun bir  göstergesi  olarak  tümelin  salt  bir  aletten  başka  hiçbir  şey  olmadığını  ve  bütünüyle  uzlaşımsal olduğunu  göstermişti.  Söz  konusu  uzlaşımsal  gösterge  dışında,  örneğin  sözlü  ya  da  yazılı  “insan” sözcüğünün  dışında,  bir  de doğal  gösterge  olup  olmadığı  sorusuna,  göstergeleri  doğal  ve  uzlaşımsal göstergeler olarak ikiye ayırmak suretiyle cevap vermişti. Ona göre, söz konusu doğal gösterge, zihnin bir şeyi algıladığı ya da anladığı zaman oluşturduğu şey olarak kavrama  tekabül eder. Kavramın nasıl bir gerçekliği vardır?

Bu konuda akla gelen ilk görüşün, kavramın, dış nesnelerin bir benzeri ya da kopyası olmasından dolayı, Ockhamlı William’ın zihnin bu nesnelerin farkına ya da bilincine varmasını sağlayan zihinsel bir  imge ya da suret olduğunu dile getirir. Bununla birlikte,  tıpkı daha sonra Hume’un yapacağı gibi, bir  zihinsel  imge  ya  da  suretin,  zihinde,  kendilerinin  bir  benzeri  olduğu nesneleri,  bu nesneler  daha önceden  biliniyor  olmadıkça,  aynen  Herkül  heykelinin  daha  önce  Herkül’ü  görmemiş  olan  birine Herkül’ü temsil edememesine benzer bir şekilde, temsil edemeyeceğine işaret eder. Ockhamlı William, kabulü imkânsız bu görüşün yerine, kavramın kendilerinin bir kavramı olduğu bireysel şeyleri anlama ediminden  başka  hiçbir  şey  olmadığı  görüşünü  benimser.  Yani,  kavram  anlama  ediminin  bizatihi kendisine tekabül eder. Söz konusu doğal gösterge, anlama ediminin kendisi olarak kavram görüşü aynı zamanda bize, onun düşüncesini belirleyen  ve  “Ockhamlı’nın Usturası” olarak bilinen  “var olanların sayısının gereksizce çoğaltılmaması gerektiği” şeklindeki tasarruf ilkesini verir.

Kaynak: Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci

Yorumlar kapalı.