İmâm-ı Gazâlî Kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 04/09/2014 0

İmâm-ı Gazâlî Kimdir? Hayatı ve eserleri: Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed eb-Tûsi, âleminin yetiştirdiği en nezîh simalardan biridir. “Hüccetü’l-İslâm”, “Zeynü’d-dîn” lâkablarını hâizdir. (450) senesi Horasan’da Tûs şehri civarın­da Gazale karyesinde doğmuştur. Binâenaleyh bu karyeye mensûb bulun­muştur. Bâzı zevata göre de gazi maddesine mensûbdur. Çünkü babası gazzâl idi, yâni yünden iplik yapıp dükkânında satardı. “Gazzâl, Hubbâz, Saffâr gibi kelimelere yâ-i nisbet ilâvesiyle Gazâlî, Hubbâzî, Saffârî de­mek Harzem, Cürcan ahâlîsince âdettir.

Gazâlî’nin pederi vefata yüz tutunca kendisiyle kardeşi Ahmed Gazâlî’yi, mutasavvifeden ve ehl-i hayırdan bir dostuna vasıyyet etmiş, bir miktar da mal bırakmıştı. Bilâhare bu mal bitmiş, idareleri müşkil bir hâle gelmiş olmakla medreseye intisâb etmişler, bu intisab saadetlerine, derecelerinin i’tilâsına sebep olmuştur, Nihayet bu büyük âlim, az bir müddet içinde cihanşümul bir şöhret sahibi olduktan sonra (505) târi­hinde Tûs’da vefat etmiştir. Tayran kasabası hâricinde bulunan kabri, bir ziyâretgâhtır. Rahmetu’llâhi aleyh.

 

Üstadları:

 

İmâm-ı Gazâlî, evvelâ Tûs’da Alî Ahmed er-Râzegânî’den bir müddet fıkıh okumuş, sonra Cürcan’da İmâm Ebû Nasr el-İsmâilî’nin derslerinde hâzır bulunmuş, bilâhare Nîsâbûr’da İmâmü’l-Haremeyn Ebü’l-Maâlî’den ilm-i kelâm, usûlü fıkh, mantık ve saire tahsil ederek onun hayâtında te’lîfâta başlayıp büyük bir şöhret kazanmıştır.

Ebû Sel Muhammed’den Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim-i, Hâkim Ebü’1-Feth et-Tûsî’den Sünen-i Ebî Davud’u dinlemiş, Şeyh Karmedî’den de tarîkate, tasavvufa dâir bir hayli hakikatler ahzederek onun göster­diği zühd ve riyazet yoluna sülük etmiştir.

 

Seyahatleri:

 

İmâm-ı Gazâlî, gerek maddî ve manevî kemâlâtını artırmak ve gerek kendi ma’lûmâtından âfâkı müstefîd etmek maksadîyle bir hayli seya­hatlerde bulunmuştur. Bir aralık Cürcân’a sonra Nîsâbûr’a gitmiş, üstadı Ebü’l-Maâlî’nin vefatını müteâkıb “Sürremenreâ” ya giderek Vezîr Nizâmü’1-Mülk ile görüşmüş, bu kiymet-şinâs Vezirin huzurunda birçok âlim­ler ile mübâhaselerde bulunarak iktidarını isbât etmiş, (484) senesinde uhdesine Bağdad’daki Nizâmiyye Medresesi Müderrisliği tevcih olunmuş­tur. Artık Gazâlî’nin şöhretine, azamet ve ihtişamına nihayet yoktu. Fa­kat ruhunda lâtîf bir tahavvül husule gelmekle bu haşmet ve dârâtdan tecerrüd ederek Hac farizasını ifâ için yeniden seyahate çıkmış, Hicaz’dan avdetle (489) târihinde Şam’a uğramış, burada birkaç gün kaldıktan son­ra Beyt-i Makdis’e teveccüh etmiş, bir müddet de orada kalmış, ba’dehû Şam’a avdet eylemiştir. Şam’da on. sene kadar kaldığı rivayet olunuyor.

İmâm-ı Gazâlî bu seyahati esnasında Mısır’a da uğramış, İskenderi­ye’ye giderek orada bir müddet ikaamet etmiştir.

Mağrib hükümdarı Sultan Yûsuf b. Tâşfîn’nin güzel nam ve adlini işitmiş olduğundan onunla görüşmek için Mağribe gitmek üzere yola çık­mış ise de bu hükümdarın vefatını yolda işitmekle bu seferi bırakarak kendi vatanı olan Tûs’a avdet eylemiştir.

Vezâret nöbeti, El-Ecell Cemâlü’ş-Şühedâ Fahrü’l-Mülk’e müntehi olmuştu. Bu zât, Gazâlî’yi ziyarete koşmuş, bu ilim ve irfan güneşinin ziyasından muhitin mahrum kalmasını münâsib görmediğinden tekrar tedrîs kürsisine şeref vermesini musırran rica etmiş, uhdesine Nîsâbûr’daki Nizâmiyye Medresesi Müderrisliği’ni tevcih ederek o feyizli üstâzı ye­niden tedrisâta mecbur eylemişti.

Artık Gazâlî, birtakım âlimler ile mübâhaselerde, münazaralarda bu­lunmak fikrinden vazgeçmiş, talebesini irşâd ve tenvîre devam ederek dedikodudan âzâde, sükûnetli bir halde yaşıyordu.

Maamâfih Gazâlî, biraz sonra yine vatanına dönmüş, hanenin bir tarafında, fukahâ için bir medrese, sofiyye için de bir hânkaah yaptırmış, kâh ilim sahipleriyle, kâh tarikat erbabı ile görüşüp konuşuyordu. Artık ruhunu i’lâ edecek ibâdetler ile, Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet ile kudsî bir ha­yâta kavuşmuştu,

 

Kemalât-ı Zatiyyesi:

 

İmâm-ı Gazâlî’nin fazl u kemâli, yalnız Şark’ın değil Garb’in de göz­lerini kamaştırmış, terceme-i hâline dâir gerek Şark’da ve gerek Garb’da bir hayli kitaplar yazılmıştır.

Gazâlî, asrında Şafiî ulemâsının en yükseği’ bulunuyordu, pek parlak bir zekâya mâlikti, naklî ve aklî birçok ilimler ile müzeyyen olan ruhunda birçok faziletler bihakkın tecellî etmişti. Lisânındaki talâkat, ifâdesindeki belagat rûhları teshir ediyordu. Yüksek ilim müesseselerinde tevâlî eden dersleriyle, rengin hitâbeleriyle, fâideli yazılarıyle pek büyük bir şeref ve şan kazanmıştı. Herkesin mahabbetini celb etmişti. Mazhar olduğu aza­met ve ihtişam, Bağdad Dârü’l-Hilâfe’sindeki ümerâ ve vüzerânın haşmet ve azametine tefevvuk etmiş bulunuyordu.

Gazâlî’nin maddî varlıklarla, zahirî faziletlerle bir gûnâ kanâat et­meyen ruhu, mânevi sahalarda da kendisini tatmin edecek feyizler arı­yordu. Bu cihetledir ki, maâlî semâlarına yükselerek pek müterakkî, mühezzeb bir hâle gelmeğe muvaffak olmuştur.

Gazâlî’nin zâhîrî kemâlâtına bakanlar diyorlar ki: Gözler Gazâlî gibi mükemmel bir âlim görmemiştir. Bunlardan biri diyor ki : “Gazâlî’nin kadrini anlayabilmek için Gazâlî kadar muktedir olmalı ve hiç olmazsa ona yakın bir fazîlet sahibi bulunmalıdır. Halbuki Gazzalî’den sonra ken­disine müsavi veya mütekeaarib sayılacak bir kimse yetişmemiştir. Artık o büyük âlimi bihakkın takdir kaabil değildir. Onu herkes ancak kendi­sinin ilim ve irfanı derecesiyle mütenâsip bir surette takdir edebilir”

Gazâlî, daha hayatta iken eserleri her tarafa intişâr etmişti. Hattâ seyahati esnasında Şam’a gitmiş, orada bir müderrisin dersinde mütenekkiren hazır bulunmuştur. Müderris, tilmizlerine bir mevzuu takrir ediyor, “Bu hususta Gazâlî de şöyle demiştir” diye dersini tenvire çalışıyordu. Bunu işiden Gazâlî’nin artık ruhî duygularını düşünmeli : O nezih âlim, kendisine bir ucub ârız olmasından korkmuş, hiç kimseye sezdirmeden Şam’a veda ederek başka bir semte çıkıp gitmişti.

İmâm Gazâlî’nin ma’nevî cephesine nazır olanlar da onun pek büyük bir mutasavvıf, pek kıymetli bir hal ehli olduğuna kaani’ bulunuyor, onun maddî varlıktan müteneffir olan ruhundaki ulvî tecelliyâta meftûniyet gösteriyorlar.

Endülü’sün pek büyük âlim ve müfessiri olan Kaadî Ebû Bekir el-Arabî diyor ki : “Ben îmâm Gazâlî’ye bir sahrada tesadüf ettim, üzerinde eski bir kisve, elinde ucu demirli bir asa, koltuğunda bir su ibriği bulunuyordu, halbuki ben onu evvelce Bağdad’da görmüştüm ki, dersinde büyük fazîlet sahiplerinden dörtyüz kadar zat hazır bulunmakta idi. Kendisine yanaş­tım, selâm verdim, ve dedim ki : Ya İmam! Senin için Bağdad’da ders ile bahs ile meşgul olmak bu halden daha hayırlı değil midir? Bana göz ucu ile hiddetli bir tarzda bakarak şöyle dedi :

 

Gazalî Hakkındaki İtirazlar Ve Bunların Saikleri:

 

İmam Gazâlî’yi takdir ve tebcil edenler pek ziyâde olduğu gibi onun hakkında bâzı i’tirazlarda bulunan birtakım zevat da vardır. Bu i’tirazların hakîkî sâikleri şu veçhile hülâsa edilebilir :

1- Dînî esaslara muhalefet şaibesi. Şöyle ki :

Gazâlî’nin bâzı sözleri, yazıları dînî esaslara zahiren muhalif gibi gö­rünüyordu.O zamana kadar görülmiyen derin fikirler, yanlış anlaşılmaya kaabiliyetli mütâlâalar Gazâlî’nin eserlerinde görülmiye başlamıştı. Binâenaleyh bâzı müteverri’, ihtiyatlı zevat, bir hüsn-i niyyetle bu gibi şeyleri hoş görmüyorlardı.

2- Bâzı büyük müctehitlere muhalefet hâli. Şöyle ki :

Gazâlî bâzı şeylerde büyük müctehitlerden ayrılmak, onları tenkît etmek gibi bir cesaret göstermişti. Semâ’ hakkındaki bâzı kanâatleri Hanefiyye hakkındaki bâzı sözleri bu kabildendir. Binâenaleyh Gazâlî’nin  bu cesareti de bi’z-zarûre hoş görülmemiştir.

3- Bâzı mes’eleleri taz’îfe kıyam. Şöyle ki :   .

Gazâlî esasen Şafiî mezhebine mensuptur, o mezhep kavâit ve usulü dairesinde içtihada kaadir olabilecek bir âlimdir, bu cihetle şâir mezhep­lere, bâ-husûs Mâlikî mezhebine ait bâzı mes’eleleri taz’îfe kıyam etmişti. Binâenaleyh Gazâlî’nin bu hareketi de muhalefet ettiği mezhep uleması­nın hoşnutsuzluğuna sebebiyet vermiştir.

4- Eş’arî mezhebine muhalefet. Şöyle ki :

Gazâlî, kelâmda üstâzı Ebü’l-Meâlî’nin meslekini ta’kîb etmiş, hususlarda Eş’arî mezhebine muhalif bir vaziyet    almıştı. Binâenaleyh Eş’arî mezhebine pek ziyâde bağlı olan ve talî mes’elelerde bile bu mezhebe muhalefeti tecvîz etmiyen zevat Gazâlî’nin bu vaziyetinden münfail olmuşlardır.

5- Mezâhib ihtilâfı. Şöyle ki :

Muhtelif mezâhib ve mesâlik erbabı alelekser biribirini tahtıe ve takbih edegelmişlerdir. Sofiyye tarîkına sâlik olanlar arasında bile hal görülüyor, Gazâlî ise tasavvuf tarîkına sülük ederek birtakım Haki­katleri ta’mîka başlamış, Mâlikî imamlarından olan ve keskin bir zekâ sahibi bulunan Mâzerî gibi mu’terizleri ise ibarelerin zevahiri ile iktifâ ederek başka ta’mîkaata lüzum görmemiş olduklarından aralarında bi’z-zarûre bir sû-i tefehhüm vücûda gelmiştir.

6- Yeni bir tarz-ı hareket. Şöyle ki : ,

Gazâlî, ilm-i kelâma mantık kavâidini tatbîk etmiş, İhyâü’l-Ulüm’u Sofiyye mezhebi üzerine yazmış, bunda fıkıh kanununu terk eylemiş, yazılariyle yeni bir çığır açmış olduğundan bu tarzdaki hareketi de dedi-koduya bâis olmuştur.

7- Felsefenin, bâzı ilimlerin inkişâfına muhalefet. Şöyle ki :

Gazâlî bâzı kimselerin iddiasına nazaran felsefeyi tezyif etmiş, feylesofların fikirlerini cerha çalışmış, Fârâbî ile, İbn-i Sînâ ile inkışafa başlayan felsefe cereyanlarının devamına engel olmuş, Yunan felsefesinden Müslümanların istifâdesine mâni’ olarak İslâm âleminin terakkiyâtını asırlarca tevkife sebebiyet vermiştir. İşte böyle zannedenler de o büyük âlim, mütefekkir hakkında i’tirâza yeltenmişlerdir. Biz bunların bir kıs­mını aşağıda tahlîl edeceğiz.

 

Gazâlî Hakkındaki Î’tirazları Tahlil:

 

Gazâlî, evvelce söylediğimiz veçhile cihanda bir çok âlimlere, da­hîlere nasîb olmayan pek büyük hürmetlere, takdirlere mazhar olmuştur. Büyüklüğüne, yazmış olduğu kıymetli eserler, hakkında görülen bir kısım ma’nevî işaretler birer şahit olarak gösterilmektedir. Bununla beraber aleyhinde söz söyliyenler, kitaplarını birer bid’at mecmuası sayarak ihrak ve imhasına çalışanlar da bulunmuştur. Hattâ bu mu’terizler arasında pek büyük, muhterem âlimler de vardır. Kaadî-Iyâz, Ebû Abdillâh el-Mâzerî, Ebü’l-Velîd et-Turtûşî, Zehebî gibi zevat bu cümledendir.

Ebü’l-Ferec el-Cevzî diyor ki : “İhyâ’nın galatlarını toplayarak yaz­dığım bir kitaba adını verdim,”

Mağrib âlimlerinden bir zât da nâmiyle bir kitap yazmış ise de bilâhara gördüğü korkunç bir vakıa üzerine Gazâlî hakkında kanâatini tashih etmiştir.

İbn-i Teymiyye de Gazâlî hakkında bâzı tenkitlerde bulunmuştur. Fakat Gazâlî’ye isnâd edilen bâzı yazıların Gazâlî’ye âit olmadığını söyle­yerek onu müdafaaya da çalışmıştır.

Şimdi bu i’tirazların başhcalarını cevaplariyle beraber hulâsatan tah­lîl ve tavzîh edelim:

1- Gazâlî nahiv i’tibâriyle Arap lisânına hâkim değildir, söylerken bâzı lâhinlerde bulunur, sözlerinde bâzı ı’rab hatâları görülürdü.

C: Bu i’tirâz, Gazâlî’nin ilim sahasındaki iktidarını tenkîs edemez. Kendisi esasen evlâd-ı Araptan değildir, hayâtım da bütün lisaniyata tahsîs etmemiştir. Hattâ kendisi pek munsıf bir zât olduğundan dermiş ki : “Ben nahiv ilmi ile ihtiyaçtan fazla meşgul olmadım, bu cihetle yazılarım­da bir nahiv hatâsı görürseniz ıslah edebilirsiniz?” Fakat bu, bence bü­yük bir tevazu’ eseridir, yoksa Gazâlî pek fasîh, belîğ, Arap lisânına vâkıf bir zâttır. Öyle güzel ibareleri, beliğ hutbeleri, makaaleleri vardır ki, bunları birçok edipler, fasihler tanzîre zor muvaffak olabilirler, İhyâü’l-Ulûm’un her faslındaki parlak mukaddimeler, hutbeler buna şâhiddir.

2- İmam Gazâlî, Kimyâyı Saâdet’inde ve bâzı sûrelerin şerhi, bâzı meselelerin îzâhı hususunda şer’-i şerîfe muhalif görülecek birtakım yazı­lar yazmış, fikirlerde bulunmuştur. Bunlar Hüccetü’l-İslâm ünvanını hâiz bir zâtın kaleminden sudur etmemeli idi.

C : Bu i’tirâz üzerinde biraz tevakkuf etmek ister : Evvelâ şu mü­sellemdir ki, Peygamberlerden başka hiçbir kimse ma’sûm, hatâdan mah­fuz değildir, bu i’tibârla Gazâlî de bâzı hatâlara ma’ruz kalmış olabilir. Dînî esaslara muhalif olan sözler her hangi kalemden sudur etmiş olursa olsun redde mahkûmdur. Hele müslümanların arasında büyük tanınmış, kitapları umûmun istifâdesi sahasına vazedilmiş olan zevat; fikirlerinde daha ziyâde mütebassır bulunmalı, cumhûr-ı Müslimînce kabul edilmiş esaslara münâfî görülecek tarzda yazılar yazmamalıdır. Fakat her fikri, her yazıyı dînî esaslara muhalif zannederek sahibinin aleyhine yürümek de dâima doğru olamaz. Bu gibi fikirlerin, yazıların dînî esaslara muha­lif olmadığı güzel bir tetkik ve tevcih neticesinde tebeyyün edebilir. Bâhusûs faziletiyle, diyânetiyle tanınmış zevatın lehine binlerce fikirleri, yazıları şehâdet edip dururken hemen birkaç fikirlerine, yazılarına baka­rak aleyhinde bulunmak muhataralı bir harekettir. Bir söz, te’vil ve tev­cihi kaabil oldukça kaalinin aleyhine hüccet ittihâz edilemez. İşte Gazâ­lî’nin bir takım fikirleri, sözleri de bu kabilden bulunmaktadır.

3- Gazâlî, ilm-i kelâmda mütebahhir değildir. Hattâ kelâm ilmini tahsil etmeden evvel felsefe ile uğraşmış, felsefenin te’sîri altında kalmış, felsefenin verdiği cür’etle bâzı hakîkatlara hücum etmiştir. Çünkü bir feylesof, kendisini dinî hükümlere riâyet mecburiyetinde görmez, kendi­sini eimme-i dîne tâbi’ tutmaz.

C: Bu iddia da Gazâlî hakkında pek nâbecâdır. Gazâlî ilm-i kelâm­da mütebahhir olmayabilir. Gazâlî kelâm ilmine dâir mufassal eserler yazmamıştır. Fakat kelâm meselelerine dâir ve ehl-i Sünnet mezhebine muvafık öyle vâkıfâne yazılar yazmıştır ki, bunlar O büyük âlimin kelâm ilminde de ne kadar kudret sahibi olduğunu isbâta kifayet eder.

Gazâlî, kelâm ilmini felsefeden sonra okumamış, bilâkis kelâm ilmini tahsîl ettikten sonra felsefe ile meşgul olmuştur.Bunu bizzat Gazâlî adlı eserinde sarahaten bildiriyor.

4- Gazâlî’nin kitapları muvahhidîn ile felâsife, mütesavvife ve işârât ashabı meslekleri arasında mütereddit bulunuyor, kâh feylesofâne kâh mütesavvifâne fikirler dermeyân ediyor, bu bâbtaki hareketi, dînî esaslara tamamen tevâfuk etmemektedir.

C: Bu i’tirâz da ta’mîka muhtaçtır. Esasen İmam Gazâlî, birçok ilimler ile, fenler ile mücehhez bir âlimdir, gayesine hizmet için bâzan fel­sefeden, bâzan tasavvuftan vesâireden istifâde edebilir. Fakat O, dînî ilimlerde mütehassıs, metin bir diyanete sahip olduğundan onun felse­fî ve tasavvufî beyanâtı, dînî esaslara muvafık bir dâirede cereyan eder.

Acaba “muvahhidîn” ta’bîrin’den maksat nedir? Bununla Cenâb-i Hakk’ın Vahdâniyyetine kaail olan mü’minler kasdediliyorsa felâsife ile mütesavvifenin muvahhidîn üzerine atfedilmesi burada doğru olamıyacaktır. Çünkü bu atıf, mugayereti îcâbetmektedir. Halbuki felsefe ve ta­savvuf sâlikleri arasında da birçok müvahhit olanlar vardır. Ve eğer “muvahhidîn” ta’bîriyle ekserisi ilhak ve hulule mensup olan vahdet-i mutlakaya kaail olan kimseler kasdediliyorsa Gazâlî’nîn bunlar ile hiçbir alâkası yoktur, bilâkis bunlardan müteneffirdir, bu gibi vahdet-i mutlakaya kaail olanları tekfir etmiştir. Artık Gazâlî nasıl olur da bunların arasında mütereddit bir vaziyette bulunur?

5- İmam Gazâlî, İbn-i Sina’nın felsefesiyle iştigal etmiş, ona i’timat göstermiş, ondan mülhem olmuştur. Müellifi feylesof olan ve müte­addit risalelerden teşekkül eden “îhvânü’s-sâfa” mecmuasını da okumaya devam eylemiştir. Hâsılı felsefî fikirleri, dînî mes’elelere mezcetmeye ça­lışıyor, bu fikirleri tezyine uğraşıp duruyordu.

C : Bu i’tîraz da Gazâlî hakkında bir sû-i zan eseridir. Vâkıâ bu bü­yük mütefekkir, felsefe ile de uğraşmıştır, ve iştigali öyle İbn-i Rüşd’ün iddiası veçhile yalnız İbn-i Sina’nın felsefesine münhasır da değildir, daha eski felsefe mekteplerini de tetkik etmiş, bunların arasında hakîkata tekarrup i’tibâriyle farklar bulunduğunu tasrîh eylemiştir. Fakat Gazâlî, hiçbir vakit İbn-i Sina’dan ve saâir feylesoflardan ilham almamıştır. Bilâ­kis Feylesofların bir kısım yanlış i’tikatlarını eserlerinde ve bilhassa “Tehâfütü’l-felâsife”‘ sinde göstermiştir.

Maahâzâ bir fikir, felsefî olduğu için mutlaka fena olmak îcâb etmez, hakka tercemân olan birtakım felsefî mütâlâalar, kanâatler de buluna­bilir. Binâenaleyh bunların tahsîne şâyân olduğunu i’tirâf etmek, munsif, mütefekkir bir âlim için bir vazifedir, hadis-i şerifini de unutmamalıdır.

6- Gazâlî, mantığa büyük bir kıymet vermiş, mantıkta ihtisası olmayanın ilmine i’timâd edilemiyeceğini iddia etmiş, dînî ilimlere fel­sefeyi karıştırmıştır. Bu cihetle Gazâlî, İslâm âlimlerinin evvelki safvetini ihlâl etmiş oluyor.

C: Bu i’tiraz da Gazâlî’yi ve onun sözlerini iyice anlamamaktan neş’et etmiş olmalıdır. Gazâlî, zamanında, felsefe, Müslümanların arasın­da da intişâra başlamıştı. Felsefeye tehalük gösterenler çoğalmıştı. Fey­lesofların yaldızlı sözleri bâzı sâde dillerin gözlerini kamaştırıyor, kalp­lerini teshir edebiliyordu, artık mücâhit bir İslâm âlimi için bu felsefe cereyanlarını takip etmek, feylesofların ratb ve yâbis sözlerinin kıymetini meydana çıkarmak mühim bir vazife teşkil ediyordu. Hasma karşı hasmın silâhiyle mukaabelede bulunmak ihtiyâcını hisseden Gazâlî, mücâhedelerinde muvaffak olmak için felsefe tetebbüâtına başlamış ve fey­lesofların müddeâlarını isbât için müracâat ettikleri mantık kavâidinden de istifâdeye lüzum görmüştür. Gazâlî, bu tetebbuât, bu istifâde sayesin­dedir ki, feylesofların sözlerindeki birçok çürük noktaları keşfedebilmiş, onların iddialarını ilmî usuller dâiresinde reddederek kendi gayesine hiz­mete muvaffak olmuştur.

7- Gazâlî, tasavvuf hususunda “Ebû Hayyân et-Tevhîdînin kitap­larını me’haz ettihâz etmiş, kendisi Sofiyyeden olmadığı halde tasavvuf­tan dem vurmuştur. Aslen Şîraz’lı veya Nîsâbur’lu bulunan Ebû Hayyân ise fena şöhret kazanmış bir şahıstır, Zehebî’nin beyânına göre adüvvu’llahdır, sû-i akîde sahibi bir yalancıdır. Ebü’l-Ferec bin Cevzî’nin Târih’indeki beyânına göre de zenâdıkadandır, sû-i i’tikaadını gizlediği ci­hetle de zındıkların en şedididir.

C: Bu i’tiraz da yerinde değildir. Bir kere Ebû Hayyân’ın bu ka­dar fena bir şahıs olduğu herkesçe müsellem değildir. Dörtyüz târihinde berhayat olduğu anlaşılan Ebû Hayyân, Tâcüddîn-i Sübkî’nin ifâdesine nazaran fakîh, mütekellim, müverrih bir kimsedir, lûgatta, tasavvufta imamdır, El-Besâir, El-İşârât gibi birtakım musannefâti vardır.

İbn-i Neceâr da diyor ki : “Ebû Hayyân Tevhîdî, fakir, sâbir, mütedeyyin, sahih i’tikatlı, basâir gibi güzel müellefât sahibi bir zâttır.

Sonra “İmam Gazâlî ahlâk ve tasavvufa dâir kitaplarında Ebû Hay­yân’ın eserlerini me’haz ittihâz etmiştir.” denilmesi de doğru değildir. Ga­zâlî, Ebû Tâlib-i Mekkî’nin Kuutü’l-kulûb’unu, üstâz Ebü’l-Kaasım Kuşeyrî’nin “Kitâbü’r-risâle”sini, Hâris-i Muhâsibî’nin kitaplarını me’haz ittihâz etmiş, Cüneyd, Şiblî, Ebû Yezîd-i Bistâmî, Alî Alâî gibi ekâbirin makaalelerinden müstefîd olmuş, bunlardan başka da kendi ilim ve irfa­nına istinatta bulunmuştur.

Gazâlî’nin Sofiyyeden olmadığını iddia ise güneşin ziyadan mahrum olduğunu iddia etmek kadar gariptir. Mutasavvıfların en büyüklerinden olan Şeyh Muhyyiddîn-i Arabî bile: “Gazâlî tarik ehlinin reislerindendir.” diyor ve Gazâli’nin İhyâü’l-ulûm’unu Mescid-i Haram’da Kâ’be-i Mükerreme muvacehesinde okumuş olduğunu haber veriyor.

8- Gazâlî akıl ve fehmi ile ilimdeki mümâresesiyle temayüz etmiş bir âlim idi, fakat bilâhara şeytanın vesvesesine kapılarak ilmi de, ilim ehlini de bırakmış, tedris vazifesine nihayet vermiş, feylesofların fikirle­rine, Hallâc’ın remizlerine tercemân olmuş, bâtınîlerin sözlerini îzâha çalışmış, kitaplarını mütesavviflerin sözleriyle doldurmuş, fukahâya, mütekellimîne ta’n ve teşnî’de bulunmuştur.

C: İşte bunlar da tetkik ve tahlile muhtaç birtakım isnadlar. Filvaki’ Gazâlî büyük bir âlim, pek kıymetli bir müderris idi, senelerce ilim neş­rine devam etmiş, binlerce dimağları tenvire muvaffak olmuştur. Fakat muahharan şeytanın vesvesesine değil, Râhmân’ın ilhamına mazhar ola­rak bir müddet de kendi ruhunu tasfiyeye, kendi ebedî istikbâlini te’mîne çalışmış, müstait olduğu ma’neyî kemâlâtı elde ettikten sonra yine eski hayâta dönmüş, hem ilim ve ve kemal taliplerine, hem de tarikat sâliklerine daha mükemmel, daha nâfi’ bir tarzda hizmet etmiştir.

Gazâlî, muhitinde mütekellimler, feylesoflar, bâtınîler, mütesavvifler nâmiyle dört zümre bulmuştu ki, bunlardan her biri kendi mesleğinin hakkıyyetini iddia edip duruyordu. Gazali, evvelâ kelâm ilmiyle iştigal etmiş, Mütekellimlerin istidlal yoliyle hakikatten haberdâr olduklarına kaani’ olmuştur, kendisi de bu tarîka sâlik idi, fakat istidlal tarikiyle olan yakînini, keşif ve müşahede mertebesine yükseltmek istiyordu.

Sonra feylesofların tarîkini tetkike başlamış, hiç kimseden ders al­maksızın kendi kendine iki sene kadar felsefe ile tevaggul etmiş, netice­sinde feylesofların hak ve hakikati taharri hususunda birçok hatâlara mâruz kaldıklarını görmüştür.

Bir aralık da bâtınîlerin iddialarını tetkike başlamış, “İnsanlara hak ve hakikatin inkişâfı ancak ma’sum bir mürşidin ta’lîmi sayesinde kaabil olur” iddiasında bulunan bu fırkanın bu husustaki delillerini tavzih ve tahlil ettikten sonra bunları tenkîd etmiş, bunların nekadar vâhî, mülhidâne bir maksada müstenit olduğunu meydana çıkarmıştır.

İmam Gazâlî, daha sonra Sofiyye tarıkına nazarlarını tevcih etmiş, bir tereddüt devresi geçirdikten sonra Sofiyye tarîkına sülük etmiş, bu tarîkin ehline mukaarin olmuş, artık aradığı keşif ve müşahede gayesine bu sayede nail olabilmiştir.

Demek oluyor ki Gazâlî, Hakk’a vusul için kudsî bir maksat ta’kîb etmiş, kelâm ilmiyle tasavvufu Hakk’a hadim bulmuş, bunlara muhalif olan tariklerin butlanını teşhire çalışmıştır. Artık Gazâlî’nin mütekellimîne, fukahâya ta’n ve teşnî’de bulunduğu nasıl iddia edilebilir ki, ken­disi de O zümrenin en mümtaz bir mümessilidir.

İmam Gazâlî, İhyâda görüldüğü veçhile yalnız maddî bir menfaat mülâhazasiyle fıkıh, kelâm tahsil edenlere ta’n ediyor, İslâm yurdunun her tarafında tababet gibi lüzumlu ilimler, zımmîler elinde kalmış oldu­ğundan, bir kısım Müslümanların ise yalnız hâkim olmak, mansıp sahibi bulunmak hevesiyle İslâm hukukunu teşkîl eden fıkha inhimak göster­diklerinden şikâyette bulunuyor.

Filhakika bu şikâyet doğrudur, dînî ilimler kudsiyyetinden dolayı müstakiller birer gaye teşkil etmelidir, bunların tahsili yalnız maddî men­faatler mülâhazasına mübtenî olmamalıdır ve Müslümanlar için lâzım ge­len sair ilimleri de tahsile gayret edip yalnız bir iki ilim ile iktifa etmemelidir.

Gazâlî, böyle yalnız maddî bir menfaat düşüncesiyle ilim tahsil eden­lerden şikâyet ettiği gibi Sofiyyeyi taklîd eden, kendilerini halka satmaya çalışan birtakım tarikat düşkünlerinden de şikâyette bulunmuştur.

9- Gazâlî, diyor ki : “Bildiğimiz bâzı şeyler vardır ki bunlar kitap­lara tevdi’ edilemez, bâzı bu kabil ma’lûmat vardır ki’bunları İşâaya mesağ yoktur, bunlar ehlince ma’lûm hakîkatlardır”

Acaba işâasına mesâğ olmayan bu şeyler hak mıdır, bâtıl mıdır? Eğer bâtıl şeyler ise doğrudur, bunlar kitaplara tevdî edilemez ve eğer hak iseler, ki Gazâlî’nin maksadı budur, bunlar neden kitaplara tevdî edilemesin? Bunlar anlaşılması müşkil şeyler ise izah edilmelerine ne mâni’ vardır?

C : Bu i’tiraz da pek varit değildir. İşâa edilmesine mesağ olmayan mes’elelerle işâasında mahzur bulunmayan mes’eleler arasında esasen bir tehâlüf ve tebâyün mevcut olduğuna Gazâlî asla kaani’ değildir. Bütün dînî ahkâm ve maârif, biribirini mütemmim, aynı menba’dan müstenbat, aynı hakikati mutazammındır. Zahire muhalif olan bir bâtın, nazar-ı ha­kikatte bâtıldır. Şu kadar var ki, bir kısım maârif vardır ki bilinmesi her fert için îcâbetmez ve bunların künhüne her fert vâkıf olamaz, bunlar dakik mes’elelerden bulunduğu cihetle bunların işâa edilmesi bâzı yanlış telâkkilere,  tefsirlere sebebiyet verebilir. Binâenaleyh bunların işâası doğru olamaz.

Netekim bâzı muâlecâta, tıbbî mesâile müteallik şeyler de açıkça ya­zılıp herkesin istifâdesine arzedilmez. Çünkü tıp fennine müntesip olma­yanların bir yanlışça tatbik ve isti’mâl ederek hayatî bir tehlikeye uğra­malarından korkulur. Bu gibi şeylere esrâr-ı ilim, esrâr-ı san’at denil­mektedir.

İşte bâzı dînî hakikatler de böyledir, maamâfih bunların bir kısmını hakkiyle ifâde ve îzah edecek ta’bîrât dahi bulunamıyacağından bunlar bi’z-zarûre kitaplara tevdî’ edilemez. Bunlar hâl ehline âit, zevk ile bilinir hakîkatlardır.

Sahîh-i Buhârî’de Hazret-i Alî’den şöyle rivayet olunuyor :

Halka bildikleri, anlayabilecekleri şeyler île söz söyleyiniz, Allâhu Teâlâ ile Resulünün tekzîb edilmesini arzu eder misiniz?”

Filvaki’ nâsa anlayamayacakları, zevkine varamıyacakları birtakım şeyler söylenirse hayrette kalırlar veya inkâr ederek büyük bir tehlikeye düşerler.

10- Gazâlî, kitapları birçok vâhî, mevzu’ hadîsler ile doldurmuştur, îhyâ’daki hadîslerin bir kısmı bu kabildendir. Müteverri’ bir zât, kendin­ce sabit olmadıkça; “İmâm Mâlik şöyle dedi, İmâm Şafiî böyle söyledi” diyemez. Artık nasıl olur da Resûl-i Ekrem’den sabit olmayan sözler, hadîs nâmiyle Nebiyy-i zîşân’a isnâd edilerek denilebilir.

C : Bu i’tirâza da şöyle cevap verilebilir. Vakıa İhyâ’da vesâir bâzı kitaplarda böyle bir kısım hadîsler vardır. Evlâ olan bunların hadîs ola­rak zikredilmemesidir. Şu kadar var ki, bunlar ahkâma değil, yalnız fazâile, tergîb ve terhîbe müteallik sözler olduğundan bunların hadîs nâ­miyle zikredilmesinde ötedenberi müsamaha gösterilmiştir.

Maahâzâ İmâm Gazâlî hadîs ilminde büyük bir ihata sahibi değildir. Kendisinden yalnız bir hadîs-i şerif rivayet edilmiştir. Son zamanlarında hadîs ile tevaggula başlamış ise de ömrü vefa etmemiş, hadîs ilminde tekemmül edememiştir. Kitaplarındaki hadîsleri kendisinden evvelki ule­mânın, Sofiyyenin kitaplarından alarak nakletmiştir. İhtimal ki bunların sıhhatine kaail olmuş, bunları bir hüsn-i zanna binâen iktibas etmiştir. Yoksa kitaplarını vâhî, mevzu’ hadîsler ile doldurmak istememiştir.

Şunu da ilâve âdelim ki : İhyâ’daki hadîslerin birçoğu bilâhara bâzı âlimler tarafından hadîs ilmine tevfikan tahrîc edilmiştir. (806) târihin­de vefat eden Zeynüddîn el-Irâkî bu bâbda iki cilt kitap yazmıştır. Tahrîc edilmiyen, isnatsiz kalan, yâni râvîleri teayyün etmiyen hadîsler ise mah­duttur. Nitekim Tâcüddîn-i Sübki bunları Tabakaat’ında tesbît etmiş bulu­nuyor. Maamafih bu isnatsız kalan hadîslerin birçoğu da sahîh hadîslere maâlen mutabıktır.

Gazâlî merhum, daha hayatta iken İhya hakkındaki bâzı i’tirazlara muttali’ olmuş, bunlara adındaki bir eseriyle cevap vermiştir. Bu eser, Zebîdî’nin ünvanlı kitabının hamişinde tab’ edilmiştir.

11- Gazâlî, İmâm-ı A’zam gibi ekâbir-i müctehidin hakkında tenkîdimsi sözler söylemiş, haddini tecâvüz eylemiştir.

C: Filvaki’ Gazâlî böyle bâzı tenkitlerde bulunmuş, bu hareketinin cezasını da görerek kendi bâzı mezhebdaşları tarafından zendeka ile itham edilmiş, hemen hemen katli cihetine gidilmek istenilmiştir. Bereket versin ki yine Hanefî ulemâsından bâzı zevat imdadına yetişmiş, Horasan Valisi olan Emir Sencer Selçukî’ye müracaat ederek tahlîsini te’mîn eylemistir. Fakat bu hareket Gazâlî’nin şebabeti zamanına müsadiftir. Bilâ­hara tevbe etmiş, İmâm-ı A’zam hakkındaki hüsn-i re’yini İhyâü’1-ulûm’da göstermiştir. Artık böyle terk edilmiş bir kanâaatten dolayı âlim bir zât muaheze edilemez.

12- İmâm Gazâlî demiştir. Bu söz, Allâhu Teâlâ’ya aciz isnadını işrab edeceğinden doğru değildir.

C: Bu i’tiraz da îzâha muhtaçtır. Filvaki’ bu sözden ilk nazarda böyle bir isnat münfehim olabilir. Ve bu söz Cenâb-ı Allah’ın fail bi’l-ihtiyar değil, fâil bi’1-îcâb olduğunu îhâm eder. Halbuki, Allâhu Teâlâ’nın kudreti gayri mütenâhîdir. Kendisi de fail bi’1-ihtiyardır, kendi kudret |ve ihtiyariyle bu bedî’ âlemi yarattığı gibi daha nice bedîs âlemleri de ya­ratabilir, O’nun gayri mütenâhî olan kudretini hiçbir şey tahdîd edemez.

Bu hakikate şüphe yok ki Gazâlî de mu’teriz kadar, belki ondan daha ziyâde vâkıftır. O halde bu sözden maksat ne olabilir?

Bir kerre şunu arzedelim ki, mümkün olmayan bir şeyin vücûda gelemiyeceğini söylemek Cenâb-ı Hakk’a aciz isnadını işrâb etmez. İşte Gazâlî de böyle söylüyor, “Bu kâinattan daha bedl’ bir şey imkân dâiresinde mevcut değildir.” diyor, Mümkün olmayan şey ise bi’z-zarûre vücûde ge­lemez, çünkü Kudret-i İlâhiyyenin taallûkuna müstaid değildir.İki nakîzın içtimâi gibi. Binâenaleyh böyle mümkün olmayan bir şeyin vücûda gelememesinden acz-i İlâhî lâzım gelmez. Ancak bu kâinat hakkında böyle bir iddia doğru mudur? Yâni hakîkaten bu mükevvenattan daha bedî’ bir âlem, imkân dâiresinden hâriç midir? Bunu halletmek îcâb eder. Ebû Bekr el-Arabî vesaire bunun imkânına kaaildirler. Diğer bâzı zevat da adem-i imkânına k’aail bulunuyorlar.

Ezcümle bu hususta Şeyh Muhyiddîn-i Arabî Fütûhât’ında diyor ki : “Burada yalnız iki mertebe vardır : Kıdem mertebesi, hudus mertebesi, birinci mertebe Hak Teâlâ’ya mahsustur,ikinci mertebe de halka aittir. Artık Cenâb-ı Allah ne yaratacak olsa hudus mertebesinden çıkamaz. Hallâk-ı Kerîm, kendisine müsâvî bir kadîm yaratamaz mı da denilemez, çünkü bu gaye-i muhalde bir sözdür.” Yâni bir şey hem yaratılsın, hem de Yaradan’a müsâvî bir kadîm olsun, buna imkân mutasavver değildir.

Gazalî’nin bu sözünü Abdii’l-Kerîm Cîlî de şöyle tevcih ediyor : “Vü­cuda gelen her şey hakkında Allâhu Teâlâ’nın kadîm olan ilmi sebketmiştir, artık o şey İlm-i İlâhî’deki mertebesinden ne yükselebilir, ne de alçalabilir.”

Binâenaleyh bu nıükevvenât hakkında da Allahu Teâlâ’nın ezelî ilmi taallûk etmiş olduğundan bunlar da bulundukları  halden daha bedî’, veya daha vadi’ olamaz.

Bu hususta Şeyh Şâzilî de şöyle demiştir : “Bizim aklımızın hükmüne nazaran bu âlemden hikmetçe daha bedî’ bir şey imkânda mevcut değildir. Allâhu Teâlâ’nın kendi ilmiyle istîsâr ve ihtiyar ettiği şey ise bunun hîlâfınadır.”

Demek ki bu âlemden daha bedî’ bir âlemin vücûduna Allahu Teâlâ’nın ilim ve irâdesi taallûk etmiş olsa öyle bedî’ bir âlem de vücuda gelebilir.

Bu tevcihlerden hiçbiri büyük bir kuvve-i mantıkıyyeyi hâiz de­ğildir. Bunlara karşı da lâzım gelen cevaplar verilmiştir. Maahâzâ daha başka tevcihler de vardır. İbrîz’e müracaat!..

Velhâsıl böyle te’vil ve tevcihi kaabil bir sözden dolayı o koca müte­fekkir Gazâlî’ye i’tirâzına mahal yoktur.

13- Gazâlî, dînî esaslara bağlanmış, felsefenin aleyhinde buluna­rak Yunan felsefesinin İslâm muhitinde inkişâfına mâni’ olmuş, İslâm âleminin asırlarca terakkiden mahrumiyetine sebebiyet vermiştir.

C: Son zamanlarda bâzı kimselerin dermeyân ettikleri bu i’tiraz da pek vahidir. Bir kerre şüphe yok ki Gazâlî de bizzat felsefe ile uğraşmış, felsefenin hakîkî cephesini göstermeye çalışmış, feylesofların hakikate tevâfuk etmiyen bâzı nazariyelerini tenkit etmiş, muhtelif felsefî meslek­ler arasındaki tezatları meydana çıkarmıştır ki, bu mesâi tarzı da ayrıca bir felsefe meslekî demektir.

Sonra felsefeden ne kastediliyor? Vaktiyle riyâzî, tabiî, tıbbî ilimler de bütün felsefeye dâir sayılıyordu. Bilâhara bunlar birer müstakil ilim hâlinde bulunmuş, felsefe ise sırf mükevvenattan, mücerredâttan, kâinatın ilel-i evveliyesinden umumî surette bahse mahsus bir tetkik ve tefahhus, bîr nazariyecilik tarîki olarak kabul edilmiştir.

Gazâlî’ye gelince: Bu zât, hiçbir vakit riyâzî, tabiî, tıbbî ilimlerin aleyhinde bulunmamış, bilâkis bunları tahsile teşvîk etmiş, hattâ Müslü­manların tıb gibi nâfi’ ilimler ile uğraşmadıklarından yana yakıla şikâyet­te bulunmuştur.

Mücerret nazariyattan ibaret olan, hakikate tevâfuk etmiyen, İslâmî esaslara aykırı gelen birtakım felsefî fikirlere, akidelere muhalefet etme­si ise neden İslâm terakkiyâtını sekteye uğratmış olsun? Bu kabil bir Yunan felsefesi asıl zuhur ettiği kendi muhitinin hayâtını, terakkiyâtını idâmeye hizmet edememiş olduğu halde İslâm âleminin hayâtına, terakkiyâtına mı hizmet edecek idi!.

Târih gösteriyor ki, Yunan felsefesi İslâm âleminde intişâra başla­madan evvel Müslümanlar sırf Kur’an’dan, Hadis’ten aldıkları bir ilham sayesinde büyük bir faaliyet ve cevvâliyet göstermiş, terakkiden terakki­ye mazhar olmuş, varlıklarını parlak bir surette tevsîa muvaffak bulun­muşlardı. Vaktâ ki Yunan felsefesi İslâm muhitinde intişâra başladı, fikir­lerde zahiren bir inkişaf yüz gösterir gibi oldu, fakat hakîkat-ı halde İslâm alemindeki eski kuvvet ve faaliyet zevale yüz tuttu, nâfi’ bir cev­vâliyet yerine bir zevk ve sefâhet hayâtı kaaim oldu, akideler gevşedi, ihtilâf çoğaldı, İslâm rabıtası çözülmeye başladı.

Binâenaleyh Gazâlî, eserleriyle İslâm faaliyetini, terakkiyâtını sek­teye uğratmamıştır. Belki bu faaliyeti, bu terakki hayâtını felce uğratan kuru bir felsefe dedi-kodusu yerine hakîkî, feyizli bir İslâm hikmetinin ikaame edilmesini tavsiye etmiş, kendisi de böyle bir hikmetin tecellîsine hizmette bulunmuştur.

 

Gazâli’nin Tefsirdeki Mesleği:

 

İmam Gazâlî, her ilimde olduğu gibi tefsir ilminde de bir üstazdır. Bu ilme dâir de eserler yazmıştır. Hattâ nâmındaki tefsiri 40 cüz’ veya 10 cilttir. Bu tefsiri İstanbul kütüphanelerinde çok aradım, nihayet Eyüp Sultan’da Bahriye Nâzın Hasan Paşa Kütüphanesin­de (54) numarada mukayyet bir cildini buldum. Bu cilt, Sûre-i Mülk’ten âhir-i Kur’ân’a kadar olup (430) sahifeden müteşekkil bulunmuştur. (811) târihinde yazılmış, Gazâlî’nin olduğu üzerinde   yazılı,   üslûbundan da anlaşılıyor.

Bu tefsir oldukça münakkah ve toplu bir surette yazılmıştır. Evvelâ âyetler tahlil ve tefsir olunuyor, Mücâhit’ten, Nesefî’den, Tüsterî’den vesâireden bâzı şeyler naklediliyor. Sonra bâzı âyât-ı celîlenin tefsiri sıra­sında adetâ İhyâü’l-ulûm’da olduğu gibi züht ü takvaya vesaire dâir sahifelerce ma’lûmat veriliyor.

Bu ciltte âyet-i kerîmesi Ebû Katâde’den mervî bir hadîs-i şerife mebnî diye tefsir olunuyor. Sonra da şu hadîs-i şerif rivayet ediliyor :

Bir de Sûre-i Yûsuf Tefsirine dâir Bombay’da tab’ edilmiş olan nâmındaki kitap,Gazâlî’ye nisbet edil­miştir. Bu tefsir de aşk ve mahabbetin yüksek mâhiyetine dâir arifane sözleri, hakimane hikâyeleri, mütasavvifâne beyitleri, nükteleri ihtiva et­mektedir. Ezcümle mukaddimesinde şöyle deniliyor : “Biliniz ki Allâhu Teâlâ mahabbeti, mümkinâtın zuhuruna; illet ve meveddeti mevcudatın sürûruna sebep kılmıştır. Çünkü Allâhu Teâlâ Kelimât-ı Kudsiyyesinde buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mahbûb” dur.

Yine bu tefsirde şu mealde bir hikâye vardır : Hazret-i Yûsuf bir gün başını babası Hazret-i Yâküb’un dizine koyarak uyumaya dalmıştı. Anın lâtif çehresine bakan Hazret-i Yâkup, âcabâ bu yüz mü güzel, yoksa ay ile güneş mi diye düşünüyordu. Derken Hazret-i Yûsuf uyanıp ay ile güneşi rü’yâda kendisine secde eder bir halde gördüğünü haber vermiş­tir.

Hazret-i Yûsuf demiş oluyor ki: Şems ile Kamer iki cemattır, ben ise Hallâk-ı Kerîm’in sun’u olan bir zî-hayâtım. Binâenaleyh ben onlardan daha güzelim, buna şahit te bunların bana secde eder bir halde görül­müş olmalarıdır.

İlâveten de deniliyor ki: Gündüzün görülen rü’yâlar sahîh olmaz de­nilmesi galattır. Çünkü Hazret-i Yûsuf da, Katayfur da rü’yâlarını gün­düzün görmüşlerdir ki bunlar birer sahîh rü’yâ idi.

Bu tefsirde şöyle bir kıt’a da vardır. Nâmındaki bu lâtif kitap, bir tefsir olmaktan ziyâde bir ibret, bir mev’ıza’, bir tasavvuf mecmuası demektir.

Müellefatı: Ayet-i celîlesi hakkında tetkîkaatı muhtevidir ve sâire. ünvanlı kitap Gazâlî nâmına tab’edilmiş ise de onun değildir. Bu kitap li-maksadin Gazâlî’ye nisbet edilmiştir. Bu ki­tap sahibi kıdem-i âleme kaaildir. Gazâlî ise kıdem-i âleme kaail olanları tekfir etmektedir. Tehâfüt-i felâsife’si buna şahittir. (750) târihinde ve­fat etmiş olan Ebû Bekr Muhammed bin Abdillâh el-Mâlikî bu kitap hak­kında bir reddiye yazmıştır.

KAYNAK: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi

Yorumlar kapalı.