İbn Haldun’un Mukaddime eseri hakkında bilgi

kihaes 03/12/2014 0

İbn Haldun’un Mukaddime eseri hakkında bilgi: İbni Haldun dendiğinde ilk akla gelen hiç şüphesiz Mukaddime isimli eseridir. Biraz ilgili olanlar bedevilik, hadarilik ve umran kavramlarını duymuştur. Üzerine pek çok eser kaleme alınmış, makale yazılmış bir konuyu birkaç kaynaktan alınan bilgilerle izah etmeye çalışacağız. Sitemiz, www.kimdirhayatieserleri.com tarafından hazırlanan bu makalenin ilgilileri aydınlatacağı umudunu taşıyoruz.

İlk ziyaret edeceğimiz kaynak Ali BULAÇ’ın ‘Tarih, Toplum ve Gelenek’ isimli eseridir;

İBN HALDUN’A GÖRE MEDENİYET

Başından beri üzerinde durduğumuz medine kelimesi, îbn Haldun’un Mukaddime ‘sinde önemli bir yer tutar; ama kelime kendisinden ibarettir; İbn Haldun bunu sözlük anlamından koparıp “medeniyet” şeklinde kavramsallaştırmaz. Çünkü o, kendince başka önemli bir kavram geliştirmiştir: Ümran.

1-        Bedevîlik: İbn Haldun’a göre, şehir dışında yaşayan kü­çüklü-büyüklü insan topluluklarına “bedevî” denir.

Bedevîlikte, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, aşiret ve kabile ilişkisi önemli bir yer tutar. İbn Haldun, buna büyük bir önem vererek, hatta sosyal gelişimin, yerleşik hayata geçişin muharrik gücü, belir­leyici faktörü görerek “asabiye” adını verir. Asabiyet, Kur’an’da geçen bir kavram olarak, birbiriyle iyice kenetlen­miş, aralarında ortak sorumlulukları ve yükümlülükleri pay­laşmayı kabul etmiş insanların tutumu; ortak ve güçlü duygu, işbirliği demektir. Kısaca asabiyet’e ortak duygu ve bağ adı verilebilir. Kelime, kök olarak kan bağlarını, ortak hısımlık ilişkilerini -ki biz bunu aşiret birimi için geçerli saymıştık— ifade etmekle birlikte gerçekte kan bağları ve ortak hısımlılığın dışında da ortak duyguların, bağların ideallerin ve işbirli­ğinin de ifadesidir.

2-        Hadarilik: Kısaca yerleşik hayata geçiştir. Bir anlamda medenî hayattır. Ancak bedevîlikten gelen temel özellikler ve bilhassa asabi­yet gücü devam etmektedir. Bir dö­nem sonra yöneticiler, başka devletlerin yöneticilerini örnek almaya başlar, onları taklid ederler. İsraf, rahat ve konfor içinde yaşama masrafları arttırır, bu da toplanan vergilerin daha da arttırılmasına yol açar. Asabiyet bu süreç içinde gi­derek zayıfladığı için korunma duygusu korkuyla güçlenir, yö­netimi sertleştirir. Bu gidişin kaçınılmaz sonu çöküştür.

3-        Ümran: “Ömür” ve “İmar” ile aynı kökten olan “üm­ran”, İbn Haldun’un kavramsal çerçevesinde önemli bir yer tutar. Bu kelimeyi gerek dilimizde, gerekse Batı dillerinde karşılayacak başka bir kelime yoktur. Bir bakıma, bedevî/göçebe olsun, hadarî/medenî olsun bütün insan topluluklarını tarihsel bir boyut içinde kavramaktadır, ümran, bir yönüyle bugünün medeniyet/kültür anlamlarını kapsadığı gibi, beşerî hayatın kendisini de kapsamaktadır. Buna göre, bir toplulu­ğun Umran’a sahip olabilmesi için ille de yerleşik-şehir haya­tını yaşaması gerekmez; çünkü İbn Haldun’a göre hem bâdiyede yaşayan bedevîlerin, hem şehir hayatı yaşayan yerleşik hadarîlerin ümranı vardır. Topluluğun çevresini imar etmeye kalkışması, tabiatı kendi çıkarına ve zekvine, estetik anlayı­şına göre düzenlemesi, topluluk içinde var olan gelenekler, örf ve âdetler, hatta belli duyuş ve düşünüş şekilleri ümran genel kavramını oluştururlar.

Bu aşamada “ümran” ile “medeniyet” arasında bir karşılaş­tırma yapacak olursak, “umran”ın gerek anlam ve gerekse kapsam bakımından “medeniyet”ten daha geniş ve kucakla­yıcı olduğunu görüyoruz. Daha önce söylediğimiz gibi “medi­ne” kelimesini ibn Haldun yakından tanımakta ve sık sık kullanmaktadır. Ama medine, yapısı bakımından yalnızca yerleşik-şehir hayatını ifade ettiği için İbn Haldun’a bir bakı­ma kısır ve yetersiz görünmektedir. Belki o, daha işin başlan­gıç safhasında, bugünün önemli sorunu olan “kültür-medeniyet” karışıklığını gidermek düşüncesiyle daha kapsamlı ve her iki olguyu da içine alabilen “ümran” kavramını geliştirmiştir. Buna göre, medeniyet, yalnız yerleşik-şehir hayatının maddî ve sosyal yapısını ifade ederken, bedevî/göçebe hayatın mad­di, sosyal ve kültür hayatını ifade edecek bir kelime bulunmamaktadır. Oysa ümran, her iki maddi, sosyal ve fikrî-estetik hayatı ifadeye elverişli zengin ve kapsamlı bir kavramdır.

 

İkinci kaynağımız Cemil MERİÇ, Umrandan Uygarlığa isimli eserinde İbn-i HALDUN’la ilgili olarak aşağıdaki satırlara yer vermiştir;

Târih denilen muammânın iki anahtarı vardı İbn Haldun’a göre: Umrân ve asabiyet. Umrân, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimâî ve dinî düzen, âdetler ve inançlar. Umrân, târihi ve in­sanı bütün olarak ifâde eden bir kelime. Avrupa’nın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle kucaklayamadığı bir bütün, târihî inkişâfın muharrik kuvveti: asabiyet, yâni içtimâî tesânüd. Umrân, iki şekilde tezâhür eder: bâdiye hayâtı, şehir hayâtı. Bedevîlik umrânın ilk merhâlesi, kendi kendini aşacak olan bir merhâle. Haderiyetin de çeşitli merhâleleri var.

Umrân’ı «içtimâî hayât»la karşılayabiliriz, en ge­niş mânâda içtimâî hayât. İbn Haldun için temeddün’le umrân farklı. Temeddün: şehir medeniyeti. Umrân, hem bedevîliği hem haderîliği kucaklar: kül­tür ve medeniyet.

Kaynaklarından kopan bir intelijensiyanın ka­deri, bir mefhûm hercümerci içinde boğulmak. Ümrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İn­sanlığın tekâmül vetiresini (süreç) ifâde için kendimize lâyık bir kelime bulduk: Uygarlık. Mâzîsiz, mûsikîsiz bir hil­kat garibesi.

KAYNAKLAR:

ALİ BULAÇ, TARİH, TOPLUM VE GELENEK

CEMİL MERİÇ, UMRANDAN UYGARLIĞA

Yorumlar kapalı.