Eş-Şeyh Hud Bin Muhakkem El-Huvvâri ve “Tefsiru Kitâbillahi’l Aziz”

kihaes 04/26/2014 0

Eş-Şeyh Hud Bin Muhakkem El-Huvvâri ve “Tefsiru Kitâbillahi’l Aziz” : Sizlere tanıtmaya çalıştığım bu eser, islâm itikâdî mezhepleri içerisinde önemli rol oynayan Haricilerin İbâdiyye koluna mensup olan Hûti b. Muhakkem el-Huvvâri’nin tefsiridir. Eseri tahkik edip, notlar ilave ederek neşre hazırlayan Dr. Belhadi b. Sa’îd Şerîfî, Cezayir Üniversitesi İslâmî İlimler Enstitüsü öğretim üyesi olup, kendisi de bu mezhebin mensubudur.

Mukaddimede, besmele, hamdele ve salveden sonra, eş-Şeyh Hûd b. Muhakkem el-Huvvâri’nin bu tefsirinin 11 asır boyunca unutulmuş olduğu, onun, Cezayir’deki, Mizâb Vadisinde hususi kütüphanelerde müteferrik yazmalar halinde bulunduğu, hususi kütüphane sahiplerinin torunları tarafından bugüne kadar muhafaza edildiği söylenmektedir. Hatta bu tefsirin, yazma nüshalarının bazı kısımlarının Güney Cezayir’de Benû Yescûn’da, Garara’da ve Tunus’daki Cerbe adasında bulunduğu belirtilmektedir.

Eski İbâdî kaynaklar bu tefsirden çok kısa bir şekilde bahsederler ve üç hu­susta ittifak halindedirler.

1- Bu tefsirin sahibi Hûd b. Muhakkem el-Huvvârî’dir.

2- Siyer ve tarih kitapları müellifin ismini alimler tabakasının 6. sırasında zikretmektedirler. Bu 6. tabaka hicri 250-300 senelerini ihtiva eder.

3- Tefsirin  müellifi bugün Cezayir’in Cebel-i Avras bölgesinde  yaşayan Berberî Huvvâre kabilesine mensuptur.

Araştırıcı;

“Bu kitap, bizim indimizde tedvin döneminin i!k tefsirlerinden biri olup, bize ulaşan Cezayir’e ait en eski tefsirlerden addedilir.” dedikten sonra, bu tefsir hakkında nerelerde bilgi verildiğini ve günümüze kadar zikri geçen yerleri ve tefsirin müstensihleri hakkında bilgileri sunmaktadır. Ona göre İbâdiyye tarih ve siyercileri, Hûd b. Muhakkern’in hayatı ve eserleri hakkında geniş bügi vermemiş ve bu konudaki susuzluğu giderememişlerdir. Verdikleri haberler bir kaç satırdan ibaret olup, onlar da önemli olmayan şeylerdir.

Eseri tahkik eden, tefsir sahibi Hûd’un babası ve mensub olduğu kabilenin ismini tespit etmiş, çeşitli görüşler arasından onun isminin “Muhakkem el-Huvvâri” olduğuna işaret etmiştir. Bunun tespiti için, genel kaynaklar yanında mahalli kaynaklara da başvurmuştur.

Muhakkem el-Huvvârî, Cebel-i Avras’ta hayatı boyunca kadılık yapmış âlim bir kişidir. Bulunduğu yerin iküm şartlarının sertliği, onun kendine karşı itimadını artırmış ve dini seîâbetini kuvvetlendirmiş, daima hakkı aramayı şiddet­lendirmiştir. Şehir hayatı asla ona tesir edemedi. Kadılığının dışındaki hayatı nasıldı? Ne zaman nerede vefat etti? Kaynaklar bu konularda birşey ver­memektedirler. Tarih ve tabakât sahiplerine göre, o üçüncü asrın ilk yarısında İmam Eflah b. Abdilvahhâb (208-258/823-871) zamanında yaşamıştır. Eflah’tan önce veya ondan kısa bir müddet sonra vefat etmiş olabilir.

Müellifimiz, Hûd b. Muhakkem el-Huvvâri ise, Cebel-i Avras’ta verâ ve ittikâ sahibi kadı olan bir babanın velayatinde yetişti. Tam olarak doğduğu tarihi bi­lememekteyiz. Fakat hicri 3. asrın ilk veya ikinci yarısında doğmuş olduğunu tahmin edebiliriz. Küçük yaşta Kur’ân’ı hıfzetti ve ilk dini bilgilerini babasından aldı. Ders ve ilim meclislerine devam ederek ilmî ve fıkhî bilgilerini artırdı. Devamlı mescidlerde bulunur, fitne ve korkulu günlerde rahat çalışabilmek için mağaralara çekilirdi.

Araştırıcı, onun yaşantısı hakkında kaynaklarda tafsilat bulamadığını, ama ibâdî siyer kitaplarından okuduğu bazı şeylere itimad ederek, ona âit bazı tas­virler yapabileceğini söylemektedir. Şeyh talebeleri ile birlikte vadilerde, sayfi­yelerde dolaşır, bazen ağaçlar altında, bazen çadırlarda, bazen mağaralarda bazen de açıkta derslere gece gündüz devam ederdi. Buralarda hususi dersler ve umumi va’zlar verilirdi. Kitaplar yazılır, telifler istinsahlar, çeşitli ilim ve fenlerde münazaralar yapılırdı.

Böyle şartlar altında yetişen Hûd, genç yaştan itibaren beldesinde fetvalar vermeye başladı ve ilminin hemen hepsini Cebel-i Avras beldesinde aldı. Acaba Hûd ilim talebi için seyahat etti mi? sualini soran muhakkik, yine kendisi cevap vererek, bu mesele benim için uzak bir ihtimal değil demektedir. Bu devirde Afrika’da iki büyük merkez, dini ilimlerde ve maarifte şöhrete ulaşmıştı. Bunlardan biri el-Kayravan, diğeri de Tahert şehirleri idi. Hûd’un ilmi görüşleri ve intibaları, onun bu iki merkeze bağlılığını göstermektedir. Bu iki merkez, çeşitli dini mezhep ve taifelerden olan alimler ve ediplerin ilmî meclislerde yaptıkları münazaralarla, ilmî yaşantının en yüksek derecesine ulaşmıştı. Bazen bu münazaraların, mezhebî münakaşalara, fikrî kavgalara kadar dönüştüğü olurdu. Levvâb b. Sellâm b. Ömer Ellevâtî el-İbâdî’nin “Bed’ul-İslâm ve Şerâi’u’d-Dîn” adh eserinde (Bu eser 273/886 senelerinden biraz sonra yazıldı) “Ashabımızın (İbâdiyyenin) fakîh alim ve meşâyihleri Kayravan havalisindendir” demesi ve bunlardan 11 tanesini sayması, onların Kayravan şehri ve havalisinde oturduklarını söylemesi, bunlardan iki tanesinin de Huvvâra kabilesinden olduğunu zikretmesi bu işte el-Kayravan’ın önemini ortaya koyar. Bu eser, gerek III. asır hâdiselerine ışık tutan ve gerekse müellifimiz Hûd b. Muhakkem’in Kayravan’da ilim tahsil etmiş olabileceğini gösteren ilk tarih kitabı olarak tanımlanabilir.

Tahert ise, Rüstemiye (160-296/776-908) devleti zamanında ilmî hayatın parladığı ikinci bir merkez idi. Hususiyle Abdulvahhab, oğlu Eflah ve torunu Ebu’l-Yakzân zamanındaki ilmî hayatın durumu, bilhassa, Tahert’deki fıkhî ve fikrî mezheplerin ihtilaflarım ve aralarındaki hoşgörürlülüğü, İbnu’s-Sagîr bizlere sunmaktadır.

Cebel-i Avras bölgesinin doğusunda ve batısında bulunan bu iki ilim mer­kezini, müellifimiz Hûd, ilmini genişletmek, ders meclislerinde ve münazaralarda bulunmak ve oralarda bulunan âlimlerle görüşmek için ziyaret etmiş olabilir. Bu ziyaret kısa bir müddet bu iki merkezden birine de olabilir. Çünkü müellifimiz Hûd ilk vatanı Avras’a tecrübesi artmış, ilmi, ufukları sarmış olarak dönmüştü. Böylece Hûd, babasından almış olduğu ilmi ve ahlakıyla, âlimler arasında parlamış Avras’da oturmuş, ilim isteyenlerin dikkatini çekmiştir. Talebeleri onun ilminden ahlakından ve tecrübelerinden istifade ederken, diğer insanlar da onun tevcihlerinden, müşkilleri halletmesinden ve doğru yolu göstermesinden faydalanmışlardır.

el-Bedr eş-Şemmâhî, “Kitabu’s-Siyer” adlı eserinde, Hûd el-Huvvâri’yi şu özlü ifadelerle takdim eder: “… Hûd b. Muhakkem el-Huvvâri… İlimlerde en yüksek gayeye ulaşmış bir âlimdi. Daha önce geçenlerin usulüne göre i’rab ve nahiv yönlerinin müşkil noktalarını ele alan, Allah’ın kelamının tefsirini ihtiva eden maruf bir tefsirin sahibi idi.” Onun, Huvvâre kabilesi içindeki fazilet ve kıymetini, Azzâbe ve Mezzâte kabilelerindeki yüksek değerini gösteren kıssa­lara sık sık rastlanmaktadır.

Araştırıcı;

“Bütün bunlara rağman, onun beraber oturup ilim aldığı şeyhler kimlerdir? Babası el-Muhakkem’i istisna edecek olursak, hangi ilimleri kimlerden aldı ve kimleri yetiştirdi? Bu hususlarda elimizde hemen hemen hiç bilgi yok gibidir. Bugün elimizdeki kaynaklar, bunlara işaret etmemektedir. Tefsirinde de, bunlara işaret eden birşey bulamadım. Hûd’un ölüm senesi de hiçbir kaynakta hududlanmış bir şekilde mevcut değildir. Tarih ve siyerciler onu hicri 250-300 seneleri arasındaki 6 ncı tabakada göstermektedirler. Rüstemiye devleti de H. 296 da son bulduğuna göre Hûd’un H. 280’li yıllarda vefat ettiği tahmin olunur. İstifade ettiğim Ibâdî kaynaklarda da Hûd b. Muhakkem el-Huvvari’nin hayatı, ilmi şahsiyeti çok kısa bir şekilde ele alınmış ve bir tefsir sahibi oluduğu zikredilmiştir” demektedir.

Eseri tahkik eden Belhadi b. Sa’id Şerifî, bu tefsirin, Hûd b. Muhakkem’e aidiyetinin sahih olup olmadığı üzerinde de durmaktadır. Bu tefsirin telifinden bu güne kadar 11 asır geçmiş olmasına rağmen, onun bizlere nasıl ulaştığı husu­sunda birçok soru sorulabilir. Bunlara cevap olarak herşeyden evvel eş-Şeyh Hûd el-Huvvâri’nin muasırı olan iki tarihçiden sözetmek gerekir. Bunlar İbnu’s-Sagîr ve Levvâb b. Sellâm Ellevâti’dir. Bunların her ikisi de, bu tefsire işaret etmedikleri gibi, müellifinden de bahsetmemektedirler. Muhakkik, bu gafletin manası nedir? diye bir sua! sorduktan sonra, “İbn Sellam Ellevâti, Kuzey Afrika’nın güney doğu mıntıkasında Cebel-i Nefûse ile Bilâdi’l-Cerîd arasında yaşamıştı. İbnu’s-Sagîr ise Tahert’in batı kısmında ikamet etmekte idi. Hûd b. Muhakkem ise Cebel-i Avras’ın ortasında yaşadı. Umulur ki aralarında ilmî ve siyasi yönden bir görüşme imkanı olmamıştır.” diyerek, onların bu tefsirinden bahsetmemelerini mazur göstermeye çalışmaktadır. Muhakkik, ikinci bir sebep olarak “Tarihin o devrinde âlimleri zikredip eserlerini tanıtmak gibi bir âdet yoktu. Bu şekilde âlimlerin eserleri, onların vefatlarından onlarca sene sonra tespit edilmiştir. Bundan dolayı İbnu’s-Sagîr’in tarihinde ve “Kitabu Bed’ul-İslâm ve Şerâi’ud-Dîn” adlı eserde, Hûd ve tefsiri hakkında bir bilginin bulunmaması hayret verecek birşey değildir.” demektedir. Bütün bunlar muhakkikinin elle tutulur bir delile sahip olmaması karşısında, bazı bilgileri değerlendirerek yaptığı tahmine dayanan ihtimallerdir.

Eserin muhakkikinin “bu tefsirin zikredildiği en eski kaynak nedir?” sorusu da dikat çekicidir. Ve devam ederek “Araştırmanın neticesinde bize ulaşan Hûd’un tefsirine işaret eden en eski ibâdi kaynak Ebû Zekeriyya’nın “Kitâbu’s Sîre ve Ahbâru’l-Eimme” sidir. Orada, bu tefsir konusunda iki kişinin münakaşa ettikleri anlatılır. Bu tefsir hakkında benim bildiğim en eski metin budur” demektedir. Daha sonra birkaç önemsiz rivayet zikrediliyorsa da “bu tefsirin kendilerinden sonra gelenlere nasıl rivayet edildiği, nesiller boyunca hangi yollarla alındığı ve işitildiği ve yazma nüshaların zamanımıza nasıl ulaştığı hakkında bilgi hemen hemen yok gibidir. Hicri IV. asırdan itibaren bu tefsirin mütaaddid nüshaları ve müteferrik cüzleri bizlere kadar ulaşmıştır. Bu da, bizi yeni bir araştırma meselesi üzerinde durmaya sevketti” demektedir.

Muhakkik,

“Sizlere sunduğum bu kitap, şüphesiz eş-Şeyh Hûd b. Muhakkem el-Huvvari’ye aittir” dedikten sonra “Bu konudaki delil ve rivayetleri sunmak istemediğini ve ibadi alim ve fakihlerine, Hûd’un daima “ashabuna” dediğini kaydeder. Bütün bunlar sabit olunca

“Kitabın nisbeti hususunda hâlâ soruşturma yapmanın manası var mıdır?” diyerek kendi görüşünü sağlamlaştırmaya çalışır.

Muhakkik,

“Araştırıcının, Hûd’un tefsin ile aynı zamanda varolan Yahya b. Sellâm’ın tefsiri arasında sağlam bir ilişkinin varlığını keşfetmesi gerekir. Bu alakaya, hiçbir ibâdî ve gayri Ibâdî tefsir ve tarih kitabı işaret etmemiştir. Böyle bir çalışmayı ilk olarak ben yaptım” diyerek, kendilerine âit bir tefsin bulmanın rahatlığı içindedir. Devamla “Nüshaları tetkik esnasında dikkatimi çeken ilk şey sahabe ve tabiilerden olan Basralı âlimlerin rivayetlerinin çokluğu idi. Meselâ, Enes b. Mâlik, İmrân b. Huseyn, el-Hasen el-Basrî ve Katade… Bir tarafta da Câbir b. Zeyd ve Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kureyme gibi isimler vardı” demektedir. Ama muhakkik 1. ve 2. tabakadaki bu Basralı alimler ile III. asır sonlarında yaşayan Hûd arasındaki senedleri araştırdığını söylüyorsa da, bun­ların kimler olduğuna işaret etmemektedir.

Yine Muhakkik, “Eş-Şeyh Muhammed el-Fâdıl b. Âşûr’un, Yahya b. Sellâm ve tefsiri hakkında yazdığı bir yazıyı okuduğunu ve tefsirin değerini öğrendiğini, daha sonra da Hammadi Sammud’un “Mecelletu Ma’hedi’l-Âdâbi’l-Arabiyye” dergisinde Fransızca olarak neşrettiği “Şimali Afrika’da doğulu bir müfessir: Yahya b. Sellâm” adlı kıymetli araştırmasını okudum. 1976 ile 1981 yılları arasında üç defa Tunus’a araştırma ziyareti yaparak, ilgimi Yahya’nın tefsiri üzerine yönelttim, Tunus Milli Kütüphanesinde, Hasan Hüsni Abdülvahhap kısmında bu nüshayı gördüm. Hûd’un tefsirini istinsah ederken Nemi Sûresi’nin âyetlerini ele aldığımda, İbn Sellâm’ınki ile yakın bir benzerlik arzettiğini gördüm. Bundan sonraki günlerde, sûreleri karşılaştırıp her iki tefsir arasındaki benzerliği teyid etmeye çalıştım. Yahyanın bu tefsiri, araştırmama tahkiki yönünden yardımcı oldu” demektedir.

Muhakkik sözlerine devamla “Hûd’un tefsir nüshasını tamamladıktan sonra, İbn Sellâm’ın yazmalarını temin etmeye yöneldim, bu tefsire İbn Zemenîn’in yaptığı muhtasarına kadar ulaşarak, tefsiri araştırmaya başladım. Onlarca seneden beri yaptığım araştırma, karşılaştırma ve elde ettiğim neticelere dayanarak tereddüt etmeksizin şunu diyebilirim: eş-Şeyh el-Huvvâri, tam bir şekilde olmasa da, çoğunlukla İbn Sellâm’ın tefsirine itimad etmiştir. Benim için, tahkik edip neşrettiğim bu tefsire, yazmalarda bulduğum gibi Hûd el-Huvvârinin tefsiri demek caiz ise de, bundan başka, Yahya b. Sellâm el-Basri’nin tefsirinin muhtasarı da denebilir. Zira İbn Sellâm’ın tefsiri, eş-Şeyh Hûd el-Huvvâri’nin tefsirinin aslıdır. Bunun böyle olduğunda asla şüphe yoktur. Bu hakikatin ta kendisidir. İlmî emaneti bu kitapta ortaya koyup beyan etmemiz gerekir” demektedir.

Bu iki zatın tefsirleri arasında yaptığım karşılaştırmada, benim de ulaştığım sonuç, Hûd’un tefsiri diye tanıtılan tefsirin, Yahya’nın tefsirinin aşağı yukarı aynı­sı olmasıdır. Hatta bazı isnadları hazfetmiş olması sebebiyle, onun muhtasarıdır diyebiliriz. Yazma kitapları üzerinde sonradan yazılan falanın eseri gibi ibareler, çoğunlukla araştırıcıları yanıltmaktadır. Nitekim muhakkik de yazmalar üzerinde bulduğu Hûd el-Huvvâri’nin tefsiri gibi ibarelere aldanarak bu tefsiri Hûd’a atfedebilmiştir. Buna rağmen, doğru olan İhtimali zikrederek, ilmi objektifliğini göstermiştir.

Muhakkik, bu objektifliğine rağmen “iş böyle olunca, el-Huvvâri’nin tefsirinin yazmalarında niçin bu iki tefsir arasındaki alakaya işaret edilmedi? diye bir soru sormakta ve yine kendisi bu soruya şifa olabilecek bir cevap vermenin zorluğuna işaret etmekte ve bu tefsirin rivayet isnadlarmdan bir şey bilmediğini söylemektedir. “eş-Şeyh Hûd el-Huvvâri’nin, bu iki tefsir arasındaki alakayı gizlemesi veya bu konuda cehalet göstermesi mümkün değildir. Zira, İbn Sellâm’ın tefsiri el-Kayravan ve genel olarak Islâmî Mağrib’de hicri III, IV ve daha sonraki asırlarda yayılmış ve intişar etmişti. Böyle bir durumda kitabın, ilk müellifine nisbetini gizlemeye hiç bir âlim cesaret edemez” demektedir.

eş-Şeyh el-Huvvâri’den ilk rivayet eden bazı talebeleri, tefsiri rivayet eder­ken, kasıtlı veya kasıtsız olarak onu zikretmeyi ihmal etmeleri mümkün olabilir mi? Böyle bir ihtimal reddolunur. Fakat bu uzak görünse de açık olan budur. Mantık ve vakıaya en yakın ve en uygun olması bakımından, ben de buna mey­lediyorum. Şüphesiz eş-Şeyh el-Huvvârî tefsirinin dibacesinde İbn Sellâm’ın tef­sirine ve muhtasarına dayandığına işaret eder. İlk râviler ve tefsin yazanlar bunu böylece zikretmiş olabilirler. Fakat bu yazma tefsirin İlk varak ı veya varak­ları III. hicri asırda veya IV. asırda zayi oldu ve bize ulaşmadı. el-Huvvâri’nin eli­mizdeki en eski yazmaları hicri XI, asra ulaşır. Bu yazmaların hepsi ilk varakla­rından mahrumdurlar. Bu bakımdan “ben, bu konudaki sorulara cevap verecek kadar yeterli delil ve tarihi vesikaya sahip değilim” diyerek, görüş’erini bazı ih­timaller üzerine dayandırmaktadır.

İbn Sellâm’ın tefsiri bugün elimizde olup, muhtevası ve metodu hakkında araştırmalar yapılmaktadır. Bu tefsire ait çeşitli parçalar bir araya oetirilseler de, tefsirin tamamını yalnız başına tamamlayamayacaklannı tespit ettim. Muhammed el-Fâdıl b. Âşûr, İbn Sellâm’ın mevcut olan tefsir cüzleri hakkında iyi zanda bulunarak “Umulur ki bazı hususi kütüphanelerde bulunacak cüzlerle noksan nüsha tamamlanır” demektedir. Bu ifadesiyle üstad Hasan Hüsnî Abdülvahhap’ın elinde bulunan yazmaya işaret etmektedir, İbn Sellâm tefsirinin Kayravan nüshaları parça parça tomarlardan ibaret olup bunlar da Abdeliyye nüshası ile 10 cüzde birleşebilmektedir. Bu da takriben tefsirin 1/3’ünü teşkil etmektedir. Böylece İbn Sellâm’ın tefsirine ulaşmak ve onun tahkikine girişmek biraz zor olmaktadır.

İbn Sellâm’ın tefsirinin en şöhretli râvileri, oğlu Muhammed b. Yahya (ö. 262/875) ile Ebû Dâvûd, Ahmed b. Musa b. Cerir e!-Ezdî el-Attâr (ö. 244/858 veya 274/887)’dır. Ebu Dâvûd, Suhnûn’un ileri gelen ashabındandır. İbn Sellâm’ın tefsiri bu iki talebe tarafından yayılmış ve nesiller boyunca telebeler şeyhlerinden nakletmişlerdir. Asırlar boyunca şehirden şehire, nesilden nesile yayılmıştır. Ebû Dâvûd’dan gelen nüsha, dağınık olan Muhammed b. Yahya rivayetlerinden daha fazladır.

Muhakkik, Hûd el-Huvvâri’nin tefsiri ve meziyetleri hakkında aşağıdaki bil­gileri vermektedir: eş-Şeyh Hûd b. Muhakkem el-Huvvâri’nin tefsiri yukarıda açıkladığımız gibi, asıl itibariyle İbn Sellâm el-Basrî’nin tefsiri ise de, el-Huvvârî bu tefsiri nasıl rivayet etti veya ona nasıl ulaştı ve onu ihtisar etti? Bunu ele alışından maksat nedir ve tefsirinde yeni olarak neler buluruz? İbn Ebi Zemenî’nin muhtasarı ile el-Huvvâri’nin, İbn Sellâm tefsirinin muhtasarının temayüz eden yönleri nedir? Tefsir kitapları arasındaki değeri nedir? Bu gibi sualler ve diğerleri şüphesiz bu konu içerisinde vâriddir, el-Huvvâri’nin tefsirinin yazmalarının ilk varakları zayi oldu. Bu konuda vesikalar ve deliller yeterli derecede bulunmadığından bu soruların hepsine şifa olacak tam cevaplar bulamayacağız. Ama Allah’ın fazlı ve bereketi ile problemi açıklığa kavuştura­cağız.

Yahya b. Sellâm’ın tefsirine ait elimizdeki kaynaklar bir araya getirilecek olursa, bu tefsin insanlar doğrudan doğruya ondan el-Kayravan’da işitirler. Hususiyla oğlu Muhammed ve talebesi Ebû Dâvûd el-Attar’dan naklederler. Hicri III. asır ortalarında İslâmî Afrika ve hususiyle el-Kayravan, tefsir ilmi meclisleri, ders halkaları ve münazaralarla dolu bir dönemi yaşıyordu. Muhammed b. Yahya’nın evi ilim merkezlerinden bir merkez idi. Babasından varis kalan ilmi almak için, ilim talebeleri onun etrafında dolaşıyorlardı. Âlimler ve fakihler münazaralar için onu imam ittihaz ediyorlardı. Bunlar el-Kâdi İyâz’ın rivayetlerinden anlaşılmaktadır. Bu meclislerde âlimler birbirlerinden bilmedikleri şeyleri alıyorlardı. Ebu’l-Arab Yahya’nın oğlu Muhammedi olarak tavsif etmekteydi. eş-Şeyh el-Huvvâri de, bu ilim halkalarındaki âlimler ve talebeler arasında olamaz mı?

Yahya’nın tefsiri hicri III. asrın başlarında ve ortalarında İslâmî Afrika’da şöhreti yayılmış, sesini duyurmuş yeni ve tam olan bir Kur’ân tefsiri idi. Yeterli derecede nazar ve himmetleri cezbetmiş ve İslâm aleminde akisler meydana getirmişti. Müellifimizin Basralı oluşu, Kayravana yerleşmesi, tefsire ayrı bir hususiyet katmış ve insanlar ona rağbet göstermişlerdi. Bu tefsirin ilmî bir kıymet ifade etmesinin sebebi, İslâmî ilim odaklarından biri olan Basra’ya mensup oluşundandır. Yahya gençlik ve olgunluk dönemlerini, İslâmî ilimlerin cevelan ettiği bölgelerde yaşamış, Kur’ân, hadis, lügat ve edep ilimlerinde tec­rübe sahibi olmuştu. Bu sebepten Kur’ân ve sünneti ilk kaynaklarından almış, ilminin meyvelerini, tefsirinde sunmaya çalışmıştı. Rivayet senetleri âli olup, haberler mevsûl olarak sahabe, tabiin ve etbâu’t-tabiinin asarına dayanmakta­dır.

Bütün bunlar, eş-Şeyh el-Huvvâri’nin, Kayravan’a ilim almak için genç ya­şında veya olgunluğunun ilk döneminde geldiği tahminimizi takviye etmektedir. Yahya’nın tefsirinin varlığına ister Avras’ta iken vakıf olsun, isterse onu Kayravan’a geldiğinde öğrensin, bu farketmez. Kayravan’da bulunduğu sırada, o, tefsiri doğrudan doğruya Muhammed b. Yahya (ö. 262/875)’dan veya Ebû Dâvûd el-Attar (ö. 274/877 veya 244/858)’dan aldı. Onun bu tefsiri torunu olan Yahya b. Muhammed b. Yahya b. Sellâm (ö. 280/983)’dan almış olması uzaktır.

Yahya’nın bu tefsiri Hûd’un elinde idi, onu okuyor ve istifade ediyordu. Daha önce öğrendiği ve inandığı şeylerle uygunluk göstermeyen görüş ve fikirlere zaman zaman o tefsirde rastlıyordu. Bu yeni tefsirde imân ve küfür meseleleri, seleflerinden aldığı ve kendi nefsinde daima karar kıldığı, şekilde değildi. Çünkü o akide esaslarını kendi mezheb üstadlarından ve terbiye edicilerden öğrenmişti. O nifakın sadece, imanını izhar edip küfrünü saklamak olmadığını, fakat onun insanın Allah ve Rasulüne şehadet ederek, Allah’ın farzlarını yapmamak ve ikrar ettiği şekilde vazifelerini Allah için yerine getirmemek olduğunu öğrenmişti. Şefaat ancak Allah’ın izni ile mümkün olur ve ancak vazifelerini yapan mümine fayda verir. Kâfire gelince, o dalâletine devam eder, o günah üzerinde israr ederek tevbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalır.

Bu ve buna benzer meselelere Yahya’nın tefsirinde, Hud b. Muhakkem yeni bir bakışla baktı. Bu tefsir onu her ne kadar hayret içinde bıraksa ve tefsirin müellifini takdir etse de, onu olduğu gibi kabul etmedi ve onda olan herşeyi benimsemedi. O halde ne yaptı? Açıktır ki, eş-Şeyh el-Huvvâri, kendisi bizzat müstakil bir tefsir telif etmeyi düşünmedi. Umulur ki onlardan bazıları, Allah’a karşı dedikodu yapmaktan korktukları için tefsir yapmadılar. (En doğrusunu Allah bilir). Müellifimiz ellerde dolaşan bir tefsir bulunca, doğru ve hak olan itikadı üzerine uygun gördüğü yerleri olduğu gibi bıraktı, akide usulüne uygun aelen yerlere muvafakat etti. Bunu bütün tefsir boyunca yaptı. Doğru görmediği yerleri ya tashih etti veya hazfetti. İlminden ve bilgisinden, okuyucuların isitfade etmesine uygun gördüğü yerlere ilaveler yaptı.

Araştırıcı;

“el-Huvvâri’nin tefsin ile Yahya’nın tefsiri karşılaştırıldığında, bu tefsirin karşısında, eş-Şeyh el-Huvvâri’nin bir yeri olduğu, bütün tefsir boyunca yaptıklarında görülür” demektedir.

eş-Şeyh el-Huvvâri, imânın sadece sözle olması hususuna asla fetva ver­medi. O, bunu yeterli görmedi. Onun için, imânı tamamlayan ve tahakkuk ettiren amel gereklidir. Bu bakımdan o, Mürcie’nin görüşünü sarih olarak lafzen açıklamasa da, reddeder. İbn Sellâm ise, Ebû’l-Arab’a göre, kendisi Mürcie’den olmadığı hususunda yemin etmiş olsa dahi, o irca ile itham olunmuştur. Hakikatte Ebu’l-Arab’ın bu rivayeti, onun Mürcie’den berî olduğunu ortaya koyar. Fakat töhmet hususunda Suhnûn b. Sa’id’den hata sadır oldu ve o töhmet hususi ve umumi olarak yayıldı ve şairin sözüne kadar girdi: “Denilen kîlu kaller ister doğru ister yalan olsun, bu sözler Kîle ile gelmiştir, söz hususundaki özrün kabul olmadı.”

el-Huvvârî bizzat bunu kastediyor mu? O, bilhassa Yahya’yı araştırmak için mi, kitabını yazmıştır? el-Huvvâri’nin asıl tefsir üzerine yapmış olduğu ziyade-likler, bu hususa işaret edebilir mi? el-Huvvâri, tefsirini telif maksadını beyan etmediği veya beyanı bize ulaşmadığı için araştırıcı yukarıdaki soruları tam ola­rak halletmeye muvaffak olamamıştır. Hûd el-Huvvâri, Yahya’nın tefsirini açık bir şekilde medhettiğine göre, onun Mürcie’liği üzerinde durmadığı da anlaşılır.

Araştırıcı, Yahya’nın tefsiri üzerine, eş-Şeyh Hûd’un yaptığı ziyadelerden bazı örnekler sunmaktadır. Mesela,

Fâtır Sûresi’nin 10. “ Güzel sözler ona yükselir…” âyetinde, Yahya, dediği halde, bu hadisi, Hûd birçok hadisi hazfettiği gibi, hazfeder. Muhakkik ise, eş-Şeyh el-Huvvâri bu ayetin tefsirine açıklık getirici mahiyette  izahını  ilave eder.  eş-Şeyh  el-Huvvâri’nin tefsirindeki metnin  aslı şöyledir:

Bazen de eş-Şeyh el-Huvvârî’nin, manayı te’kid mahiyetinde ilaveler yaptı­ğını görürüz. Bu bakımdan bazen âyetin, taşıdığı manayı taşıyamayacak dereceye geldiği görülür. Mesela En’âm Suresinin 27. ayetinde muhakkik vârid olan şeyi hususi bir görüşle tekzib manasında anlar ve şöyle der;

Bu paragraf eş-Şeyh Hûd b. Muhakkem tarafından ilave edilmiştir. Bu onun fikrine benzemekte, üslubuna yakın olmaktadır. Bu kısım Yahya’nın Zeytune yazmasında yoktur.

Hakikatte En’âm Sûresi’nin yukarıdaki âyetini düşünen kimse, genel manada münafıkları ifade etmediğini anlayabilir. Zira nifak hareketlerini Berâe ve diğer surelerde görebilir. En’âm Sûresi ise Mekkî’dir, âyetin siyak ve sibakına bakılacak olursa Kureyş müşrikleri hakkında nazil olduğu görülür. Zira Kureyş müşrikleri, Hz. Peygamber’in nübüvvet ve risaletini inkar etmektedirler. Onlar, öldükten sonra dirilmeyi inkar ediyor ve onu yalanlıyorladı. Fakat eş-Şeyh Hûd buradaki yalanlamayı, farzları noksan yapmak manasına alır ve bu görüş sahiplerini de münafıklar diye isimlendirir. Âyetten böyle bir mana çıkarmak mümkün değildir ve biraz da zorlamadır.

eş-Şeyh el-Huvvâri’nin burada ilave ettiği başka ziyadelikler de vardır. Bunlar, müphem, muğlak olan yerleri açıklama veya şüphe arzeden yerleri veya sözü söyleyenin görüşünü iptal etme kastı ile yapılmıştır. Bu gibi işlemleri okuyucu tefsirin bütününde bulabilir. eş-Şeyh el-Huvvâri, fıkhın teferruatını bilen ve şeriatın sırlarına derin vukufu olan bir kimse olduğundan, bilhassa bu ziyadelikler ahkam âyetlerinde görülür.

eş-Şeyh el-Hûvvâri’nin, İbn Sellâm’ın tefsirinde vârid olan hadisleri ve ha­berleri hazfetmesinin sebebine gelince, bir mülahaza olarak söyleyelim ki Hûd, kendine göre sahih olmayan ve mezhep usulüne uygun bulunmayan hadisleri hazfetmiştir. Mesela, Meryem Suresinin 87. âyetinin tefsirindeki hadisleri hazfetmiştir. Zira bu hadisler mezhebince uygun olmayan şefaat hakkındadır.

Yine o, Hicr Suresinin ilk âyetlerinin tefsirinde arka arkaya gelen hadisleri hazfeder. Ayetinde, İbn Selâm cehennemlikler ve şefaat hakkında pek çok hadisler naklettiği halde, eş-Şeyh Hûd, bunların hemen hemen hepsi, indinde sahih olmadığı için tefsirine yazmamıştır.

Muhakkik dipnotta, bu hadislerin reddine, müşriklerin ebedî azaba duçar olacağına ve tevbe etmeden ölen kâfirlerin cehennemde ebedî kalacaklarına dâir âyetler yeterlidir demektedir. Bilindiği gibi ebedî azab meselesi İbâdîler ile diğer İslâm fırkaları arasında ihtilaflı meselelerdendir. Yine muhakkik, bu gibi mezhebler arası ihtilaflara, tefsirinin pek çok yerinde koyduğu dipnotlarla İşaret ettiğini beyan etmektedir.

Bu faydalı olan ziyadelikler, hususi görüşler ve isnadların hazfedilmesi gibi noksanlıklar, el-Huvvâri’nin fikirlerini, ilmi şahsiyetini ve onun tefsirdeki yönlerini ortaya koymaktadır.

Hûd’un, Yahya’nın tefsirinde yaptığı hazifler hakkında burada birkaç örnek verirsek okuyucular için daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.

1- Genellikle Yahya’nın tefsirinde bulunan ibareleri, Hûd’un tefsi­rinde şeklinde gelmiştir. Nedense Hûd, Yahya’nın ismini zikretmekten kaçınır gibidir. Meselâ, Mü’minûn Sûresi’nin II. Âyetinde, şeklinde iken, Hûd’un, tefsirinde bu kısım şeklindedir. İbaresinin hazfedilip yerine konulduğu yerler tefsirin hemen hemen her sahifesinde geçmektedir. Keza Fâtır Suresinin 34 âyetini tefsir ederken Yahya şöyle bir fikri ileri sürmektedir. Fakat bu fikir Haricilerin görüşüne muhalif olduğu için, eş-Şeyh Hûd tarafından hazfedilmiştir.

2- Yahya’nın tefsirinde, bazı lügat ve terkiplerin kimlerden veya kimlerin tefsirinden alındığı gösterilirken, Hûd’un tefsirinde bu kısımlar hazfedilmektedir. Meselâ İsrâ Sûresi’nin 22. âyetinde, denilirken, Hûd’un tefsirinde ise şöyle denilmektedir:

3- Bazen de Yahya’nın tefsirindeki görüşler Hûd tarafından tamamen değiş­tirilmektedir. Meselâ, Tevbe Suresinin 23,24. âyetleri, Yahya’nın görüşlerinden değişiktir. Bu hususu yani Yahya’nın görüşünü, muhakkik dipnotta belirtmiş, bundan sonraki kısmın Hûd’un görüşüne benzediğini onun üslubuna yakın ol­duğunu göstermiştir.

4- Genellikle Yahya’da zikredilmekte olan isnadlar, Hûd tarafından hazfe­dilmektedir. (Bu şekildeki hareketi, kısaltmak İçin midir? Yoksa başka bir sebebi var mıdır? Buna kesin bir cevap verememekteyiz). Meselâ, Yahya’nın Kayravan nüshasında (211-1-484, s. 490) şeklinde iken, Hûd’un tefsirinde (I. 522) şeklindedir. Keza yine Furkân Suresinin 34. âyetinin tefsiri hakkında metin aynen mevcut, fakat aşağıdaki isnadla gelen haber hazfedümiştir.

Keza Ahzâb Suresinin 6. âyetinin tefsirinden sonra, Yahya’nın tefsirinde (Abd. v. 87a) haberindeki isnad hazfedilerek sadece Peygamber, şöyle diyor denilmektedir (III. 354).

Keza, İsrâ Suresinin 55. âyetinin tefsirinde, Yahya (Abd. v. 10a)

Haberindeki isnad hazfedilerek şekline sokulmuştur. Hazfedilen isnadlar için mukayeseli bir şekilde şu sahifelere de bakılabilir. (Abd. v. 52a, III. 174), (Abd. v. 53b, III. 180), (Abd. v. 25b, III. 32), (Abd. v. 57a, III. 199), (Abd. v. 25a, III. 29), Abd. v. 44b, III. 130), (Abd.v. 77a, III. 299).

Müellifimiz el-Hûd, isnad zincirlerini hazfederek tefsiri epeyce kısaltmıştır. O, Allah Elçisi’nden hadis rivayet edeni zikretmekle yetindi. Onun tefsirinde tabiilerin ve onlara tâbi olanların isimlerini çok az bulmaktayız. el-Huvvârî bazen söze şöyle başlamaktadır: Bazıları dedi veya bazılarından zikrolundu, dedikten sonra, haberi verir. Çok kere de bana şöyle şöyle ulaştı ki demektedir. Okuyucu, bu ibareyi onun zanneder. Fakat iki tefsir karşılaştırıldığında, sözün İbn Sellâm’a ait olduğu ortaya çıkar. Bu hiç şüphesiz bir metod hatasıdır. Çünkü onun devrinde ilmî rivayetleri ve isnadları zikretmekte gayret gösterilirdi.

Bu tefsirin başka bir eksik yönü, bazen yorucu ağır tekrarların varlığı veya Allah’ın Kitabı’nın tefsirinde, layık olmayan son derece basit bazı ibarelerin bulunmasıdır. İşte eş-Şeyh el-Huvvâri’nin tefsiri hakkındaki görüşler ve tefsirin kıymeti hakkındaki değerlendirmeler bunlardan ibarettir.

Hûd’un tefsirinin değeri, onun evvela Yahya’nın tefsirinin bir muhtasarı olmasıdır. Bu bir meziyyet olmasa da, İbn Sellâm’ın tefsirinin tamamını veya tamamına yakın bir kısmını muhafaza etmiş olması onun faziletine ve öğünme-sine yeterli olur. Zira İbn Sellâm’ın tefsirinin tamamı bugün elimizde yoktur. Ancak onun üçte bir miktarına sahip bulunmaktayız. Bu eksik nüshalar, İbn Zemenîn’in muhtasarı ve Hûd’un tefsirinin de yardımı ile, İbn Sellâm’ın tefsirinin bütünü hakkında bir hüküm verme imkanına sahip kılar. Şunu da söyleyelim ki Hûd’un tefsiri, İbn Zemenîn’e nisbetle, İbn Sellâm’ın zamanına çok daha ya­kındır. Hacim itibariyle daha büyük, madde itibariyle daha çok, faidesi de daha fazladır. Zira onda, İbn Zemenîn’in muhtasarında bulunmayan asar ve faydalı haberleri bulmaktayız. Bunların değeri, her iki muhtasarı teenni ile okumak ve her ikisini ince bir şekilde mukayese etmekle ortaya çıkar.

Muhakkik, tahkikini yaptığı Hûd b. Muhakkem el-Huvvârinin tefsiri ve bu tef­sirin aslı olan Yahya b. Sellâm’ın tefsiri hakkında yukarıdaki bilgileri sunduktan sonra, neşre hazırladığı Hûd’un tefsiri üzerinde ne şekilde çalıştığını ve kitabın nüshaları hakkında bilgiler sunmaktadır.

Sonuç olarak, Kuzey Afrika’da tedvin devrinin ilk tefsirlerinden sayılan ve ibâdi tefsirlerin ilki addedilen Hûd b. Muhakkem el-Huvvâri’nin bu tefsiri, şüp­hesiz, İbâdilerin tefsir anlayışları hakkında bilgi verirken, aynı zamanda Kuzey Afrika’nın ilk tefsiri olan Yahya b. Sellâm’ın tefsirinin muhtasarı mahiyetinde olması, bu tefsire ayrı bir önem kazandırmıştır. Eksik olan Yahya’nın tefsirinin, en yakın tamamlayıcısı mahiyetinde oluşu, onun başka önemli bir yönüdür.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi

Yorumlar kapalı.