Ernst Cassirer kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1874-1945) Alman, filozof. Yeni Kantçı Marburg Okulu’na bağlıdır. Kültür değerlerinin yorumlanması ve çözüme götürülmesi konusunda önemli katkıları olmuştur. Breslau’da doğdu, New York’ta öldü. Berlin, Leipzig, Heidelberg ve Marburg üniversitelerinde öğrenim gördü. Berlin Üniversitesi’nde felsefe okuttu. 1919’dan 1933’e değin profesör olarak çalıştığı Hamburg Üniversitesi’nde son üç yılı rektörlükte geçti. Yahudi olduğundan 1933’de görevinden ve Almanya’dan ayrıldı. 1933-1935 arasında Oxford’da ve 1935-1941 döneminde İsveç’in Göteburg kentinde hocalık yaptı, sonra 1941-1944 arasında Yale Üniversitesi’nde görev aldı.
Ernst Cassirer felsefeye insan sorunuyla girer. Onun, insan çalışmalarının odağı “insan nedir” sorusudur. Bu soru çevresinde toplanan bütün çözümlerin kaynağı da Kant’m felsefesinden esinlenen idealist bir varlık alanıdır. Çalışmalarının yöntemi de Kant’ın ortaya attığı eleştirici tutuma dayanır. Ancak, Cassirer, bu eleştirici yöntemin uygulanma alanını geliştirerek genişletir. Ona göre deneyin biçimim oluşturan, ona yapı kazandıran ilkeler durağan değil, sürekli bir gelişim içindedir.
Ernst Cassirer, Kant’ın düşüncelerinde gördüğü durağanlığı, özellikle anlama yetisinin sentetik a priori yargılarındaki değişmezliği, Kant’ın yaşadığı çağın bilim anlayışıyla bağlantılı sayar. Ona göre, Kant ın yaşadığı çağda felsefeye ışık tutacak olan bilimler yeterince gelişmemiş, özellikle fizik, matematik, gökbilim ve mekanikte düşünceyi yönlendirici, etkileyici büyük buluşlar gerçekleşmemişti. Bu nedenle Kant, bütün düşünce dizgesinde, belli bir kavram alanının içinde kalmış, eleştirel felsefesi gereğince gelişme olanağı bulamamıştır.
Cassirer’in felsefe sorunlarına çözüm ararken benimsediği erek, Kant’ın durağan bir nitelik kazandırdığı aklın eleştirisini genişletmek, doğa bilimlerini ve ahlakı düzenleyen ilkelere yönelik eleştirisini daha kapsamlı bir kültür eleştirisi durumuna sokmaktır. Cassirer’in bu anlayışı bütün yazılarında görüldüğü gibi en büyük yapıtı sayılan Die Philosophie der Symboliscben Formen’m de (“Sembolik Biçimler Felsefesi”) odağını oluşturur.
Ernst Cassirer, eleştirel nitelik taşıyan felsefesinde “insan nedir?” sorusundan yola çıkar. Ona göre insan kimi düşünürlerin ileri sürdükleri gibi bir “animal rationale” değil, bir “animal symbolicum”dur. insan yarattığı “simgeler evreninde” yaşar. Bu evreni de, mitos, dil, din, tarih, sanat ve bilim oluşturur. İnsan, mitos, dil, cm, sanat ve bilim gibi başarı alanlarında simge biçimlerinden oluşan bir düzen kurabilir. Bu düzen onun deneylerini açıklamasına, yaşantılarını yorumlamasına, içinde yaşadığı evrenle düşünceler evreni arasında bağlantı kurmasına olanak sağlar. Bu nedenle mitos, dil, sanat, din, tarih ve bilim gibi değişik türde simge biçimlerinin yapı ve özelliklerini açıklamak antropolojinin kapsamı içine girer. Cassirer bu sorunlara Was ist der Menchf?(“insan Nedir”) adlı yapıtında ayrıntılara varan bir çözüm arar.
İnsanın bir “simge varlığı” olarak görülmesi, Cassirer’in geliştirdiği bir düşünme yönteminden kaynaklanır. Bu düşünme yöntemi algı yoluyla kazanılan duyumlar ve onların anlamları arasında bilinçte bağlantı kurmaya yarayan simgeleştirmedir (Symbolisierung). Simgeleştirmenin dayandığı simgesel anlatım, bu işleviyle, algı verilerine daha geniş kapsamlı bir içerik kazandırır.
Cassirer’in anlayışına göre Kant’ın yapay imler 4 ve simgeler olmaktan öteye geçemeyen kavramları ve kategorileri, nesnel bir dünyayı yansıtacak nitelikte değildir. Oysa bilimsel simgeler nesnel bir dünya kurar, o da bilimin dünyasıdır.
Değişik varlık alanlarının oluşmasını sağlayan simgeleştirme, biçim ve içerik bakımından üçe ayrılır. Birincisi anlatım işlevi (Ausdrucksfunktion) denen simgeleştirmedir. Bütün “mitos” evrenini dolduran olayların kaynağı budur. Özellikle çok tanrıcı doğa dinlerinde tanrıları yansıtan fırtına, yıldırım, şimşek, kasırga gibi olaylar tanrısal öfkenin görünüş alanına çıkmasıdır. Bu olaylarda ortaya çıkan tanrısal nitelik değil, Tanrı’nın kendisidir; Tanrı’nın eyleme dönüşen özüdür. Sözgelişi yüzlerce insanın öldüğü bir salgında tanrısal varlık eyleme dönüşmüş demektir, ikinci türden olan simgeleştirmeyle sağduyu alanı oluşur. Buna da sezgi işlevi (Anschauungsfunktion) adı verilir. Algı verileriyle kavranan evrenin zaman ve mekânla bağlantılı nesnelere göre düzenlenmesi, değişik varlık alanlarına ayrılması, bu simgeleştirmeden kaynaklanır. Üçüncü aşamadaki simgeleştirme salt kavramsal işlev (reine Bedeutungsfunktion) niteliğindedir. Bilimin ortamını oluşturan bütün imlerin, simgelerin, kavramların, tek tek nesneler arasında karşılıklı bağlantı kurmaya yarayan ilişkilerin kaynağı da budur.
Simgeleştirme, bir anlatım olarak düşünüldüğünde, yalın bir işlem olmaktan öteye geçemez, ona bir içerik kazandırmak gerekir. Bu içerik de işlemi anlamlı kılan öğedir.
Felsefe bakımından, simgeleştirmenin çözümlenmesi simge ile simge biçimine getirilen varlık arasında birlik kurmayı sağlar. Bu birlik ıkı nesne arasında ortaya çıkan karşılıklı ilişkilerin bütünlüğüdür.
Ernst Cassirer, simgeleştirme işlemini “bilincin fenomenolojisi” olarak niteler. Ona göre simge ve simge durumuna getirilen nesne ya da nesne ile anlamı arasındaki karşıtlık iki aykırı eğilimde ortaya çıkar. Bu eğilimlerden biri, durağan ve dengeli olma, öteki de değişmeyen simgesel biçimlerin kırılmasıdır. Mitoslarda ve dinlerde genellikle tutucu eğilim egemendir. Daha gelişmiş dinlerde evrimsel eğilim ağır basar. Bunun kaynağını oluşturan düşünce ise doğadaki güçleri tekler ya da kişiler olarak görmek, ahlak kavramının biçimlenmesini kişisel yükümlülüklere bağlamaktır.
Uygarlık verileriyle beslenmeyen ve yeterince gelişmeyen dillerde tutucu eğilimin etkisi kurallarda görülür. Bu kurallar iletişimi sağlayan temel öğelerdir. Evrimsel eğilim de fonetik ve semantik değişimlerde görülür. Çocuk dilinin gelişimi ile toplum dilinin gelişimi arasındaki benzerlik bunun örneğidir.
Sanatta, tek tek sanatçılarda görülen yeni biçimlere yönelme, bir geleneği koruma eğilimine karşıt bir tutumu benimsemeden kaynaklanır. Geleneksel biçimleri toptan yok etme ya da birdenbire değiştirme olanağı yoktur. Böyle bir olanağın bulunması iletişimin ortadan kalkması demektir. İletişimin ortadan kalkması da toplumsal bir varlık olan sanatın kaynağını kurutur. Oysa sanat alanında öykünmeye dayalı kuramlar ile esine bağlı kuramlar hep birbirlerine karşı olarak gelişmişlerdir. Sanatta karşıtlık gelişmeye olanak sağlayan bir temel ilke durumundadır.
Cassirer’in kuramına göre dil, sanat, din ve bilim sürekli bir gelişim içindedir. Bu gelişim onların yapısından kaynaklanan bir varoluş koşuludur. Bu nedenle her görünüş simgeleştirmenin insan bilincindeki temel işlevini dile getirir ve insanın kendine “ideal” ya da simgesel bir dünya kurma gücünü gösterir. Bu kurucu güç kültürdür.
Ernst Cassirer, tarihsel bilinç ile kültür arasındaki Tarihsel Bilinç ilişkiyi yorumlarken, bu bilincin tarihsel sürecini de araştırır. Ona göre “tarihsel bilinç” uygarlığın ve kültürün yeni bir ürünüdür. Nitekim Yunan tarihçilerinden önce “tarihsel bilinç” doğmamıştır. Öte yandan en büyük Yunan düşünürleri bile sorunların çözümünde felsefeye yaraşır bir yaklaşımı gerçekleştirememişler; felsefe sorunlarına tarihsel bilinç ışığında çözüm aranması, 18. yy’dan sonra başlamıştır. Cassirer’e göre, insan zaman sorununun bilincine vararak nesnelerin kökenini araştırmaya başladığında, ancak mitosla ilgili bir köken bulmuştur. Bunun da “tarihsel bilinç”le bağlantılı olduğu söylenemez. Toplumsal ve fiziksel dünyayı anlamak için onu mitosla ilgili geçmişe yansıtmak gerekir. Mitoslar, nesnelerin ve olayların, zaman içindeki dizilişleri bakımından, düzenlerini saptamaya, tanrılarla insanların oluşumu kuramını kavramaya olanak sağlar. Ancak bu, evrenin ve insanın oluşum kuramı, gerçek anlamda, bir tarihsel yol ayrımı sayılmaz.
Cassirer daha sonra, fiziksel olgu ile tarihsel olgu arasındaki temel ayrımı ortaya koymaya çalıştı. Ona göre fiziksel bir olgu gözlem ve deneyimle belirlenir. Bu olgunun her zaman doğrudan doğruya, gözlemlenen ya da ölçülebilen başka olgularla nedensel bağlantısı vardır. Oysa bir tarihçi için sorun böyle değildir. Onun inceleyeceği olgular geçmişle bağlantılıdır, geçmişi bir daha yaşama olanağı yoktur, yapılacak tek iş onu “anımsamak”tır. Bu anımsama yoluyla ona tasarıma dayanan bir varoluş biçimi kazandırılır. Cassirer’e göre tarihsel bilgide önemli olan gözlem değil, tasarıma dayalı bir yeniden kurmadır. Tarihçi de fizikçi gibi özdeksel bir dünyada yaşar, ancak araştırmalarının başlangıcında karşılaştığı dünya fiziksel nesnelerin değil simgelerin dünyasıdır. Tarihçinin ilk işi bu simgeleri görmek ve anlamaktır. Gerçek tarihsel veriler -geçmişin olayları ve insanları- ancak simgeler aracılığıyla kavranabilir. Tarihsel düşünce ile bilimsel düşünce birbirlerinden yalnız amaçları ve inceleme konularıyla ayırt edilebilir.
Cassirer, Yeni-Kantçı anlayışa, salt bilgisel işlevlere ve bilimsel düşünce biçimine mitosla bağlantılı bir dinsel görüş eklemiştir. Bunu yapmaktaki amacı insanın kurduğu simgeler dünyasının bilimsel nitelik taşıyan dünya ile eşit biçimde çözümlenebileceğini göstermektir.
Ernst Cassirer Eserleri:
- Töz Kavramı ve İşlev Kavramı
- Einstein’ın Görelilik Kuramı Üstüne
- Sembolik Biçimler Felsefesi
- İnsan Üstüne Deneme
- Devlet Efsanesi
- İnsan Nedir?
Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 23. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

Yorumlar kapalı.