SEHL ET-TÜSTERÎ KİMDİR? HAYATI VE ESERLERİ

kihaes 02/24/2014 0

Ebû Muhammed, Sehl b. Abdi’llâh b. Yûnus et-Tüsterî, sûfiyyeden büyük bir zâttır. (200) târihinde Tüster’de doğmuş, uzun bir müddet Basra’da ya­şamış, Şeyh Zü’n-Nûn-ı Mısrî’ye mülâki olmuş, (283) târihinde Basra’da ve­fat etmiştir. Rahmetu’llâhi aleyh.

Tefsir Ve Tasavvurdaki Mevkii:

Sehl et-Tüsterî, Sûfiyyenin ulemâsından, ekâbirinden bir zâttır. Ihlâsa, riyâzet-i nefse, uyûb-i ef’âle dâir derin mütâlealarda bulunmuştur. (204) sahîfeden müteşekkil bir tefsiri vardır; Mısır’da tab’ edilmiştir. Bâzı âyât-ı celîle hakkında güzel hadisler,mutasavvifâne sözler, mütâlealar yazmış bu­lunmaktadır. Ez-cümle: âyet-i kerîmesinin tefsirinde diyor ki : “Taharet şu dört şeydir : Safâ-yı mat’am, sıtku’l-lisân, mübâyenetü’1-âsâm, huşûi’s-sır. Bu dörtten herbiri a’zâ-yı za­hireden herbirinin tathîrine tekabül eder. Bu eser, tefsîr-i işârî kabîlindendir.

Me’hazlar : Tabakaatü’s-Sûfiyye, Vefeyâtü’l-A’yân, Mu’cemü’l-Matbûâti’l-Afabiyye.

KAYNAK: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi

Et-Tüsteri ve Tefsiri: Ebû Muhammed Sehl b. Abdillah et-Tüsterî, Huzistân eyâletinin Ehvâz şehrinin, Tüster kasabasında 200/815 veya 201/816 senelerinde doğmuştur. Kendisi ileri gelen ariflerden biri idi. Bu mesleği seçmesinde dayısı olan Muhammed b. Savvâr’ın rolü mühim olmuştur. Allah korkusu hususunda benzeri olmayan bir kişi idi. İnsanlarla iyi geçinen keramet sahibi bir zât olduğu söylenir. İçtihâd ve büyük riyazet sahibi bir zat idi. Uzun zaman Basra’da ikamet etmiş ve 283/896 senesinde orada ölmüştür.

Küçük yaşta tahsil hayatına başlayan et-Tüsterî 6-7 yaşlarında Kur’ân’ı ezberlemiş, bu yaşlardan itibaren zühd hayatına atılmıştır. Bütün yaşantısı bu şekilde devam etmiş, sonunda bütün mallarını dağıtmış ve hac kastı ile Hicaza doğru yola çıkmış, Mekke’de Zinnûn el-Mısrî ile tanışmıştır. Tüsterî’nin bazı fikirleri, kendisinin ölümünden sonra talebesi İbn Salim tarafından kurulan Sâlimiyye tarikatının fikirleri arasında zamanımıza kadar gelmiştir.

Tüsterî, aşırı olmayan mutedil bir sûfîdir. Ma’rifet, yakîn, rûh ve hayat hakkındaki görüşlerini, İslâm’ın imân ışığından hareket ederek tarif etmesi, bu görüşümüzü te’yid etmektedir. Ona göre “Allah’a ibâdetin toprağı ma’rifet, çekirdeği yakîn, suyu da ilimdir. Hayat ilimdir, kimin ilmi yoksa ölüdür.” “Edebin en âdisi cehalette kalman, en sonuncusu ise, şüphede durmandır.” Tüsterî’ye göre tevbe, namaz, zekât ve oruç kadar önemlidir. Bu da ancak helâl şey yemeke, Allah’ın emirlerini yerine getirmekle olabilir. Tüsterî’ye göre Kur’ân mahlûk değildir, Kur’ân’ın mahlûk olduğunu iddia eden, Allah’ın ilminin de mah­lûk olduğunu iddia etmiş olur. Bunu söyleyen kâfirdir.

Bibliyografik kaynaklardan anlaşıldığına göre, Tüsterî bugün birçoğu bize ulaşmayan çeşitli eserler vermiştir. Dakâiku’l-Muhibbîn, Mevâizu’l-Ârifîn, Cevâbâtu Ehli’l-Yakîn, Kısasu’l Enbiya, El-Gâye li ehli’n-Nihâye, Risale ve Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm, bunlardan bir kaçıdır.

 

Tefsiri

 

Bugün Mısır’da 1326/1908 de ve 1329 da basıldığı söylenen ve elimizde bulunan Tüsterî’nin tefsirinden her ne kadar İbn Hallikân bahsediyorsa da, bu eserin başkaları tarafından meydana getirilmiş ve toplama mahiyetinde bir eser olduğu da söylenmektedir[1689]. Sehl’in sözlerinin, talebesi Ebû Yusuf Ahmed b. Muhammed es-Sicizî tarafından şifahî olarak nakledildiği ve bu sözleri daha sonra Ebû Bekr Muhammed el-Beledî’nin kaleme aldığı, eserin baş tarafında verilen isnaddan anlaşılmaktadır. Zaten, Ebû Bekr el-Beledî, kendi görüşünü belirtirken ifadesiyle bunu Sehl’in sözlerinden ayırır. Brockelmann’a göre bu tefsirin Gotha, Kahire ve Şam kütüphanelerinde birer nüshası vardır. Biz buradaki tanıtımımızda 1329’da Kâhire’de basılan nüshayı kullanacağız.

İbnu’n-Nedim gibi bir kitâbiyatçının tefsirinden bahsetmemesi bazı kaynaklarda bu tefsirin zikredilmemesi ve eserin muhtevasında görülen bazı tereddütlerden dolayı, tefsirin Tüsterî’ye aidiyeti hususunda şüpheler ortaya atılmıştır. Sehl b. Abdillah et-Tüsterî’nin geniş olarak sözlerini ihtiva eden Hilyetu’l-Evliyâ’daki bazı tefsir örneklerini, tefsiriyle karşılaştırdığımızda, bunların bir kısmı mânâ itibariyle uygun gelseler de, lâfız itibariyle ayrılmakta, diğer bir kısmı ise tefsirinde yer almamaktadır. Hilyetu’l-Evliyâ’da bazı lâfız ve ibareler çok kısa olarak ifade edildiği halde, tefsirinde ise sözün uzatıldığım müşahede etmekteyiz. Bütün bunlar bu tefsirin, Sehl’in vefatından sonra başkaları tarafından toplandığı görüşünü ortaya çıkarmaktadır. et-Tefsir ve’l-Müfessirûn sahibi de bu tefsirin Ebû Bekr Muhammed el-Beledî tarafından toplandığını söylemektedir.

Buna rağmen, günümüzde tefsîre ve Kur’ân ilimlerine dâir yazılan eserlerde, tefsirin Tüsterî’ye âit olduğu söylenmiş ve tefsir hakkında fazla bir şüphe izhâr edilmemiştir. Hattâ, I. Goldziher bile bu tefsiri, Tasavvuf sahasında meydana gelen tefsirlerin ilki olarak değerlendirmekte ve Kâdî İyâd’ın Şifâ şerhinde, bu tefsirden pek çok şeyler aldığını ve ona itimâd ettiğini zikretmektedir.

Biz burada, bu tefsirin Tüsterî’ye aidiyeti üzerinde bazı şüplerin varlığına işaret ettikten sonra, asıl konumuz olan işârî tefsirin güzel bir örneğini teşkil eden bu tefsirin muhtevasını vermeye çalışacağız.

Bu tefsir, Kur’ân’sn bütün âyetlerini ele almayan, fakat sûrelerden bir kaç âyet almak suretiyle meydana gelen küçük bir tefsirdir. Baş tarafta tefsirin isnadı verilmekte ve Tüsterî’nin 275 senesinde Muhammed b. Savvâr’dan işittiği belirtilmektedir. Tefsir, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak isteyenlerin özelliklerini belirten bir mukaddimeyi ihtiva etmektedir. Daha evvel söylediğimiz gibi bu tefsirde işârî tefsirin yanında zahire muvafakat edilen noktalar da mevcuttur. Dikkatli bir bakışla bu husus ayırt edilebilir. Kur’ân âyetlerinin dört mânâsı olduğunu şöyle ifâde etmeye çalışır:

Görüldüğü gibi müellif mukaddimesinde Kur’ân’ın zahir, bâtın, had ve matla mânâlarını açıklamaktadır. Ona göre zahir, tilâvet; bâtın, anlayış; had, helâl ve haramlar; matla’ ise, onun murâd ettiği şey üzerine kalbin aydınlanmasıdır. Zahir ilim, genel bir ilimdir. Bâtını anlamak ise onu hususi olarak murad etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Nisa Sûresinin 78. âyetinde, “…Bunlara ne olu­yor da hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar” yani, hitabı anlamıyorlar, buyur­maktadır. Yine o başka bir yerde Yüce Allah, Muhammed ümmetinden bir velî itihaz etmek isterse, ona

“Kur’ân’ı zahiri veya bâtınî olarak muhakkak öğretir. Ona zahiri biliyoruz, ama bâtın nedir?” Denildiğinde, cevaben,

“Kur’ân’ın anlaşılmasıdır. Onun anlaşılması da onun muradıdır,” dedi.

Yukarıdaki iki ifadeden anlaşılıyor ki Sehl b. Abdillah et-Tüsterî, zahirden mücerred lugavî mânâyı, bâtından da Allah’ın kelâmında murâd ettiği mânânın anlaşılmasını anlamaktadır. Yine o, zahirî mânâyı, Arap dilini bilen herkesin üzerinde durabileceği umumî işler, bâtın mânâyı ise, Allah’ın irşâd ve talimi ile Allah ehlinin bileceği hususî işler olarak anlamaktadır.

Sehl, bu tefsirini sadece işârî mânâlara tahsis etmemiştir. Biz burada zahir mânâları da görebiliriz. Onların arkasından işârî mânâlar takib eder. Bazen de sadece işârî mânâlar veya zahirî mânâlar arzedilebilir. Eserde bâtın işârî mânâlar açık bir şekilde görülmeyebilir. Besmele ve Fâtiha’nın tefsirlerinde, dikkatli bir bakış, bunları sezebilir. Meselâ, Besmele’nin tefsirindeki şu ibareden: sûfîlerin, dereceden dereceye geçen makamlarının fikrî teselsülünü görmekteyiz. Yine burada, et-Tüsterî, tasavvuf erbabının harflerden mânâlar çıkarma yoluna gidişinin ilkel bir örneğini vermektedir.

A’râf Sûresinin 148. “Musa’nın ardından milleti, zînet takımlarından canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak, onu tanrı edindiler” âyetini açıklarken,

“İnsanı Allah’tan yüz çevirten aile ve evlâd gibi her şey, insanın buzağısıdar. İnsan bundan, ancak onu hâsıl eden sebeb ve lezzetleri yok edebilirse kurtulur. Nitekim Yahudiler, o buzağıya tapma ibâdetinden ancak nefislerini katlederek kurtulmuşlardı” der.

Şuara Sûresinin 78-82, “Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O’dur. Beni yediren de, içiren de O’dur. Hasta olduğumda, bana O şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O’dur. Âhiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O’dur” âyetlerini açıklarken,

“Sen yaratan da, doğru yola eriştiren de O’dur.” O beni ubûdiyyeti için yarattı ve kendine yaklaştırmak için doğru yola eriştirdi.

“Beni yediren de, içiren de O’dur” imân lezzeti ile beni doyuran tevekkül ve kifâye şarabı ile beni sulayan O’dur. “Hasta olduğumda O bana şifâ verir” diğerini başkası için harekete geçirdiğinde beni korudu, dünya şehvetine meylettiğimde, beni ondan alıkoydu.

“Beni öldürecek, sonra da diriltecek O’dur” zikir ile beni öldürür ve sonra beni diriltir. “Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O’dur.” 0 kelamını korku ve ümit arasında edeb şartları üzerine koydu.” Mağfiretle onun üzerine hükmetmedi, şeklinde işârî olarak açıklamalarda bulun­maktadır.

Saffât Sûresinin 107. “Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik” âyetini şöyle açıklamaktadır:

“İbrahim (a.s.) oğlunu insanlık icâbı sevmişti. Allah’ın fazlı ve koruması ona yetişti ve ona oğlunu kesmesini emretti. Bundan kastedilen şey, kesmenin hâsıl olması değildi. Asıl maksad en beliğ sebeblerle Allah’ın sevgisinden sırrı kurtarmaktır. İbrahim, (a.s.) sırrı sırf Allah’a tahsis edip, insani yaratılışının âdetinden dönünce Allah ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdi”. Keza, İbrahim Sûresinin 24. “Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü (yerde) sabit, dallan gökte olan güzel bir ağaç gibidir” âyetini tefsir ederken, şöyle der:

Bu âyetle ilgili olarak, İbn Abbas’tan şöyle hikâye ediliyor:

“Sahabiler bir yerde oturmuş, âyette geçen güzel ağaç hakkında konuşurlarken, Hz. Peygamber (s.a.s.) çıkageldi. “O (ağaç) Mü’mindir. Aslı yerde, dalı göktedir. Yani ameli göğe yükselmiş olarak kabul edilmiştir. Bu bir benzetmedir ki Allah, Mü’min ve kâfirlerin durumunu anlatmak için vermiştir” dedi.

Keza En’âm Sûresinin 54. “…Rabbiniz, sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi, kendi üzerine almıştır. O, bağışlar ve rahmet eder” âyetini tefsir ederken şöyle der:

“Yüce Allah Dâvûd Peygamber’e şöyle vahyeder:

“Ey Dâvûd, kim beni bilirse, beni murâd eder. Kim beni murâd ederse beni sever. Kim beni severse beni taleb eder. Kim beni taleb ederse beni bulur. Kim beni bulursa, beni hıfzeder”. Bunun üzerine Hz. Dâvûd şöyle dedi: “Ya Rabbî, seni taieb ettiğimde seni nerede bulurum” dedi. Allah da cevap olarak,

“Beni, benden korkanların kırık kalblerinde bulursun” dedi. Görüldüğü gibi burada ma’rifetin derecelenmesini görmekteyiz.

Keza Kıyame Sûresinin 22-23. “O gün bir takım yüzler, Rablerine bakıp parlayacaktır” âyetlerinin tefsirinden sonra, diyerek Râbia el-Adeviyye’nin münacatını delil olarak getirmektedir.

Yukarıda vermeye çalıştığımız Tüsterî tefsirinden bazı örneklerin hiçbiri şer’î ve aklî yönden reddedilecek mahiyette değildir. Kısacası verdiği işârî tefsir izahları makbuldür ve Kur’ân’ın lâfzına muhalif değildir. Zaten Tüsterî bu eserinde Kur’ân’ın delâleti nisbetinde velevki işaret yoluyla da olsa, nefisleri tezkiyeye, kalpleri temizlemeye Allah ve fazilet ile onu süslemeye gayret göstermektedir. Zikrettiği bu şeylere şâhid olarak geçmişteki sâlih kimselerin hikâyelerini ve haberlerini bize nakletmektedir. Ona göre Kur’ân Allah’ın Kelâmı’dır, bu kelâm yaratılmış değildir. Kelâm onun sıfatıdır. Nasıl Allah’ın sonu yoksa, Kelâmı’nın da sonu yoktur. Mahlûkun aklı ve anlayışı onun sonunu bulamaz. Allah velilerin kalblerine ne kadarını açmışsa o kadarını anlayabilirler. Sûfilere göre kul, Kur’ân’ın her harfine bin mânâ verse, Allah’ın o harfte bulunan ilminin sonuna varmış olmaz. Ondaki bu sonsuz mânâları anlayabilmek için herşeyden önce, Kur’ân’ın zahiri ile amel etmek gerekir. Kur’ân kalb huzuru ile dinlenip, onunla amel edilirse, kişide anlayış ve istinbat gücü doğar.

Bu eserde, tasavvufî tefsire âit pek çok örnek bulmak mümkündür. Şunu da belirtelim ki bu tefsirde, daha sonra teşekkül edecek tasavvufî tesirlerde görülen sözün uzatılması ve fikirlerin karışıklığı gibi hususlar pek görülmemektedir. Meselâ, kötülüğün (şakâvetin) üç alametini belirtirken, mescidin yakınında ve şehirlerde oturduğu halde cemaatle namaz kılmayan, Mekke’de bulunduğu halde haccı ifa etmeyen kimseleri gösterir. Keza kendisine, nefse en zor gelen şey nedir, diye sorulduğunda, ihlâstır demesi ve nefsin onda payının olmadığını söylemesi gibi hususlar buna örnek verilebilir. Bu eser tasavvuf cereyanının ilk devirlerini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi

Yorumlar kapalı.