Peyami Safa’nın Yalnızız Romanı hakkında bilgi

kihaes 06/21/2015 0

Peyami Safa’nın Yalnızız Romanı hakkında bilgi: İlk basımı 1951 ’de yapılan Yalnızız’ı roman kategorilerinden dü­şünce romanları sınıfında ele almak, esere temel özelliği açısın­dan yaklaşmak olacaktır. Peyami Safa, romanını bir düşünce üzerine kurgulamış, figürlerini o düşüncenin taşıyıcıları, tem­silcileri olarak donatmıştır. Söz konusu düşünce, düalizm (ku­tupluluk) düşüncesidir.

Üç bölümlük romanın ikinci bölümünde kutupluluk ilkesi üzerine yoğun açıklamalara yer verilen romanda baş kişiler, Samim ve kardeşi Besim, karşıt dünya görüşlerinin temsilcileri, Meral de ruhunda karşıt kutupları barındıran figür olarak yara­tılmıştır. Yalnızız’ı aynı zamanda bir ütopya romanı yapan özel­lik, eserdeki Simeranya ütopyasıdır ki bu da kutupluluk ilkesi şemasını bütünleyici bir işlev yönlenir.

Peyami Safa’nın dip zıtlıklar olarak adlandırdığı temel kar­şıtlık, yani kutupluluk ilkesi hakkındaki teorik açıklamalarını gözden geçirelim. Roman figürlerinden Samim, yazacağı Simeranya ütopyasının düşünce hazırlığını yaparken dip zıtlıktan neler anladığını ortaya koymakla işe başlar. Mantıktaki karşıtlık ilkesinden yola çıkar, sonra düşünce tarihinde Eflâtun’dan Hegel’e kadarki karşıtları barıştırma eğiliminin gelişimine, diya­lektiğe değinir. Alman romantik şair ve düşünürü Novalis’in karşıtlıkları bileşime ulaştırma önerilerine de yer veren Peyami Safa, insan hayatında temel karşıtlıklardan doğma bir varlaşma ve bir yoklaşma kutuplarından sözediyor. Olmak dramını var­laşma ve yoklaşma hamlelerinin sürekli çatışması, bu çatışma­dan doğan sonsuz karşıtlıkların sebep olduğu felâket ve keder­lerin hepsi şeklinde açıklıyor. İnsanın ölümsüzlük özlemi gibi ölümlülük duygusunu da bu karşıt hamlelerin belirtileri olarak yorumlayan yazar, insanda iki benlik görüyor. Birinci benlik, aşk ve fedakârlıkla kendini aşıp sonsuzluk değerlerine eğilirken insanlık ve Tanrı aşkına ulaşıyor. Bütün sosyal ve kutsal değerler bu benliğin etkinlik alanına giriyor, ikinci benlik, insanın doğa­ya, biyolojik hayata ve içgüdülere bağlı geçici değerlere eğilimli özelliklerinin tümüne verilen ad olarak karşımıza çıkıyor. Peya­mi Safa, insanlık tarihinde ikinci benliğin gelişip zamanla birin­ciye üstünlük sağladığı görüşünde. Eski Mısır’da, Galdarûler’de ve İran’da, Hindistan’da Veda’larda her şeyin tanrısal güçle açıklandığını, yani birinci kutbun söz konusu olduğunu belirt­tikten sonra Allah’tan tabiata doğru ilk rakkas hareketini Grek felsefesinde görür. Thales’ten Sokrates’e kadar süren iki yüz­yıllık bu dönemi, tekrar öteki uca eğilen bu dört yüzyıllık çağ izler. İskenderiye okulunda doğadan Yeni Eflâtuncu bir mistik düşünceye yeniden dönüş söz konusudur. Grek düşüncesinin Doğu’nun tek yanlı din felsefesinden farklı olarak iki kutbu da, gidiş-gelişler halinde de olsa, tanımış olduğunu vurgulayan Pe­yami Safa’nın Akdeniz kültürü hakkındaki yargısı şöyle:

Akdeniz kültüründe insan düşüncesi tek ayaklı değildir, ta­biatı ve İlahî prensibi anlamak için iki istikametli bir idrak hamlesi yapmış, fakat zaman zaman birinden ötekine geçtiği için, iki ayağını yere tam basamamıştır. (s. 161)

Ortaçağ boyunca düşüncenin ilâhiyatçı görüşün egemenliğine girmekle topalladığını ve Yeniçağ başında kapaklanıp yıkıldığını vurgulayan yazar, 20. yüzyıla kadarki düşünce gelişimini doğacı görüşle ilâhiyatçı görüş kutupları arasında gidip gelme biçimin- de izliyor. Yüzyılımızın başarısız devrimler ve dünya savaşlarını yaşayan insanında düşüncenin eğilimininin, bu iki görüşün senteziyle kurulacak yeni bir dünyaya doğru olduğu düşüncesini dile getiriyor:

Yirminci asrın yalnız spiritüalist filozoflarında değil, tabiat alemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah’a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük zekâlarda, artık iki ayağını da yere basan yeni dünya hasreti doğduğu seziliyor.

(s. 162)

İnsanlığın düşünce tarihinde olduğu gibi insan doğasında da vurgulanan kutupluluk düşüncesinin, roman figürlerinde nasıl dile getirildiğine bir bakalım: Samim ve Besim kardeşler hem dünya görüşlerinde hem de davranış ve mizaçlarında zıt kar­deşler olarak karşımıza çıkıyor. Besim’i romanın ilk satırların­dan başlayarak hep yemek içmekten, maddi zevklerden başka bir şeyden anlamayan maddeci görüşün ve Epikürcü ahlâkın temsilcisi olarak tanıyoruz. Onun sofra başında yeme zevkiyle kendinden geçerken söyledikleri gibi, çeşitli durumlarda takın­dığı tavırlarla da hep o çizginin, o mizacın tipik temsilcisi oldu­ğunu görüyoruz. Aşk ve kadın konusundaki şu sözler, sanırım Iksim’i karakterize etmeye yeter:

Platonik aşk bana, aç bir adamın önündeki piliç kızartmasına şiir söyleyip açlıkta ısrar etmesine benziyor. Al yahu kendi payını tabağına ve afiyetle ye. Başkaları da yerler. Sen ne yemek, ne de yedirmek istiyorsun. Soğuyor be piliç. Kadını başka türlü anlamıyorum. Ne konuşulur bu mahlûklarla, prens hazretleri? Bir şey öğrenmek ve başkalarına satmak için ağzının içine bakarlar, başkalarından öğrendiklerini de sana satarlar. Bütün dünya tarihinde orijinal bir fikir söyle­miş tek kadın tanıyor musun? Alman romantizmi olmasaydı, Madame de Staël olmazdı. Misalleri sen daha iyi bilirsin. Anima ve Animus hikâyesi, (s. 244)

Besim, karşıt figürü Samim’e göre zoolojik bir antropolojinin verdiği hayvanca bir insan telâkkisi içindedir; şansını maddede arayan bu günkü ilmin […] insana lâyık görmeye mahkûm ol­duğu ahlâk onda vücut yapısı haline gelmiş tir. Besim, midenin emrindedir. Samim, her konuda Besim’in karşı kutbu olarak karşımıza çıkmaktadır. Meselâ aşk konusunda onun düşüncesi maneviyatçı görüşün tipik örneğidir:

Hayır, dedim, insana kendi kendisinin üstüne çıkmak zev­kini veren sevgi, yalnız analık aşkından ibaret değildir. Hür­riyet ve menfaatlerimizi, başka ruhlarla kaynaşmak için de feda ederiz. Bunda nesli devam ettirmek gibi hayvanca bir gaye de yoktur. Cinsî olmayan bir aşk, bize, benliğimizi aş­mayı ve sevgilimizin şahsiyetine dalarak, başka bir insanda sosyal ve üniversal bir iştirakin ilk merhalesini yaşamayı gösteren bir yükseliştir, (s. 166)

Roman figürleri arasında Meral, benliğinde kutupluluğun bu­nalımını, gelgit sürecini yaşar. Kolejde okumuş, Fransa ve özgür hayat hayalleriyle manevî değerler arasında sallanıp duran bir genç kızdır. Babası yaşında bir sevgilisinin (Samim Meral’in annesiyle macerası olmuş bir adamdır) ahlâk ve manevî değerler konusundaki uyarmalarına, kendisinin ruh yapısıdaki ikiliğe dikkatinin çekilmesine rağmen kendini Feriha’nın vaadlerinin çekiciliğinden kurtaramaz. Feriha, toplum ve ahlâk değerlerini hiçe sayarak Paris’te yeni bir hayata başlamış Meral’in de aklını çelmek üzere olan bir kadındır. Meral, Feriha ile ağabeyi Ferhad arasında kalır. Ferhad toplumun, geleneğin, ahlâkın normlarından yanadır ve kız kardeşinin yanlış adım atmasına engel olmak için elinden geleni yapar, sonunda onu odasına hapseder.

Samim, kutupluluk ilkesine inanmışlığıyla romanda Peyami Safa’nın en çok özdeşleştiği figürdür. Meral’e verdiği dersler, romanın ana çizgisini oluşturan biri olmadan öteki olmaz doğal düşüncesi doğrultusundadır:

Ah çok güzel, iki benliğimiz arasındaki iç diyalektik hareketi­nin tam üstüne bastın. Tabiî. Hem İkincilerimizin kökleri tabiata ve içgüdülerimize bağlıdır. Onları yok edemeyiz. Öl­dürmekten maksadım hapsetmek ve ziyansız hale getirmek­tir. Elimiz ve ayağımız gibi o da mutlak emrimiz altına gire­bilir. Ve onun bizi tokatlamasını, yaralamasını, öldürmesini imkânsız bir hale sokabiliriz. O zaman Feriha’nın daha iki sene evvel mektepte iken, bütün ailesini ve cemiyetini teperek meçhule atılışındaki cüret, mahbus İkincisinin isyanı olduğu için, hayranlık değil, nefret uyandırır. Sende bu nefreti görmeyişim beni ürkütüyor, (s. 153)

Meral düzene, geleneklere karşı gelip Paris’e özgürlük ve ma­cera, renkli bir hayat ve sınırsız imkânlar vadeden Feriha’ya evet demek, evden kaçmak üzereyken ağabeyi tarafından kapının üzerine kilitlendiğini, evde hapsedildiğini anlayınca, isyanla başlayıp vicdan muhasebesiyle sonuçlanan bir ruh haline girer. İntihar düşüncesiyle mücadele eder, durumunu en iyi nasıl ifade edebileceğini aklından geçirirken bir pusula yazar: “intihar edi­yorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.” (s. 344) Meral’in ölümü, yazdığı bu not nedeniyle çevresi tarafından intihar olarak anlaşılır, oysa okuyucu onun sigarasını yakmak için çakmağına benzin koyar­ken alev alıp bir kaza sonucu öldüğünü izler. Peyami Safa, bu ölüm olayına bu türlü bir ikili görünüm vermekle romanın ana felsefesine uygun davranmaktadır. İntihar düşüncesiyle meş­gulken Meral’in kazaya kurban gitmesi, ama odasına hapsedildi­ği için bunun bir bakıma cinayet sayılması gerektiği, söz konusu ölümdeki bireysel ve toplumsal boyutların vurgulanması anla­mını taşır.

Yazar, roman boyunca üzerinde durduğu, varlığın iki yanın­dan biri olarak kabullenilmesini istediği manevî, fizik ötesi alanlarla ilgili bir konuya, sezgi, gelecekten haberdar olma, rü­yada mâlum olma gibi olaylara olan inancını, eserdeki bu ölüm motifiyle dile getirmektedir Meral’le annesi de onun başına gelenleri bir çeşit telepati, ruh genişlemesi adıyla bilinen bir olay­la sezerler, bu hal onlara malûm olur. Meral yanarak ölürken hiçbir şeyden habersiz Samim kendi evinde yanık kokusu duy­duğunu çevresindekilere söyler, onlarla metafizik olaylar hak­kında konuşmaya başlar, karşı tezi savunan Besim’i inandırmaya çalışır, bu konudaki yayınlardan söz eder, Bergson’dan, Londra’daki “Ruhî Araştırmalar Cemiyetinin ” gözlemlerinden örnekler verir. Peyami Safa, Samim’in savunduğu tezin arkasında ken­disinin bulunduğunu hissettirir bir yoğunlukta bu konuyu çeşitli örneklerle destekler, romanın öteki figürlerinin hakikat olan rüyalarını işler. Ama karşıt teze söz hakkı vermemezlik etmez. Besim meselâ rüya-gerçek ilişkisi hakkında şöyle konuşur:

Farelerin bizden daha zeki olduklarını zannediyorum, dedi, karın doyurmaktan başka bir şey için zihin yormuyorlar. Bize rüya gördürmekle uğraşıp vakit kaybetmek istemezler. Kendi rüyalarıyla hayat arasındaki benzerliklere de boş yere mânâ vermezler. Meselâ, bu gece rüyasında şu bisküvilerden birini yiyen fare, yarın hayaline kavuşursa, bunun arzu ile irade arasındaki normal münasebetten başka bir şey olma­dığını hisseder ve bunun üzerinde düşünmeye lüzum gör­mez. (s. 355)

Yalnızız romanında Samim’in Simeranya adlı bir kitap yazma projesinden sık sık söz edilir. Simeranya bir ütopyadır. Dünya­nın I 50 yıl sonrasını, karşıtlıkların uyuma, senteze ulaştığı bir hayal ülkeyi dile getirir. Samim, içinde bulunduğu yer, zaman ve toplumla belirlenmiş birçok olumsuzlukları ortaya koyarken bunların çözümlenmesini hayalî bir ortamda, bir ütopya olarak düşünmektedir. Meselâ romanın daha ilk sayfalarında öğretim metotlarındaki başarısızlık, hasta bir öğrenciyle, Selmin’in kardeşinin dramıyla gözler önüne serilirken Simeranya’da öğretim, eğitim şöyle düşünülür:

Simeranya pedagojisi, insanın bütün hayatında öğrendiği şeyleri ancak kendi istediği zaman ve kendi araştırmaları neticesinde öğrendiğini bilir. Eski dünyada, yani Simeranyaya göre bugünkü dünyamızdaki okullarda çocuklara ve gençlere öğretilen şeylerin, muayyen istidat ve ihtiyaçları karşılamadıkça, hayatta hiçbir işe yaramadığı anlaşılmış ve klasik mektepten eser kalmamıştır:

Sınıf, kürsü, ders programı, nutuk söyler gibi ders veren öğretmen ve profesör yoktur. Diploma yoktur, (s. 33)

Simeranya, bilim, ruh-beden sağlığı, aşk, giyim kuşam, … gibi çok çeşitli alanlarda göze çarpan aksaklıklara sihirli bir çözüm ümididir, bir hayal beldesidir. Peyami Safa, roman kahramanı Samim’in yazmayı planladığı bu kitabı âdeta elitler eğitimi için oıı görür; “Simeranya’yı iki yüz taneden fazla bastırmayarak her meseleyi dünya perspektifinde görebilen kimselere hediye etmek” niyetinden söz eder. Simeranya’nın ne olduğu hakkındaki en özlü açıklama şöyle:

Fakat “Simeranya” bir roman olmayacaktır. Sadece bu­günkü insanın kendi kendisi hakkındaki telâkkisinden, bil­gisinin temellerine, metodlarına ve bütün sosyal müesseseleriyle değer sistemine kadar baştan başa inkılâba muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu duyan bir adamın 150 yıl sonraki tekâmül imkânlarını düşünerek tasarladığı muhayyel bir ül­kedeki hayat bir seyahatname şeklinde yazılacaktır, (s. 111)

Yalnızız’ın roman kurgusunda aslında olay dokusunun zor kal­dırabileceği ağırlıkta bir düşünce ve bilgi katmam var. Peyami Safa, olay ve düşünce katmanlarını birbiri içine ustaca örerek romanı zor okunur bir düşünce romanı olmaktan kurtarmıştır. Aynı türün yabancı örneklerini düşünürsek meselâ bir düşünce romanı olan Das Glasperlenspiel (Hermann Hesse, 1945) ya da Der Zauberberg (Thomas Mann, 1925)’de karşıtlık düşünce ilkesi üzerine kurulmuş romanlardır, ama kolay okunurluğu sağlama konusunda Yalnızız gibi başarılı sayılmazlar.

Oldukça geniş bir bilgi hâzinesiyle beslenmiş bu eserde en belirgin anlatım tekniği, edebî alıntı (Zitation)dır. Novalis, Goethe, Bergson, Nietzsche, Proust ve Rilke gibi Batı kültürü­nün çağrışım gücü yüksek yazar ve düşünürlerinin adını sık sık anarak, romantik dünya görüşünün temsilcilerinden açık ya da gizli alıntılar yaparak romanın düşünce temellerini belirlemek­tedir Peyami Safa. Onun Batı kültürüyle ilişkisinin belgeleriyle dökümünü yapmak, başlı başına bir araştırma konusu olmalıdır. Yalnızız’ı 20. yüzyıl Batı romanında görülen, insanın yalnızlaş­ma sürecine eğilen romanlar bağlamı içinde de ele almak gere­kir. Romana adını veren bu problem, roman kahramanı Meral’in intihar düşüncesiyle kendi hayatını, ruh halini analiz ederken yaptığı saptamada da yer alır. Peyami Safa bu konudaki yoru­munu romanın bir başka figürüne, Samim’e şöyle yaptırır:

Yalnızım, yalnızız. Bak, bu infirat romantizmi, anladın mı? Geçen asrın şairlerini isyan ettiren bu infirat romantizmi, daha önceki asrın insan haklarına temel yaptığı bir infirat ideolojisine karşıdır. Bu, işte, yakıcı ve boğucu yalnızlık korkusu, bu müthiş fobi, ferdiyetler nizamı üstüne kurul­mağa doğru her gün biraz daha fazla giden yeni nizamların Ben’ler arasındaki mesafeleri açarak ruhların birbirlerine intikallerini ve kaynaşmalarını mümkün kılan polipsişik bir havadan onları mahrum etmesidir. Yani, bak, büyük kala­balıkların ortasında, insan denilen sosyal mahluk kendi… Kendi iç dünyasının mahbusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkum. Anlatabiliyor muyum? Bu … Bu egosantrik insan telakkisi, bütün aşkları anlaşmazlığa düşüren ve kine çeviren ters bir disiplin doğurmuştur, (s. 361-362)

Yalnızız’ın başarılı yanlarından biri, ayrıntılı ruh çözümlemeleri. Bir entelektüel erkeğin kendisinden çok genç bir kıza aşkını işle­yen pasajlar, hem platonik düzeyde bir aşkın çok başarılı bir işle­nişine, hem de duyguları üzerinde düşünme alışkanlığı edinmiş I)ir entelektüelin ruh halini gözler önüne sermesine güzel bir örnektir. Meral’in peşpeşe yalanlarını yakalayıp onun başka bir yola sapmış olduğunu fark ettikten sonra, terk edilen, onuru kırılmış erkek durumuna düşmemek için ilişkiyi kesmeye karar verdiği gece neler hissedip duygularını nasıl analiz ettiğini gösterir ayrıntılı pasajlardan birkaç satır aktarmak isterim:

Saate baktı. On ikiyi on geçiyor. Ne kadar erken. Niçin uyuyamadı? Selmin telefon edecek ona yarın sabah. Gel­mesin. Bitti. Mahut şuuraltı razı değil mi buna?

Zihnini boşalttı ve dikkatini ruhunun karanlık atmosfe­rine daldırıp çıkardı. Öfkesi devam ediyor. Nefretten başka ikinci his yok. Demek müsbet alâkalar, öfkenin yorulduğu ânı beklemek için şuurun altına siniyorlar. Belki bu stratejik bir çekiliş. Sonra karşı taarruza geçecekler. Uykudaki faali­yetleri bunu gösteriyor. Olabilir. Adi psikoloji. Bu gece belki beni uyutmazlar. İlk meydan harbi, belki derinliğini kaybet­tiği için şeffaflaşan uykumun içinde olacak. Yazık ki bu be­nim yaptığım bir savaş olduğu halde onu ben göremeyece­ğim. Sabahleyin neticeyi öğreneceğim: içimde ya sevginin, ya tereddüdün veya nefretin galebesi, (s. 222)

Anlatım biçimi olarak Yalnızız’da Peyami Safa’nın hem üçüncü tekil hem de birinci tekil kişi anlatımdan yararlandığını görüyo­ruz. Genellikle üçüncü tekil kişi anlatım biçimi, roman figürü Samim’in hatıra defteri, Simeranya kitabı için notlarında bilinci tekil kişi anlatıma yerini bırakıyor. Romanda önemli bir ağırlığı olan ve yazarın güçlü olduğu ruh hali tablolarında, ruhsal çö­zümlemelerde içe bakış’lar ustalıkla uygulanmış. Bence Yalnızız, kurgu ve anlatım tekniğiyle düşünce romanı türünün başarılı bir örneği sayılmaya değer bir roman. Ne var ki romanın dayandığı kutupluluk düşüncesini Peyami Safa’nın yalnızca Batı edebiyat ve felsefe dünyasından isimler ve düşüncelerle beslemek yolunu izleyip (Fuzûlî ve Hamid’den alman keder-sevinç ilişkisi hak- kındaki birer cümle dışında) Şark İslâm kültürüne hiç değin­memiş olmasını yadırgadım. Aynı türün Alman örneğini veren Hermann Hesse’nin kutupluluk ilkesini Arap felsefesinde, Hint düşüncesinde ve Yin-Yang sembolünde de araştırıp ortaya koy­duğunu düşününce Peyami Safa’nın kendini neden Batı kültü­rüyle sınırladığını anlamak zor oluyor. Romanın dili de bütün Batı etkilerine açık. Kolej mezunu, dolayısıyla Batı hayranı bir eğitim görmüş roman figürlerinin konuşmalarında geçen Fran­sızca sözler belki bu kişileri karakterize etmek ve eğitimlerini eleştirmek için kullanılmıştır diyebiliriz, ama yazarın amacının bu olmadığını romanın anlatıcısının da aynı şekilde bolca ya­bancı kelime kullandığını fark ettikçe anlıyoruz. Sözünü ettiğim kelimeler yabancı kökenli ama Türkçeye mâl olmuş kelimeler değil; doğrudan doğruya yabancı kelimelerdir. Koketri, agitation, sura, tatouage, stilo gibi. Yalnızız, Batı edebiyat tarihinde Romantizm ve Yeni Romantizm akımlarının hayat anlayışını, felsefesini ve değerler sistemini benimsemiş bir roman. Akıl dışı ve fizik ötesi alanları sanat kapsamına almak eğilimi, Peyami Safa’nın bu romanında andığı bütün düşünür ve şairlerin ortak yanı olmuştur. Romanın son sayfalarında Samim’in coşkulu ses­lenişi Peyami Safa’nın okuyucuya mesajı niteliğindedir:

Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor; Yalancı bir fecirle başlayan asır ka­rarıyor ve sana tek bir ümit ışığı olarak en kudretli kaynağı uraniumda değil senin ruhunda sıkışmış maddeden koparak çıkardığın korkunç tahrip aletinin patlayışından yükselecek alevi bekletiyor. […] Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fik­rini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allahım. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. (s. 3 79)

Devamı için alıntı yaptığımız kaynağa müracaat ediniz.

Kaynak: Çağdaş Türk Romanı üzerine incelemeler, Gürsel Aytaç, Doğubatı Yayınları, 2012

Yorumlar kapalı.