Kemal Tahir’in Devlet Ana Romanı hakkında bilgi

kihaes 06/21/2015 0

Kemal Tahir’in Devlet Ana Romanı hakkında bilgi: “Bir kere, Batı’da roman nereden kaynaklanmış? … Masaldan; halk hikâyelerinden mi? … Tamam! Benim de masalım var, halk hikâyelerim var … Öyleyse romanımızı oturtacağım temel var bende…” (K.T.nin Sohbetleri, s. 41) Kemal Tahir’in Devlet Ana’daki anlatım ilkesini belirleyen sözler bunlar. O, Türk romanını Batı örneklerine dayamayı ko­laycılık sayar, özgün ve millî romanı hem anlatımı hem de içeriği ve sorunsalıyla Batı’nınkinden başka tasavvur eder. Türk insa­nının toplum içinde yalnız kalması ve sınıf çatışması sonucunun olmadığı inancıyla Türk romanının odak problematiği yönünden Batı romanına aykırı düşmek durumunda olduğunu vurgular ve der ki “o halde benim romanda Batının vardığı dram dışında bir dram anlayışına varmam gerekir. Belki Batının kişi dramına karşılık ben, toplumun dramını işlersem, kendi romanımı vere­ceğim…” (A.g.es. 141)

Kemal Tahir’in romancılığının, sanatçılığının temelinde akılcı bir düşünme yeteneği yatar. Devlet Ana’yı incelemeye geçmeden önce çok önemli bulduğum bu noktayı vurgulamak isterim. Kemal Tahir gerçek anlamda Aydınlanmacı bir düşü­nür. Klasik deyişle skolastiğe, kalıplaşmış deyişlere tahammülü yok. Düşünme cesaretini her alanda kanıtlıyor. Düşüncesini gerçek anlamda eleştiriye dayayan sayılı yazarlarımızdan biridir o. Devlet Ana romanını zahmetli bir tarih araştırmasına ve ede­biyat incelemesine dayandıran Kemal Tahir’in 13. yüzyıl Bizans’ını, Selçuklularını, Moğol’unu araştırıp 3000 sayfaya yakın not topladığım, gravür ve resim incelediğini, Anadolu Ahîlik teşki­lâtını, o çağın Asya ve Avrupa milletlerinin sosyal ve kültürel yapılarını araştırdığını, saz şairlerinin hayatını okuduğunu, cönk defterlerini karıştırdığını ve romanının hazırlık aşamasını böyle tamamladığını öğreniyoruz. (Bkz. Ay., s. 101-102) Bütün bu araştırmalar sonucu elde ettiği bilgileri ve daha da önemlisi, ulaştığı tarih felsefesini romanında yalnızca yapı taşı olarak değerlendirmiştir, yani Kemal Tahir’in asıl amacı tarihî bilgiler aktarmak ya da kendi tarih görüşünü yansıtmak değil, her şey­den önce bir roman yaratmaktır. “Tarihi, romanda kullanmakla, tarihi romanlaştırmak başka başka şeylerdir.” der. Kendisini tarihî roman yazarlarından ayıran farkı da şöyle özetler: “Yani açıkçası, tarihî roman yazanlar, bir kuşun rengini, boyunu, po­şunu, gagasını pençesini anlatırlar; ben sesini anlatırım, kanat gücünü anlatırım, yatkınlıklarını anlatırım.” (A.g.e., s. 101)

Bu şiirsel özetlemenin ardındaki gerçeği aynı konuşmada dinamik terimiyle dile getiriyor. “Ben, romanda herhangi bir tarih dönemini anlatmıyorum; bir toplumun o çağdan bu çağa yansıyan dinamiğini belirtmeye çalışıyorum.” (a.y.)

Devlet Ana (1966) iki ciltlik bir roman. Ciltler, üçer bölüm­den oluşuyor: I. Kancık Vuruş, 2. Uyandırılan İşık, 3. Dost Çelmesi, II. 1. Fal, 2. Derin Geçit, 3. Kerimcan’ın Yolu. Bu bö­lümlerin “her biri kendi içinde üçer alt bölüme ayrılıyor. Ro­mandaki bir çeşit üçleme eğilimi, yazarın geleneksel halk anlatı biçimlerine sempatisini sezdiriyor. Romana adını veren ana figür Bacıbey, bir yandan disiplini, sert mizacı, öte yandan saygı uyan­dıran koruyucu kişiliğiyle Osmanlı Devleti’nin, Osmanlı’daki Devlet anlayışının simgesidir. Oğlu Demircan’ın sevdiği Hıris­tiyan kızıyla birlikte Bizans Şövalyeleri tarafından arkadan vu­rulmasından sonra oğulunun intikamını almaya kararlıdır. Ama onun evlenmesine razı olmadığı kız Liya’yla bir arada can vermiş olması, içindeki acıya biraz da öfke katmaktadır. Liya’nın kar­deşi Mavro, yalan ifade vermeye zorlanıp eziyet edilmiş bir halde Osman Beyin önüne çıkarıldığında Bacıbey onu kurtarmak için evlât edinir:

Filatyos alıp giderse çocuğun başına neler geleceğini bilmek için keramet sahibi olmak istemezdi. Bereket Bacıbey kesti­rip attı.

  • Oğlumun yerine oğul buldum! Vermem!

Birden kabadayılığı umutsuzluğa döndü. Yalvarır gibi ekledi: Kendi “Giderim” derse, o başka….

  • Gitmem, hayır! Öldürürler bunlar beni… Kırbaçladılar sabaha kadar. Verme beni, Devlet Ana!… (s. 240-241)

Kemal Tahir, Devlet Ana’da Osmanlı’nın aşiretten devlet olmaya doğru gelişimini, Osmanlı’nın 600 yıllık öyküsünü oluşturan güçleri dile getirmeyi amaçlar. Roman konusunun zaman belir­lemesi 1. cildin 2. bölümünün son cümlesinde yer alıyor: 1290 yılı. Yazar, tarihteki 10 yıllık olayları bir yılda toplama gibi bir zaman yoğunlaştırması yöntemi uyguluyor. Eserin araştırma ürünü olan bilgi verici yanlarından çok romanlığı üzerinde dur­mak istiyorum. Kemal Tahir Devlet Ana’da çok boyutlu, canlı figürler yaratmayı başarmıştır. Roman kahramanlarının zamana bağlı özelliklerini de büyük bir ustalıkla ortaya koyarak oku­yucusuna 1290’ların Anadolu insanıyla özdeşleşme, onda ken­dinden bir şeyler keşfetme, ortak insanlık sorunlarını başka za­man ve toplum şartları içinde yeniden yaşama imkânını vermiş­tir. Kerim Çelebi’nin öyküsünü alalım. Bacıbey’in ikinci oğlu olan Kerim, o günün pek tutulmayan, ancak dövüşmeye, savaş­maya cesareti ve gücü olmayanların, sakatların işi olan bir mes­leğe, mollalığa heveslenmiş, okumaya, müziğe hayran bir genç­tir. Annesinin “Ben molla oğul istemem evde, analık hakkını bağışlamam.” diye diretmesine rağmen öteki oğlu savaşçı ol­duğu için razı edilmesiyle Şeyh Edebali’nin öğrenci adayı sayıl­mıştır. Onun sevincini, heyecanını okuyucusuna yaşatan Kemal Tahir, sonunda ağabeyi Demircan’ın öldürülmesiyle annesinin onu savaşçı olup öç almaya nasıl zorladığını, Kerim’in neler hissettiğini de etkileyici tablolar halinde canlandırır. Bacıbey, kitaplarını sazını onun gözleri önünde yakmış, molla giysilerini çıkarıp ağabeyinin savaşçı elbisesini giymesini emretmiştir. Ke­rim’in yalvarmaları onun kararlılığını değiştirmemiş. Bacıbey elinde kırbaç, oğluna dediğini yaptırmak için önce emirler verir, sonra onun donakalmasını direnme olarak yorumlayıp vurmaya başlar:

Kerim yanağının kanamasına aldırmadan Demircan’ın eski savaşçı urbalarını giydi, silahları kuşandı. Anasına artık acı­mıyordu, kızmıyordu da… Sanki okumayı hiç öğrenmemiş, ömründe kucağına saz almamıştı. Ölse de bir başkası olarak yaşamaya başlasa, bundan daha çok değişemezdi. İçinde doğup büyüdüğü aşevini, kapı dibinde silahlarını kuşanan bu kadını, ömründe ilk görüyormuş gibi yadırgadı. Üstüne biraz bol gelen savaşçı giyimleri, sanki camdandı, çıplaklığını ört­müyordu, İnsanların önüne cüppesiz nasıl çıkılacağını kıv­ranarak düşündü. Sarığını çözüp savaşçı sarığı gibi bağlar­ken artık kendisini tutamadı, sessiz sessiz ağlamaya başladı. Anası ‘Hadi, deyince bir an direnecek oldu, sırtından itiliyor gibi, sarsak adımlarla kapıdan çıktı. İçi bomboştu, bu boş­luğun nasıl taşınmaz bir ağırlık olduğunu her adımda duya­rak yürüdü, (s. 165)

Aynı Kerim, Ahi savaşçısı olarak silahçı ustası Kaplan Çavuş’tan ders alırken, onun eleştirilerine hedef olurken gözlerimizin önünde canlanıyor, kendisi konuşmadığı halde onun içinde bu­lunduğu ruh halini bütün canlılığıyla algılıyoruz:

  • Çevir! Olmadı. Çevirmenle, kirişin ilmeğini kancasına yerleştireceksin ki, köpoğlu yay, gerilmiş bula kendini de, neye uğradığını bilemeye! Hadi beraber! Çevir! Oğlum Ke­rim, çelebilik istemem, Defliyemedin Yahşi İmam’dan öğ­rendiğin miskinliği … ‘fırtına gibi’ dedim. Yay senden kor­kacak… “Yiğit elindeyim” diye katılıverecek… Karşısında ak defter yok, kara düşman var! Yayı yıldırım gibi kuramadın mı gitti gider, tatlı can, gideer! Hadindi, tüh yüzüne … […] Oğlum Kara Vasil’in Mavro, bu senin kardeşliğin Çelebi es­kisinde, evet, bilek var, gözü de kör değil, gel gelelim, gö­nülsüz … Ne demişler? “Gönülsüz it, sürüye canavar alıştı­rır” denilmiştir. Aklı fikri başka yerde bunun… Korkarım okumakta … Ustasını, can alırcasına gözlemedi mi bir çırak, zenaatı kapabilemez. Şimdi, ikinci derse geçelim: Yayı ku- ruup… (s. 245-246)

Sonunda ağabeyinin öcünü alıp kendisini kanıtladığında bile Osman Beyin vereceği subaşılığı istemeyip yine mollalığa ka­rarlıdır. Benite Keşiş’in mağarasından alman kitapları heyecan ve özlemle karıştırırken kendisinin savaşmak değil, öğrenmek için yaratılmış biri olduğunun bilincine varır. Onun elindeki kitapları “okşar gibi evirip çevirdiğini” Aslıhan’ın gözüyle görü­yoruz: “Gülümsemesindeki utangaç keder siliniyor, yüzü ra­hatlıyordu. Türkçeleri ayırdı. KELİLE ve DİMNE’yi gelişigüzel açtı. Önce ayakta göz gezdirdi, sonra ne yaptığını pek bilmeden sedire yavaşça oturdu.” (s. 768)

Kelile ve Dimne’yi, Kâbusnâme’yi, Feleknâme’yi ve Siyasetnâme’yi rastgele çevirip birkaç satır okuyarak kitaba susamışlı­ğını gidermeye başlamanın o anlatılması güç tadını yaşar. Ken­disiyle mollalığı bırakmak şartıyla evlenmeyi isteyen Aslıhan’a kararını şöyle açıklar:

Elimizi kana bulaştırmadan bitirdik bu işi… Kılıcımızın ucunu adam derisine değdirmedik! Bilene yiğitliğin son ba­samağıdır. … istemedim Osman Beyimizin verdiği soylu sa­vaş atıyla şu kadar altunluk kılıcı… Subaşılığı da istemedim,

  • Keskin bir el sallayışıyla kitapları gösterdi: Bunları dileyip aldım! Yarhisar’a marhisar’a gitmek yok! Bilecik’te Şeyh Edebali Efendimizin medresesine molla girmekteyim! Bak düşün, yemini bozar gelirsen ne iyi… Göçeriz! (s. 771)

Kemal Tahir, Devlet Ana romanım bir kültür tezi üzerine kuru­yor: Batı-Doğu kutupluluğu. Sohbetlerinde yer alan bu konu­daki görüşlerinin kesin ifadelerinden bir ikisini anmak, romana ışık tutması bakımından yararlı olabilir:

Batı, ailesiyle benzemez bize, kurumlarıyla benzemez, Devlet’i ile benzemez, sınıfları, sınıflar arası kavgasıyla benzemez bize   Bizi ters çevirdikleri zaman Batı, Batıyı ters çevirdikleri zaman biz çıkarız. İnsan’ı toplum kalıbına yerleş­tiren ahlâk değil mi? … Batıda mülkiyet fikrinin iki bin yıllık tarihi var; Doğuda, Batı anlamındaki mülkiyet fikrinin tarihi yüz elli yıllık! Batıdaki insan, sınıfının içinde savunur. Batı devlet düzeni, sınıfların dengeli yaşamasını sağlamak için kurulmuştur, doğuda devlet, ailelerin gelişmesini sürdürmek için ayaktadır. (K. T. Soh. s. 139)

Devlet Ana’da Osmanlı’nın aşiretten devlete doğru yol alması ve bu gelişimin 600 yıl sürmüş bir imparatorluğa götürecek dina­miği özünde taşıması gerçeğinden yola çıkılıp bunun yukarda andığım kültür teziyle temellendirilişi söz konusu. 13. yüzyıl sonu Batı, feodalitenin, Hıristiyan bağnazlığının karanlığında bunalırken Türkler aile, devlet ve adalet ilkeleriyle hayatlarına yön veriyorlardı. Tarihte imparatorlukları, devletleri bölen, çö­kerten faktörler arasında Kemal Tahir soyluların rahipliğini, kral ailesini, serveti, zenginliği, maddî varlığı, zulüm ve adaletsizliği sayarken Osmanlı devlet düzeninin bunların hepsine giden kapıları kapalı tuttuğunu, bununsa “dünya devletine açılan en gerçekçi pencere” olduğunu savunur. (K.T. Soh. s. 38-62) Ro­manda Ertuğrul Beyin ölümünün hemen ardından yeni bey se­çiminin hangi ölçütlerle ve nasıl yapıldığını gösteren etkileyici bir tablo yer alır. Ertuğrul Beyin “arkadaşı, ahi yoldaşı, savaşlar­da eşi, kardeşten ileri kan kardeşi Akçakoca”, yaşı seksenin üs­tünde, çevresinin saygınlığını toplamış biri olarak seçim işini düzenler. Dündar Alp’in seçimi ertelemek için ileri sürdüğü nedenler, çoğunluğun mevcut olduğu gerekçesiyle çürütülürken Osman Beyin Ertuğrul Bey tarafından vekil tayin edildikten sonraki başarıları anılarak onun en uygun adam olduğu şöyle ortaya konur:

-Yiğitlik salt bilekle değil… Yürek ister, akıl ister. Biz uyur­ken, uyumadı bekledi, Osman Bey … Yoksulluk geldi çattı, kimileri gibi cimriliğe vurmadı. Çıplağımızı giydirmeye, açı­mızı doyurmaya çalıştı gücü yetse de yetmese de … Çorbası kaynar sabahları, akşamları pilavı pişer, bugünün Hazreti Yusuf kıtlığında… Canımızı canı, ırzımızı ırzı saydı. Onüç yaşından bu yana savaşlarda gördünüz, ölüm tırpanının vınladığı yerde başını eğdi mi? Düşmanı hepimizin önünce kovup gerilerken hepimizin ardınca gelmedi mi? Bizce Osman Beyden uygunu kim? (s. 189)

Osman Bey, Anadolu’da varlığını yaşatabilmek için askerî hedef olarak Batı’ya doğru yürüme stratejisini benimser. Devlet Ana’ da Avrupa insanı hakkındaki, Ortaçağ Avrupa toplum ve siyasi düzeni hakkındaki görüşleriyle Kemal Tahir’in özdeşleştiği figür

Osman Beydir. Bizans İstanbul’unun Frenk düzeninden yıldı­ğını, kölelikten baskıdan insanlığını kaybettiğini bu nedenle de Türklerin karşı devlet düzenine, adaletine ve insanlığına teslim olacaklarına inanmış olması Osman Beyin siyasi dehası olarak ortaya konmaktadır. Şeyh Edebali’ye şöyle konuşur:

Frenk adamı, say ki, kuduz canavardır. Kahpedir, kıyıcıdır. Allahı maldır, dini imanı soymaktır. Irzı namusu, utanması acıması, sözü, yemini hiç yoktur. Bunalırsa insan eti yer, Bizans köylüsü kabul etmez bu rezilliği… Uçlara yerleştiril­miş Hristiyan Türklerse hiç yanaşmazlar köleliğe … “suyun akarı” dediğim, işte budur. Bu yöneliş çok adam istemez! Kalabalıkları biriktirip köylünün başına musallat etmek zo­runda değilsin. Bu zamana kadar hiç görmediği, bilmediği bir düzeni götürüp Bizans köylüsünü şaşırtıp ürkütmek de yok! Köleliğe karşı, Frenk soygununa, zulmuna, ırz düş­manlığına karşı biz hoşgörü, dayanışma, can, ırz, mal güven­liği sağlayacağız. Alın teriyle çalışanlar bizden yana olacak ister istemez… (s. 228)

Kemal Tahir, Osmanlı’nın gelişip ilerlemesinin ahlâki temelini, Osman Beyin başka milletlere karşı tutumunda, onun hoşgörü ve insanlık ilkelerinde keşfeder. Romanda genç Osman Beyin Şeyh Edebali’ye devlet politikasını şöyle özetlediğini görüyoruz: “Batıya yöneleceğiz! Talan etmeyeceğiz! Din yaymağa çabala­mayacağız. Tersine herkesin inancına saygı göstereceğiz! İn­sanlar arasında, din, soy, varlık bakımından hiçbir üstünlük ta­nımayacağız!” (s. 229)

Osman Beyin bu ahlâk ilkelerinin, çevresinde nasıl benim­sendiğini ve nasıl uygulandığını gösteren ilginç tablolar var romanda. Bunlardan birini anmak isterim: Filatyos, adamlarının elinden kurtulup Bacıbey’e sığınan Mavro’nun peşini bırakma­mış, onun ablasını Müslüman bir Türkle ilişkisinden dolayı öl­dürmüş bir katil olduğunu ileri sürerek kendisine teslim edil­mesinde diretmektedir. Alişar Bey, sultan fermanıdır diye bu işi bitirmek, Mavro’yu teslim ettirmek isteyince onun Müslüman olduğu, dolayısıyla Hıristiyan reayası sayılamayacağı söylenerek durum kurtarılmak istenir. Mavro olup bitenleri kavramış, Müslüman olduğunu bizzat söylemesi gerektiğini hissetmiştir. Osman Bey onu kolundan tutup dayısı Karabet ustanın önünde şöyle der:

  • Zor altında din değiştirmek yoktur bizde, Mavro oğlum! Savaş hilesidir bu… Biz tanığız, dinin din…

Mavro bir an alt dudağını kemirdi. Sonra birden başını açıp Osman Bey’in önüne diz çöktü:

  • Liya ablamı öldürenlerin dininde olmaktansa senin di­ninde olmak doğru … Rabbimiz İsa tanık ki, hilesi yok bunun … Gönlümle girdim dinine, zorla değil!… (s. 461)

Mavro’ya İslâmiyetin gerekleri, ahlâk ve insanlık anlayışı özüyle öğretilir, ona Müslümanlığa geçme armağanları verilir, ama onun dil alışkanlığı haline gelmiş olan Hıristiyan tarzı yeminleri ya da haç çıkarmaları önemsenmez, hoşgörüyle karşılanır. Kerim’le Mavro arasında geçen şu konuşmada olduğu gibi:

  • Esirlerden evet.. Karacahisar baba toprağı olduğundan bilmediğim yeri yoktur, İsa efendimize şükür…
  • Yavrum Mavro, İsa efendimiz mi kaldı? Hani bundan böyle Muhammet efendimizdi?
  • Yahşi imama danıştım, Bayhoca kardaş, “ikisi de hak peygamberdir hiç fark etmez, yüreğini temiz tutmaya bak” dedi. (s. 560)

Kemal Tahir, Devlet Ana’ yı tarih araştırmalarıyla elde edilmiş bir bilgi birikimi ve özümleme sonucu ulaşılmış bir tarih felsefesi üzerine kurarken, onun her şeyden önce bir edebî eser oldu­ğunu, yani dil malzemesiyle canlılık kazanabileceği gerçeğini de hep göz önünde bulundurmuş, eseri kaleme almadan önce arkaik üslûbu yaratmak için eski Osmanlı dil ürünleriyle uğraş­mıştır. İsmet Bozdağ, bu konuda onun şu sözlerini aktarıyor:

  • Üslûbu üzerinde çok durdum. Osmanlı’nın cenkçi takı­mını anlatırken, Dede Korkut’un üslûbundan yararlanaca­ğım. Saray takımını konuştururken de Evliya Çelebi iyi düşe­cek sanırım.. Bu üslûba alışayım diye, yüzlerce sayfa eski metin okudum. Evliya Çelebi’yi her okuyuşumda biraz daha seviyorum. (K.T. Soh. s. 102)

Kemal Tahir’in bu amacını nasıl gerçekleştirdiğini, romanın üslûp özelliklerinin başlı başına konu edileceği bir inceleme so­nucu ortaya çıkarılabilir. Sanırım Devlet Ana yalnız içeriği, tezi ve canlandırdığı dünyayla, roman kurgusuyla değil, üslûbuyla da araştırılıp hak ettiği yere oturtulması gereken bir eser. Anlatımda yansıtmayı başardığı tarih havasını bir alıntıyla olsun hissettirmek için Kel Derviş’in Mavro’yu İslâmiyete sokarken yaptığı konuş­maya işaret etmek isterim:

  • Kulağını ver, can kulağını.. Beni sağlam işit.. İslama giren, Tanrıyı her yerde var göre…Peygamberden gayet utana… Halka karşı edepsiz olmaya sakın… Töresiz iş tutmaya hiç… Kendinden büyüğe kasıtlı olmıya… Küçüğe kıyıcı olmıya.. Sözünde, yemininde dura sımsıkı… Kimselere haset etmi- ye… Doğru söze “Evet” diye… Ayıp görse gerilip örte, kendi günahlarını bilip… Çünkü, yere güç yetmez, göğe el vermez. Tamamsın, Kara Vasil’in Mavro kardaşım, var yürü… Bun­dan böyle cennetliksin, çünkü sana kör şeytan girişebilemez.

(s. 485)

Romanın anlatımında başvurulan alıntı tekniğinin de söz konusu tarih çağının kültür atmosferini yaratmada payı var. Yunus Emre’den çeşitli deyişler:

Ey dost aşkın denizine girem garkolam yürüyem Yürüyem ya hu yürüyem..

Bülbül olup dalda ötem gönül olup ceset tutam Başım elime alıp yoluna varam yürüyem Yürüyem ey yâr yürüyem (s. 66)

gibi, Dede Korkut masalından (sz. 576), Kelile ve Dimne’den, Kâbusname’den, Feleknâme’den, Siyasetnâme’den alıntılar Kur’an’dan, İncil’den sözler, halk bilgilerini, …Devamı için alıntı yaptığımız kaynağa müracaat ediniz.

Kaynak: Çağdaş Türk Romanı üzerine incelemeler, Gürsel Aytaç, Doğubatı Yayınları, 2012

Yorumlar kapalı.