Georg Büchner kimdir? Hayatı eserleri: (1813-1837) Alman oyun yazarı. Çok genç yaşta yazdığı üç oyunuyla tiyatronun çağdaşlaşmasına öncülük etmiştir. 17 Ekim 1813’te, Darmstadt yakınlarındaki Goddelau kasabasında doğdu, 19 Şubat 1837’de öldü. Hekimliği uğraş edinmiş bir aileden geliyordu. Babası da, dedesi ve amcası gibi tıp öğrenimi görmüş ve altı yıl Napoleon’un ordusunda görevli olarak bütün Avrupa’yı dolaşmıştı. Altı kardeşin en büyüğü olan Georg Büchner babasının bilim tutkusunu ve annesinin edebiyat sevgisini başarıyla uzlaştıran mutlu bir çocukluk dönemi geçirdi. Ailesi, o üç yaşındayken Darmstadt’a taşınınca ilköğrenime bu kentte başladı. Ancak onun ilk öğretmeni, kendine okuma, yazma, aritmetik gibi bilgilerle birlikte Alman klasiklerinden parçalar öğreten, onu halk masalları ve türküleriyle tanıştıran annesiydi.
Okulda daha çok fen derslerine ilgi gösteren Georg Büchner on dört, on beş yaşlarında bazı şiirler de yazdı. Ama bunlarda daha sonra yazacağı oyunların parıltısını haber veren bir özellik yoktu. Lise yıllarında bir yandan babasının etkisi altında bilimsel araştırma yoluyla evrenin gizlerini çözebileceğine olan inancı pekişirken, bir yandan da annesinin tanıttığı klasik yazarları okuyor, edebiyat sevgisini Homeros, Aiskhylos, Sophokles, .Shakespeare, Calderon, Goethe ve Schiller’le besliyordu. Liseyi 1831’de bitirdikten sonra, aynı yıl Strasbourg’a giderek oradaki üniversitede tıp öğrenimine başladı. Evinde kaldığı papazın kızına âşık oldu ve Wilhelmine (Minna) Jaegle adlı bu kızla gizlice nişanlandı.
Georg Büchner 1831-1833 arasında kaldığı Strasbourg’ da arkadaşlarıyla birlikte mutlu bir dönem geçirdi, ı 1833’te Frankfurt’ta başarısız bir darbe girişimi olmuştu. Büchner’in yürekten desteklediği bu girişimin hazırlığı, onun Strasbourg’dan sonra öğrenimini sürdürdüğü Giessen’de yapılmıştı. Georg Büchner inanmış bir kralcı olan babasına Giessen’deki devrimci örgütlerin çalışmalarına katılmayacağı konusunda söz verdi. Ancak Strasbourg’daki özgür ve hareketli yaşayışından sonra bu küçük üniversite kentinin boğucu havası Büchner’in üzerinde bunaltıcı bir baskı varanı. Gündüzleri tıp konularıyla uğraşıyor, geceleri ise tarih ve felsefeyle ilgileniyordu. Çevresindeki siyasal baskının yol açtığı rahatsızlık yüzünden 1833’te bir süre dinlenmek üzere Darmstadt’a, ailesinin yanına gitti.
Özellikle köylülerin giderek ağırlaşan yaşama koşulları, acımasızca bastırılan ayaklanma girişimleri, onun bu ezilen insanlarla özdeşleşmesine yol açtı. Kısa bir süre sonra Giessen’e döndüğü zaman, Ludwig Weidig adlı, kasaba öğretmenliği yapan ilerici bir papazla tanıştı. Babasının da etkisi altında tanrıtanımaz bir genç olarak yetişen Büchner, Hıristiyanlık’ a karşı hiçbir yakınlık duymuyordu. Onun, daha önce gizli bir bildiri hazırlamaktan kovuşturmaya uğramış olan Weidig’le işbirliği yapmasının nedeni, bu papazın geniş halk kitlelerini ve köylüleri devrime hazırlamak amacıyla kullanılabilecek bir matbaa makinesi olmasıydı.
Büchner’in “Hessen’li Köy Habercisi” adını verdiği gizli bir bildiri, Temmuz 1834’te Weidig’in yardımı ve kendisinin Giessen’e geldiği ilk günlerde kurduğu “insan Hakları Birliği” adlı gizli örgütteki arkadaşlarının eliyle köylüler arasında dağıtılmaya başlandı. Köylüler bu bildirinin başlarına iş açacağından korktukları için ellerine geçen örnekleri polislere verdiler. Evde bulunmadığı bir sırada odası aranan Büchner tutuklanmaktan kıl payı kurtuldu. Köylülerle ilgili görüşlerinde yanıldığını görerek büyük bir hayal kırıklığına uğradı ve olayların yatışmasını beklemek üzere Darmstadt’a gitti. Burada siyasal etkinliklerini engelleyen sıkı bir polis denetimi altında, beş haftadan kısa bir sürede Dantons Tod (Danton’un Ölümü) adlı ilk oyununu yazdı.
Georg Büchner bu oyununu yazarken babasının görmemesi için elyazmalarını tıp deneylerinde kullandığı kağıtlarla örtüyordu. Bir yandan da sık sık tanık olarak polis tarafından sorguya çekildiği için büyük bir tedirginlik içindeydi. Bu nedenle, tutuklanmak-tansa Strasbourg’a kaçmayı yeğledi. Bu sırada oyununu bitirip Frankfurt’taki bir yayınevinin yönetmeni olan Kari Gutzkow’a göndermişti. Büchner’in dehasını hemen gören Gutzkow, oyunun Temmuz 1835’te yayımlanması için gereken hazırlıkları yaptı, ancak sansürden korktuğu için bazı bölümleri metinden çıkardı. Danton’un Ölümü Büchner’in yaşarken yayımlanmış tek yapıtıdır.
Georg Büchner Strasbourg’a kaçtıktan sonra, 13 Haziran 1835’te Darmstadt polisi onun için bir tutuklama kararı aldı. Bu tarihten sonra her an Almanya’ya çağrılma korkusu içinde yaşadı. Bir yandan babasının para yardımı, bir yandan da Victor Hugo’dan çevirdiği Lucretia Borgia ve Marie Tudor oyunları için aldığı ücretle geçimini sağlamaya çalıştı. Aynı yılın sonbaharında hiçbir zaman tamamlayamadığı Lenz adlı öyküsünü yazdı; kışa doğru yeniden bilimsel araştırmalara dönerek balıkların sinir sistemi konusunda bir inceleme yaptı. Araştırmasının sonuçlarını Nisan 1836’da Strasbourg Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Fransızca olarak verdiği üç konferansla açıkladı. Bu konferansların başarısı üzerine Zürih Üniversitesi kendisine doktor unvanı verdi, üniversitede görev alabilmesi için doçentliğe atadı. Ekim 1836’da Zürih’ e giden Büchner aynı yılın Kasım ayında balıkların sinir sistemiyle ilgili deneme dersinden sonra Zürih Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı.
1836’nın baharında Cotta Yayınevi güldürü türünde bir oyun yarışması açmıştı. Büchner bu yarışmaya katılmak için yazacağı oyuna Alman yazar Clemens von Brentano’nun Ponce de Leon adlı güldürüsünü örnek aldı ve bu oyundan yola çıkarak Siyasal Leonce und Lena (Leonce ile Lena) adlı, bir masal etkinlikleri ülkesinde geçen oyununu yazdı. Oyun, yayınevine yarışma tarihinden iki gün geç ulaştığı için zarfı açılmadan geri gönderildi. Zürih’teki bilimsel başarısıyla bu tatsız sürprizi unutan Büchner, kış aylarında yeni bir oyun üzerinde durmaya başladı. 2 Şubat 1837’de tifoya yakalanıp yatağa düştüğü için bu oyunu tamamlayamadı. Tifodan kurtulamayarak öldü.
1835 ile 1836 arasında yazdığı üç oyunla dünya tiyatro tarihinde kendisine parlak bir yer sağlamayı başaran Büchner’in etkisi ancak ölümünden elli yıl kadar sonra Alman tiyatrosunda görülmeye başlar. Onun önemini anlayan oyun yazarları arasında Hauptmann ve Brecht, Alman tiyatrosunun çağdaşlaşma sürecini ondan esinlenerek hızlandırmış oldular.
Büchner’in oyunlarının önemli özelliklerinden biri, tarihsel belgelerden büyük ölçüde yararlanmalarıdır. Ona göre, oyun yazarı, tarihi olduğu gibi görmeye çalışmalıdır. Bu nedenle Shakespeare ve Goethe’ye büyük hayranlık duyar, dünyayı olduğu gibi değil de, olması gerektiği gibi gösteren Schiller’i beğenmezdi. 19. yy’ın sonlarında ve 20. yy’ın başlarında ortaya çıkacak olan Doğalcılık, Dışavurumculuk, Gerçeküstücülük, Epik tiyatro ve Belgesel tiyatro gibi akımların ve türlerin bazı özelliklerini Büchner’in oyunlarında tohum halinde görmek olasıdır. Bunun dışında, insanın yalnızlığı, iletişim güçlüğü, tarihin akışı ve toplumsal koşullar karşısındaki umarsızlığı, tanrısız bir dünyanın ürkünçlüğü ve saçmalığı gibi ilerde 20. yy tiyatrosunun ele alacağı konular da bu oyunlarda işleniyordu. Danton’un Yazılışından nerdeyse yetmiş yıl sonra, 1902’de
Ölümü sahnelenen Danton’un Ölümü, insanın özgür iradesiyle hareket edemeyeceği temasını işleyen bir oyundur. Konu olarak Fransız Devrimi’ni ele alan bu oyununda Büchner kısa, birbirinden kopuk gibi görünen sahnelerle ve yer yer yoğun, şiirsel bir dille tarihin gerekirciliğini ve kendisinin buna tepkisini sergiler. Thiers’in Histoire de la Revolution Française (“Fransız Devrimi Tarihi”), Mignet’nin gene aynı başlıklı kitabı, Marcier’nin Le nouveau Paris (“Yeni Paris”) adlı kitabı gibi kaynaklar Büchner’in ustaca yararlandığı ve oyunlarındaki kişilerin bazı konuşmalarını doğrudan doğruya aktardığı belgelerdir. Ancak bu durum, bazı eleştirmenlerin yanlış bir yaklaşımla, yazarın başarısının elindeki bu kaynaklan oyun biçimine sokmaktan öte gitmediği yargısını doğrulamaz. Tersine, Büchner belgesel nitelikteki bölümlerle Woyzeck kişilerinin gerçekliğini belirledikten sonra, asıl gerçekçiliğin yaşamın basit bir taklidinden öte, hayal gücünün kavrayışı ve düzenleyişi ile sağlanabileceğini kanıtlar.
Dört perde ve otuz iki sahneden oluşan bu oyunda Büchner, hiçbir şematik düzenlemeye düşmeden, kişisel sahnelerle kamu sorunlarını tartışan bölümleri, lirik ve gizdeş açıklamalarla etkili söylevleri art arda sıralar ve durmadan değişen bu bakış açılarıyla insan yaşantısının özüne varmayı başarır. Oyunun bu kurgusunda yerleşmiş kalıplardan yararlanmadığı gibi, yer ve zaman birliği kuramlarına da uymaz, insan yaşantısının bu genişlemesine ve derinlemesine irdelenişinde, geleneksel dram biçiminin, olayları belli bir doğrultuda gelişmeye zorlayan yapısı yerine, daha çok şiir ve müzikte rastlanan ve izleyiciye bilinç ve duygu yoğunluğu sağlayan bir düzenleme vardır. Bu nedenle, ilk bakışta Fransız Devrimi’nin iki önemli kahramanı olan Danton ile Robespierre arasındaki çatışmayı ve bunun sonucunda da duygusal hazlara düşkün, ılımlı Danton’un devrimin ödünsüz savunucusu, “erdemli” Robespierre karşısında yenilip kendisini destekleyen arkadaşlarıyla giyotine gönderilişini sergileyen bir oyun gibi görünebilecek bu yapıt, gerçekte tarihin acımasız gerekirciliğine karşı yaratıcı hayal gücünün bir başkaldırısı, umutsuzluğa karşı bir inanç bildirişidir.
Leonce ile Lena Büchner, “Hessenli Köy Habercisi”nde bir soylunun yaşamını uzun bir pazar tatiline benzetmişti. 1836’da yazdığı ve ilk olarak 1885’te sahnelenen Leonce ile Lena onun bu yargısını bir güldürü çerçevesi içinde, iğneli bir dille açıklığa kavuşturan bir oyundur. Popo Krallığı’nın prensi Leonce yaşayışının aylaklığı ve sorumsuzluğu içinde, ne prens olmanın, ne de bir gün yüklenmek zorunda kalacağı krallık görevinin bilincindedir. Tembellikle geçen, gerçeklikten kopuk yaşamında anlamlı bir etkinlik göstermek için çaba harcamadığı gibi, bunun gereğini de duymaz. Pipi Krallığı’nın prensesi Lena da onun gibi gerçekdışı bir dünyada, romantik aşkın düşleri içinde yaşamaktadır. Birbiriyle sözlü olan bu iki genç hiç karşı karşıya gelmemişlerdir, ikisi de birbirinden ayrı olarak, bu düzenlenmiş evliliğe karşı çıkmak için kendi ülkelerinden kaçmaya karar verirler. Leonce yepyeni serüvenler yaşamak ve düşlediği güzel kadını bulmak amacıyla italya’ya doğru yola çıkar; Lena da kafasında yarattığı romantik sevgiliyi aramaya koyulur. Yolda, uğradıkları bir handa karşılaşır ve gerçek kimliklerini bilmeden birbirlerine âşık olurlar. Ancak evlenmeye karar verdikten ve düğünden sonra kim olduklarını anlarlar ve büyük bir hayal kırıklığına uğrarlar. Bu durumu düzeltmek için de ortak yaşamlarını romantik bir aşk masalı gibi düzenlemeye karar verirler ve yönettikleri ülkenin halkını da onların bu mutlu düş oyununun birer kuklası gibi davranmaya zorlarlar. Büchner, Danton’un Ölümünde bütün acımasızlığıyla sergilediği bireyin yalnızlığını ve kökünden kopmuşluğunu, bu güldürüde de 20. yy’ın Uyumsuzluk tiyatrosundaki durumları ve söz oyunlarını haber veren bir ustalıkla ortaya koyar. Ancak bu güldürü, örnek aldığı geleneğin kalıp ve kurallarından tümüyle kurtulmuş, Danton’un Ölümünün özgünlüğüne ulaşmış bir oyun değildir.
Büchner’in özgün yaratıcılığının yeni bir aşama- < sını görmek için 1836’da yazmaya başlayıp tamamlayamadığı Woyzeck’ı incelemek gerekir. Büchner bu oyununda da, ilk oyununda ve Lenz’de olduğu gibi, gerçek bir olaydan yola çıkmıştır.
Oyuna adını veren Johann Christian Woyzeck 1820’lerin Almanya’sında kahramanı olduğu bir dava yüzünden uzun tartışmalara yol açmış sıradan bir insandı. On üç yaşında yetim kalmış, düzenli bir eğitim görmeden ve düzenli bir işte çalışmadan başıboş bir yaşam sürmüştü. Bir ara Lübeck’te bir Hollanda alayına asker olarak yazılmış, birliğiyle bazı savaşlara katılmıştı. Otuz yaşındayken ilişki kurduğu kadından bir çocuğu olmuş, kadının kendisini aldattığını anlayınca bu ilişkiye son vermişti. Geçirdiği kıskançlık bunalımları sırasında bazı sesler duyduğu daha sonraki açıklamalarından anlaşılıyor. Askerden ayrıldıktan sonra doğum yeri Leipzig’e dönen Woyzeck, burada önceden tanıdığı kendinden yaşlı dul bir kadınla yaşamaya başlamış, ancak onun da başkalarıyla ilişki kurması üzerine, kıskançlık nöbetleri daha da sıklaşmış ve bu nöbetlerden birinde Johanna Christiane Woost adlı bu kadını bıçaklayarak öldürmüştü. Cinayetten sonra kaçan Woyzeck kısa bir arama sonunda yakalanarak yargılanmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştı.
Olayın kamuoyunu ilgilendiren boyutlara ulaşması, hukuk ve tıp açısından uzun tartışmalara yol açması, Büchner’in de bu konuyla ilgilenmesinin nedenlerinden biriydi. Ancak Büchner, Woyzeck’le adaletin saptırılmasının bir kurbanı, ya da ilginç bir tıp olayı olarak değil, bu sıradan insanın başına gelen olayların, insanların üzerinde yaşadıkları dünyanın akıldışı niteliğini ve bu dünyada özgürlüğe yer olmadığını en somut biçimde vurgulamaya yarayacak bir örnek olduğu için ilgileniyordu. Bu nedenle, Danton’un Ölümünde olduğu gibi, gerçek olaylardan kendi yaratmak istediği gerçeklik için gerekli olan verileri almakla yetindi. Büchner’in Woyzeck’le gerçekleştirmek istediği, tarihin böyle bir olayı, nasıl kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle sonuçlandırdığını sergilemek, bu kesinliğe hayal gücünün yaratıcılığıyla karşı çıkmaktı.
Oyunun ana olayı olarak cinayeti seçen Büchner, Woyzeck’i askerliğini yapmakta olan biri olarak gösterdi ve olaydan önceki sahnelerde onun geçmişini inandırıcı ayrıntılarla çizdi. Bir yandan evlilik dışı çocuğu, oyunda Woyzeck’in birlikte yaşadığı ve öldürdüğü kadının da çocuğu olarak gösterirken, bu kadını da gerçekte olduğundan daha çekici biri olarak çizdi. Ayrıca Doktor ve Yüzbaşı gibi kendi yarattığı ovun kişileriyle Woyzeck’i delirmeye ve cinayete iten toplumun temsilcilerini somut olarak gösterme yolunu seçti. Büchner için Woyzeck, insanın yeryüzünde herhangi bir ahlak anlayışına karşı geldiği ve Hıristiyan dün vasi gibi yerleşmiş bir düzenin yasalarını çiğnediği için ya da kaçınılmaz bir yazgının gereği olarak değil, acı çektirme ilkesi insan dünyasının bir gereği olduğu için acı çeken biriydi. Büchner geleneksel tragedyanın kişisel sorumluluk ilkesini bir yana bırakıp daha çağdaş bir duyarlıkla, Woyzeck’i insanlığın durumunu ortaya koyan, insanın kullanılışını kanıtlayan bir varlık olarak ele alıyordu.
Georg Büchner oyundaki olayları tarih sırasına göre değil, birbiriyle ilgili olaylar dizisi olarak tasarlamıştı: Woyzeck’le Marie’nin bir karnavala gitmeleri, Woyzeck’in kırlarda dolaşması, arkadaşı Andres’le konuşması, Marie’yle Bando Çavuşu’nu dans ederken seyretmesi… Bütün bu olaylar boyunca Woyzeck’in duyguları Mane’yi öldürme ve kendi ölümünü hazırlama doğrultusunda yoğunlaşır. Ancak Büchner bilinçli olarak bu gelişmeyi belli bir belirsizlik içinde bırakır. Bu yüzden de ölümün intihar mı, kaza mı, yoksa Tanrı’nın buyruğu mu olduğu kesin olarak bilinemez. Büchner’in bu dramatik yöntemini oyunda Büyükanne’nin anlattığı şu masal açıklar:
“Bir zamanlar yoksul bir çocuk varmış, annesi de yokmuş, babası da, herkes ölmüş, hiç kimse kalmamış yeryüzünde. Herkes ölmüş, çocuk da gece gündüz aranmış durmuş. Bakmış yeryüzünde kimse yok, o da gökyüzüne çıkmak istemiş. Aydede ahbap ahbap göz kırpmış ona; sonunda Aydede’ye vardığında bakmış, Aydede çürük bir tahta parçası. Bunun üstüne kalkmış güneşe gitmiş, güneşe vardığında bakmış, güneş solmuş bir kasımpatı. Yıldızlara vardığında bakmış, yıldızlar da küçük, parlak sinekler, çaylağın onları yaban eriği ağacına taktığı günden beri sallanıp duruyorlarmış orada. Bunun üzerine yeryüzüne geri dönmek istemiş, ama yeryüzü devrilmiş bir oturağa benzemişmiş. Tek başına kalmış çocuk. Oturmuş bir yere, ağlamış, hâlâ da orada oturuyor, hem de yapayalnız.”
Georg Büchner bu peri masalı paradosiyle ve bir çocuğun duyarlılığıyla bütün insanlığın durumunu şaşırtıcı bir tok sözlülükle dile getirmeyi başarır.
Woyzeck son biçimini almamış olduğu için çeşitli düzenlemelerle yayımlanmış, ilk kez 1913’te Münih’te sahnelendikten sonra çağdaş tiyatroda yeni atılımlara esin kaynağı olmuş bir yapıttır. Bu nitelikleriyle dünyanın acımasızlığı ve kaypaklığı karşısında herkesin içine düşebileceği umarsızlığı, bu dünyayı yöneten kişilerin eğitimlerine, akılcı tutumlarına ve ahlak değerlerine karşın gerçekleri içlerine sindirememelerini, irkiltici bir biçimde yan yana getirerek ortaya koyar.
Büchner’in bu üç oyunu dışında yazdığı Lenz adlı yarım kalmış öyküsü de gerçek bir insanın yaşamının son dönemini ele alır. Jacob Micheal Reinhold Lenz, Alman tiyatrosunun Coşkunluk (Sturm und Drang) Woyzeck akımının temsilcilerinden biriydi. 1751-1792 arasında oyunu yaşamış bu yarı çılgın dahinin Der Hofmeister oder die Vorteile der Privaterziehung (“Özel Öğretmen ya da özel Eğitimin Yararları”) ve Die Soldaten (“Askerler”) adlı oyunları toplumsal sınıflar arasındaki ayrımları eleştiren ilginç yapıtlardı. Büchner kendi tiyatro anlatışının oluşmasında da bu oyunlardan etkilenmişti. Lenz 1776’da delilik nöbetleri geçirmeye başlamış ve Alsaslı bir din bilgini olan Oberlin’in yanında kalmıştı. Oberlin’in bu süre içinde Lenz’le ilgili olarak tuttuğu günlük, Büchner’in öyküsünü yazarken en çok yararlandığı belge oldu. Lenz’in geçirdiği ruhsal bunalımlar, Avrupa edebiyatının insanın iç yaşantısını çözümleyen ilk anlatı örneği olarak, Büchner’in öyküsünde ölümsüz bir biçime kavuştu.
Bu öykü Linda Musmann adlı bir Amerikalı yönetmen tarafından uyarlanarak 1852’de New York’ ta, Türk bestecisi Semih Fırıncıoğlu’nun müziği eşliğinde sahnelendi. Danton’un Ölümü Gottfried von Eınem’in aynı adla Woyzeck ise Alban Berg’in Wozzeck adıyla besteledikleri operalara konu oldular.
Georg Büchner Eserleri:
Oyun:
- 1.Dantons Tod, 1833, Danton’un Ölümü,
- 2.Leonce und Lena, 1836, Leonce ile Lena;
- 3.Woyzeck, 1836.
Anlatı:
- 1836.
Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Cilt 22, Anadolu yayıncılık.

One Comment »