Ebu’s-Suûd kimdir? Hayatı, eserleri ve Tefsiri: Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde ilim ile meşgul olmuş şahsiyetler ve ilmi faaliyetler, ilimler tarihinde epeyce geniş bir yer işgal eder. Şüphesiz Türklerin haklı olarak iftihar edebilecekleri mühim kişilerden biri Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislamı, devletin milli, idari ve hukukla ilgili kanunlarının yapılmasında büyük hizmetleri geçen “Ebu’s-Suûd” efendidir.
İstanbul civarında, Müderris köyünde doğduğu söylenen Ebu’s-Suûd’un doğum tarihi hakkında ihtilaf edilmiştir. Muhtelif eserler onun (896/1490), (897/1491), (898/1492) tarihlerinde doğduğunu kaydetmektedir. Vakfiyesinde ise İskilip’te dünyaya geldiğine dair kayıt vardır. Ebu’s-Suud’un ismi, Ebu’s-Suud Muhammed b. Muhammed b. Mustafa el-İskilibi el-lmâdidir. Bağdatlı İsmail Paşa,isminin Muhammed değil, Ahmed olduğunu ileri sürer. Asıl adının İmaduddin olduğu da söylenir. Babası zahir ve batın ilimlerine vakıf olan eş-Şeyh Muhammed Muhyiddin Yavsi b. Mustafa el-‘lmâd el-İskilibidir. Annesi ise meşhur alim Ali Kuşçu’nun kardeşinin kızı olan Sultan Hatun’dur. Uzun ve bereketli bir ömür yaşayan, Türklere ve Müslümanlara büyük hizmetleri dokunan bu alim zat, 5 Cumâde’l-Ulâ 982/1574 tarihinde vefat etmiştir.
Zeki, ilme karşı büyük bir iştiyakı olan geleceğin şeyhülislamı Ebu’s-Suûd’a evvela babası Muhammed Muhyiddin el imâdi, sonra da Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi (ö. 922/1516). Mevlânâ Seyyidi Karamanı (ö. 923/1517) İbn Kemâl (ö. 940/1533) gibi alimler hocalık yapmışlardır. Devrinin en meşhur şahsiyetlerinden ilim alan Ebu’s-Suûd, tahsilini tamamladıktan sonra, en yüksek ilmi payelere ulaşmıştır. Müderrislik, kadılık, kadıaskerlik, müftilik ve nihayet Şeyhülislamlık gibi mühim mevkileri elde etmiştir. II. Beyazıt’tan, II. Selim devri de dahil olmak üzere, yukarıda zikrettiğimiz hizmetleri ifa etmiştir. Otuz yıl Şeyhülislamlık yapan Ebu’s-Suud’un fikirlerine muhalif olan kimseler çıkmış ise de, çıkan bu ihtilaflar şer’i meselelerin açıklığa kavuşmasına yardımcı olmuşlardır. Bilhassa Ebu’s-Suûd’un nakit paraların ve menkulün vakfına cevaz vermesi üzerine, Bİrgili Mehmed efendi’nin (ö. 981/1573) menkulatın ve paranın vakfedilmeyeceğine dair yazdığı risale, Ebu’s-Suûd’a karşı bir reddiye mahiyetindedir.
Ebu’s-Suûd efendi, dini ve edebi yönden pek çok eserler vermiştir. Tefsir ve fıkıh alanındaki eserleri meşhurdur. İrşâdu’l-Akli’s-Selim ilâ Mezâye’l-Kitâbi’l-Kerim adlı Kur’an tefsiri, islâm aleminde çok tutulmuştur. Onun otuz senelik Şeyhülislamlık şöhretini gölgede bırakan ve onun ismini ebedileştiren bu tefsir olduğunu söyleyebiliriz. Bu eserin, İslâm alemindeki çeşitli kütüphanelerde yazmaları olmakla beraber, onun çeşitli baskıları da yapılmıştır. Eserin değeri ve mahiyetine ileride ayrıca temas edeceğiz.
Diğer eserlerini şöylece sıralayabiliriz:
Ma’ruzat çeşitli meselelere ait fetvalar,
Hasmu’l-Hilaf fi’l-Meshiale’l-Hifâf,
Tehâfutu’l-Emcâd fi Evveli Kitâbi’l-Cihâd
Merginâni’nin “Hidâye” eserinin cihad bahsine haşiyedir.
Me’âkidu’t-Tirâf fi Evveli Tefsiri Sureii’l-Fethi mine’l-Keşşâf
Gamazâtu’l-Melih fi Evveli Mebâhis Kasri’l-‘Am mine’t-Telvih
Allâme Sadru’ş- Şerianın “Tenkihu’I-Usûl” isimli meşhur eserinin “Kasr-t âm” bahsine yazılmış bir ta’likdir.
Tevâkibu’l-Enzâr fi Evâili Menâri’l-Envâr
Ebu’l-Berakât en-Nesefi’nin “Menâru’l-Envâr” isimli usul kitabının ilk kısımları için şerh.
Ta’likatun ale’l-Hidaye
Merginâni’nin “Hidâye” isimli eserinin “Kitâbu’l-Bey” ma yazılmış muhtasar bir ta’liktir.
Fetâva
Mevkifu’l-Ukul fi Vakfi’l-Menkul veya Risaleiu Vakfi’n-Nukud,
Para ve menkul malların vakfının cevazı hakkındadır. Bunlardan başka daha pek çok eserleri vardır.
Ebu’s-Suûd efendi edebi yönü kuvvetli olan bir kişidir. O, şiirlerini Türkçe, Arapça ve Farsça yazmıştır. Her üç dili, şiirde kolaylıkla kullanmıştır. Şiirlerinde en ağdalı üslubtan en sadesine kadar her çeşit ifade şekline rastlamak mümkündür. Arapça olarak yazdığı Kaside-i Nuniyyesi meşhurdur.
Osmanlı imparatorluğunun en haşmetli döneminde yetişmiş olan Ebu’s-Suûd efendi muasırları tarafından övülmüş, namına kasideler yazılmış, edebi kudreti, tefsir ve ftkıhtaki üstünlüğü ile ün salmıştır. Padişahlar kendisine itimat etmiş ve hürmet göstermişlerdir. II. Selim, III. Murad, III. Mehmed devirlerindeki başlıca ilim adamlarının hocasıdır. Ali Cemali efendinin oğlu Fudeyl Efendi (ö. 991/1583), Mâluizâde Seyyid Mehmed (ö. 992/1584), Abdulkadir Şeyhi (ö. 1002/ 1593), Bostanzade Mehmet (ö. 1006/1597), Hoca Sadeddin (ö. 1008/ 1599), Şâir Baki (ö. 1008/1599), Bostanzade Mustafa (ö. 1014/1605), Sun’ullah Efendi (ö. 1021/1612) ve Kınalızade Hasan gibi ünlülere hocalık yapmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu dahilinde ilmi faaliyetlere geniş bir yer verilmiştir. Bu arada Kur’an tefsiri ile meşgul olanlar az denilemeyecek sayıdadır. Ancak Kur’an’ın bütününü tam oiarak tefsir edenlerin sayısı fazla değildir. Ekseri Osmanlı uleması, daha evvel yapılan eserlere haşiye ve talikler yapmışlardır. Tam olarak, Kur’an’ı tefsir edenlerin başında hiç şüphesiz Ebu’s-Suûd Efendi gelir. Şimdi bu zatın tefsiri ve tefsirdeki usûlü üzerinde duralım.
Ebu’s-Suûd efendi, bu üniü tefsiri İstanbul’un Sütlüce semtinde bulunan köşkünde yazmış, bu büyük esere Kanuni Sultan Süleyman büyük alaka göstermiş, tefsir daha tamamlanmadan padişaha sunulmuştur. Eseri büyük takdirle kabul eden padişah, Şeyhülislamın 200 akçe olan meşihat yevmiyesini 500 akçeye çıkarmış, kendisine ihsan ve ikramlarda bulunmuş, eserin 973/1566 da tamamlanması ile yevmiyesine 100 akçe daha ilave edilmiştir.
Ebu’s-Suûd Efendi, bu büyük eserini nasıl telif ettiğini mukaddimesinde özet oiarak şöyle anlatmaktadır:
…Kur’an’ı Kerim’in tefsirine her asırda ve her yerde, önde gelen bilginler teşebbüs etmiş, bunlar araştırma denizine dalarak, nice eşsiz faydalar elde etmiş ve nice kıymetli eserler telif etmişlerdir. İlk devirdeki bilginler, kendilerine Hz. Peygamber’den ulaşan rivayetlerle âyetlerin manalarını açıklamak ve hükümlerini tertip ile iktifa etmişlerdir.
Sonradan gelen bilginler ise, öncekilerin ortaya koyduklarıyla beraber, âyetlerin ihtiva ettiği latif meziyetleri, eşsiz sır ve işaretleri de açıklayarak böylece Kur’an’ın i’caz delillerini, insanlara göstermek istemişlerdir. Artık bu hususta sayısız güzellik ve faydaları içine alan pek çok değerli kitap tedvin etmişlerdir ki bunlardan her biri münevver zümrenin gözlerini aydınlatacak ince mefhumları ihtiva etmektedir. el-Keşşâf, ve Envâru’t-Tenzil bu konuda büyük şân ve şeref i!e diğerlerinden bir ayrıcalık gösterecek durumdadır.
Geçmiş günlerde, bu iki kitabın mütalaası ile meşgul olurken, bunların ihtiva etmiş olduğu esaslara, diğer kitaplarda bulduklarımı da eklemek, güzel bir üslub ile onları tertib etmek, Yüce Allah’ın iütfu oiarak kalbime doğacak olan şeyleri de Kur’an’ın şanına uygun bir şekilde bunlara ilave etmek suretiyle, Sultan Süleyman’ın “Hazine-i Amire”sine hediye etmeyi aklımdan geçirdim.
Fakat aczim azmime engel oldu. Yapılacak İşin büyüklüğü beni endişeye sevketti. Aradan aylar, yıllar geçti, meşguliyetin çokluğu, muharebelerde, seferlerde, beldelerde dolaşmam bu işe imkan vermedi. Baktım ki fırsat elden gidiyor, ecel yaklaşıyor, hayat güneşi sönüyor, artık işlerin çokluğuna bakmadan arzu ettiğim kitabı Allah’a sığınarak yazmaya başladım.”
Kendisine “Nu’ınanu’s-Sâni” (İkinci Ebu Hanife), “Hatibu’l-Müfessirin”, “Rûm diyarının Zemahşerisi” gibi lakablar verilmiştir. Tefsirinde nüktelerin çokluğu ve âyetler arasındaki tenasüb ve insicamın iyi bir şekilde açıklanmasından dolayı, bu eserin, Zemahşeri’nin ve Beydâvi’nin eserlerinden daha üstün olduğunu söyleyenler ortaya çıkmıştır. Yine bazılarınca bu tefsir kendilerinden evvelkilerde görülmeyen bir tarzda, beiâgat yönlerini ve sünnet ehli akidesini iyi bir şekilde incelediğinden eserin yüksek bir dereceye ulaştığı belirtilmektedir. Bununla beraber, tefsirine bazı mevzu hadisleri sokmuş olması sebebiyle de tenkide uğramıştır.
Ebu’s-Suûd efendi, tefsirinin mukaddimesinde hangi tefsirlerden istifade ettiğini, el-Keşşâf ve Envâru’t-Tenzil gibi tefsirlere duyduğu hayranlığı belirtir. Bu iki eserden başka, onun en mühim kaynağı muhakkak ki, Fahruddin er-Râzi’nin “Mefatihu’l-Gayb”ı olmuştur. Müellif eserinin bir kaç yerinde bu şahısların isimlerini zikrederek, onlardan nakillerde bulunur. Bazen de isim ve yer belirtmeksizin, yukarıda zikredilen eserlerden istifade eder. Ebu’s-Suûd sadece onlardan nakletmekle kalmamış, yeri geldikçe isim tasrih etmeden, bazı meselelerde onları tenkit büe etmiştir. Mukaddimesinde istifade ettiği eserleri zikrettikten sonra, artık kitabının muhtelif yerlerinde bunları tekrar göstermeye lüzum görmemiştir, şeklindeki bir savunmanın, İslâmi manada bir ilim anlayışını kapsamadığı kanaatindeyiz.
Ebu’s-Suûd Efendi tefsirinde, tefsirin en mühim unsurlarından olan, Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri, Kur’an’ın hadislerle tefsiri, sebeb-i nüzul nesh, kıssalar, fıkıh, kelâm, lügat ve nahiv, kıraat, İsrailiyat muhkem ve müteşabih şiirle istişhad, belagat ve i’câz, âyetler arasında münasebet ve insicam gibi yolları takip ederek tefsirini meydana getirmiş başka bir deyimle bu hususlarda kendi görüşünün ne olduğunu belirtmiştir. Tefsir hakkında bir kanaat edinebilmek için, yukarıda zikrettiğimiz konularda bazı örnekler vermeye çalışalım:
Müellifimiz, Kur’an’ın Kur’an ile tefsirine eserinde geniş bir yer vermiştir. Mesela, Nisa Sûresi’nin 107. “Nefislerine hainlik etmiş kimselerden yana mücadele etme..” âyetini yine Bakara Suresinin 187. âyetine dayanarak, insanın kendi nefsine hainlik etmesinin, günah işlemek suretiyle olacağını beyan etmektedir:
Keza, Bakara Sûresi’nin 183. “Ey iman edenler, sizden öncekilere farzedildiği gibi, sizin üzerinize de oruç farzedildi.” âyetini tefsir ederken, âyette geçen “es-Siyâm” kelimesinin lügatte “Nefsi; arzu ettiği şeylerden tutmak, alıkoymak” manasına olduğunu ispat sadedinde Meryem Sûresi’nin 26. âyetini vermektedir:
Bu eser bir dirayet tefsiri olmasına rağmen, ayetlerin ayetleri izahı ve ayetlerin Hz. Peygamberin sünnetiyle beyan edilmesine dair binden fazla örneği ihtiva etmektedir. Bu bakımdan müellifin bu tefsiri, bazen rivayet tefsirleri arasında gösterilmek istenir.
Bakara Sûresi’nin 238. ayetindeki orta namaz denilerek ikindi namazı olarak gösterilmiş ve bu hususu teyid için, Hz. Peygamber’in Hendek Muharebesi günlerinde söylediği,
“Bizi orta namazdan alıkoydular ki, o ikindi namazıdır. Allah onların hanelerini ateşle doldursun…” hadisine dayanmaktadır.
Keza, Nisa Sûresi’nin 125. ayetindeki “İhsan” kelimesinin manasını verdikten sonra,
diyerek Hz. Peygamber’in (ihsan) senin, Yüce Allah, sanki seni görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Eğer sen onu görmüyorsan, O, seni görmektedir..” hadisinin bu ayeti tefsir ettiğini göstermektedir.
Kur’an ayetlerinin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için lüzumlu olan sebeb-i nüzul ilmine de müellifimiz çok önem vermiştir. Yeri geldikçe ayetlerin nüzul sebebine temas etmeyi ihmal etmemiştir. Bazen zikrettiği hadisenin nüzul sebebi olduğunu tasrih eder, bazen tasrih etmez. Bazen bir ayet için birden fazla nüzul sebebi gösterir, bazen bunlardan birini tercih eder. Mükerreren inenlere ve zayıf olanlara işaret eder. Mesela, Bakara Sûresi’nin 159. “Hakikat indirdiğimiz o açık ayetlerimizi ve doğruyu biz kitapta onu pek aşikar bir surette bildirdikten sonra gizleyenler yok mu? İşte onlara hem Allah lanet eder ve hem lanet etmek şanından olanlar lanet eder.” ayeti hakkında üç nüzul sebebi zikredilmektedir.
a- Tevrat’taki hükümleri ve Hz. Peygamber’in sıfatlarını gizleyen Yahudi hahamları hakkında nazil olmuştur,
b- Ehl-i Kitab olan Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur,
c- Genel olarak, din hükümlerinden herhangi bir şeyi gizleyen kimseler hakkında nazil olmuştur. İşte bu üç sebebi zikreden Ebu’s-Suûd “En uygun olanı birincisidir” demek suretiyle tercihini göstermektedir.
Keza, Bakara Sûresi’nin 44. “Siz insanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz?” ayetini açıklamak için Medine’de bulunan ve öğüt verdikleri kimselere, peygamberlere uymayı tavsiye ettikleri halde, kendileri aksini yapan Yahudi hahamları için nazil olduğunu kaydeder:
Yine tefsirde mühim bir yer işgal eden “Nesh” meselesini, yani onun cevazını ve vukuunu kabul etmektedir. Mesela, Bakara Sûresinin 187. “Oruç günlerinin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal edildi…” ayetinin tefsirinde, İslam’ın hidayetinde oruçlu iken yatsıdan sonra yeme, içme ve kadınlara yaklaşma yasağının bu ayetle neshedildiğini beyan ederek şöyle demektedir:
Bu ibare ile kitabın sünneti nesh etmesinin cevazına işaret eder.
Keza, Ahzâb Sûresi’nin 6. “…. Akraba olanlar miras hususunda, Allah’ın kitabında birbirlerine müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar…” ayeti hicretin ilk yıllarında Medine’de Ensâr ile Muhacirler arasında din kardeşliği dolayısıyla birbirlerine varis olma hükümleri meyanına sokulmuş olan “Tevarüsü” neshetmiştir, demektedir:
Hidayet rehberi olan Kur’an’ı Kerim’in ahkam ayetlerine müfessirier bilhasa itina etmişlerdir. Otuz sene, büyük bir imparatorluğun Şeyhülislamlık makamını işgal etmiş olan Ebu’s-Suûd, ikinci Ebu Hanife olarak tanınmış ve tefsirdeki fıkhi hükümleri Hanefi mezhebi açısından incelemiştir. Onun, bazı ayetleri hiçbir mezhebe maletmeden fıkhi konulara temas ederek, tefsir etmesi, bazen bir tek imamın görüşüne yer vererek, ayeti açıklaması, bir meselede sadece Ebu Hanife ve Şâfii’nin görüşüne yer vererek ayeti beyan etmesi, yine başka bir meselede, Ebu Hanife, Mâlik ve Şâfii’nin görüşlerine yer vermesi, çeşitli ehlisünnet imamları ve onların talebelerin görüşlerine yer vererek ayeti tefsir etmesi, bugün ortadan kalkmış (Münderis) mezheb imamlarının görüşlerini zikrederek ayetleri tefsir etmesi gibi hususlar düşünülebilir. Mesala, Nahl Sûresi’nin 14. “Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetindenfaydalanmanız için denizdeki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün boyun eğdiren de O’dur. Artık belki şükredersiniz” ayetinin tefsirinde Ebu s-Suud şu fıkhi hükme yer verir:
Bu ayette etten maksat, balıktır, es-Sevri ve Maiik’e göre bir kimse et yemeyeceğim diye yemin etse sonra balık yemiş olsa, yemininden hanis olur. Çünkü Allah bu ayette balığı et olarak vasıflandırmıştır.
Keza, A’raf Sûresi’nin 32. “De ki, Allah’ın kullan için yarattığı zinet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir.”ayetinde, gerekli açıklamaları yaptıktan sonra,
diyerek ayeti, hiçbir mezhebe mal etmeksizin, “Bu ayette, yiyecek ve giyeceklere, tezyin ve süs çeşidinden olan şeylerde mubahlığın asıl olduğuna delil olduğunu” söylemektedir.
Keza, Maide Sûresi’nîn 89. “…Yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek, yahud giydirmek ya da bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır Bu oruç arka arkaya ara vermeksizin tutulmalıdır”. Bu ayet yemin keffareti için üç gün oruç tutulacaksa, bu orucun nasıl tutulacağı açıklamaktadır: Bu oruç arka arkaya ara vermeksizin tutulmalıdır. Bu husus “Arka arkaya üç gün oruç tutması lazımdır” kıraatına dayanır. İmam Şafi’i ise şazz olan kıraatları hüccet olarak kabul etmez. Bundan dolayı da, onlara göre tutulacak üç günlük orucun arka arkaya olması şart değildir.
Yine Tevbe Sûresi’nin 28. “Ey inananlar, doğrusu puta tapanlar, pistirler, bu sebeple, bu yıllardan (hicretin 9. yılı) sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” ayetini açıklarken, ifadesiyle müşriklerin girmemesi gereken mescidSerin hangisi olduğu hususunda, Ebu Hanife, Şafi’i ve Malik’in içtihadına yer vererek şöyle demektedir: Ebu Hanife’ye göre müşrikler, ne Mescid-i Haram’a ne de diğer mescidiere girmekten men edilir. Çünkü bu ayette müşriklere yasak edilen şey hac ve umre yapmalarıdır. İmam-ı Şafi’î’ye göre, müşrikler yalnız, Mescid-i Haram’a giremezler. İmam Malik’e göre ise, hiçbir mescide giremezler.
Ebu’s-Suûd Efendi itikadi mevzulara da temas etmiştir. Onun itikattaki imamı, Ebu Mansur el-Mâturidi’dir. O, bazı kelami meseleleri hiçbir kelamı mezhebe maletmeden, bazen Mâturidi’ye bazen el-Cubbâiye, bazen de bize göre diyerek mensub olduğu kelami mezheb görüşünü nakleder. Mûtezili ve Rafızi görüşleri red etmek bazen de çeşitli mezheblerin görüşlerine yer vermek suretiyle ayetleri açıklar. Mesela, “Geleceğinden şüphe olmayan günde, onları topladığımız ve haksızlık yapılmayarak herkese kazandığı eksiksiz verildiği zaman nasıl olacak?” ayetini açıklarken müfessirimiz şöyle demektedir:
Bu ayette, mümin olan kimsenin cehennemde ebedi olarak kalmayacağına ve yapılan ibadetin boşa gitmeyeceğine delil vardır.
Keza, Bakara Sûresi’nin 48. “Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun.” ayetini açıklarken, ayetteki lugavi yönleri açıklayan manayı izah ettikten sonra şöyle demektedir:
Mutezile bu ayete dayanarak, büyük günah işleyen kimseler için, şefaatin mevcudiyetini inkar etmişlerdir. Fakat bu ayetin kafirlere mahsus olduğu, şefaata dair olan diğer ayeti kerime ve hadisi şeriflerle anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Mutezile’nin bu iddiası sahih değildir.
Ebu’s-Suûd Efendi tefsirinde 1000’den fazla hadise yer vermiştir. Bu hadisler tetkik edildiğinde bazılarının sure ve ayetlerin faziletleriyle bazılarının ise doğrudan doğruya ayetin tefsiri ile ilgili olduğu görülür. Bunlar arasında bazı mevzu hadislere de tesadüf edilir ki bilhassa surelerin faziletleriyle ilgili olanlar aynen Keşşaf ve Envârut-Tenzil’öen nakledilmişlerdir. Usûl-ü hadisten biliyoruz ki hiç atlamadan baştan sona kadar sırayla surelerin faziletlerinden bahseden hadisler, ulemanın ittifakıyla mevzudur. Bunlarda sahih, hasen ve zayıf hadislere ait örneklere rastlamak mümkündür.
Kur’an-ı Kerim tefsirinde, lafızların mana ve medlullerinin bilinmesi gramer ve i’raba göre değişen mana ve şekillerin bilinmesiyie mümkün olur. Bu bakımdan müfessirimiz lügat ve nahiv yönüne büyük önem vermiştir. Çeşitli durumlara göre kelimenin kazandığı muhtelif manaları, vezinlerini, isim ve sıfat istifham, takdim ve te’hir, atf, izmar ve ziyade harf oluşunu beyan eder. Ebu’s-Suûd, ayetin i’rabı ile alakalı farklı görüşleri sadece nakletmekle kalmayıp, bazen o görüşlerinden birini tercih eder ve sebebini izah eder. Ayetin tefsirine geçmeden evvel o ayette bulunan bazı kelimelerin manasını Arap diline uygun olarak ve bu kelimeleri cümleler içinde kullanarak verir. Bazen kelimeleri hadislere, şiire ve filologların görüşlerine dayandırarak açıklar. Bazen kelimelerin sarf ve nahiv yönlerini ele alır. Terkiplerdeki istifham, takdim, tehir, atf, izmarlan, ziyade harfleri beyan eder. Bazen ayette geçen harflerin fonksiyonuna işaret eder. Bazen de asılları Arapça olmayan kelimelerin menşeini gösterir.
Mesela, Bakara Sûresi’nin 156. “Onlara bir musibet geldiğinde…” ayetindeki “Musibet” kelimesini, diyerek hoşa gitmeyen ve arzu edilmeyen hallerden insanın başına gelen şeylerdir, şeklinde tarif eder ve bu tarifini “Mümine eziyet veren her şey onun için musibettir” hadisine dayandırır. Keza yine Bakara Sûresi’nin 177. ayetindeki fiilinin iki mef’ul aldığını ifade ederek birinci mefu! olduğu halde, ikinci mef’ul olan ona takdim edilmiştir. Bu takdim ve te’hir, mala ehemmiyet verilmesi ve ona dikkat edilmesi gerektiği için yapılmıştır der. “Kıstas” kelimesi Rumca’dan muarrebdir. Fakat bu Kur’an’ın Arapça olmasına zarar vermez. Muarreb olan kelimeler de Arapça kelimelerden sayılır demektedir. Keza, “Meryem” kelimesinin İbrânice’de hizmetçi İsâ kelimesinin ise Süryânice’de mübarek manasına geldiğini söylemektedir.
Ebu’s-Suûd Efendi, tefsirinde kıraatlare de yer vermiştir. O, bazen sadece kıraate işaret etmekle iktifa eder, bazen kıraatle ayetin manasını açıklar, bazen çeşitli kıraatler arasında olan mana farklarını gösterir. Bazen kıraatlerin misallerini açıklar, bazen kıraate dayanarak ayetin i’rabını beyan eder. Bazen kıraatten fıkhi hükümler çıkarır. Bazen resmi mushaf dışındaki mushafların okuyuşlarına, bazen şazz kıraatlere yer vermesi, bazen de kıraat imamlarının ve ravilerinin isimlerini açıklaması, bazen de kıraatler arasında tercihler yapması gibi hususlara rastlanır. Mesela, Bakara Sûresi’nin 283. “…Eğer birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse borcunu ödesin…” ayetindeki kelimesinde, hemzeyi yâ’ya kalbetmek suretiyle tarzında okunmuştur. Aynı kelime, ya’nın, ta’ya idgamı ile de okunmuştur. Halbuki, hemzeden munkalib olan harf hernze hükmünde olduğu için idgam edilemez. Bu sebeple son okuyuş şekli hatalıdır, demektedir.
Keza, En’am Sûresi’nin 32. ayetindeki kelimesinin şeklinde okunuşu; Al-i İmran Sûresi’nin 178 ayetindeki
fiilinin şeklinde “ta” ile okunabilmesinde şu şekilde bir farklılık husule geleceğini belirtir: Ta ile hitap, Hz. Peygamberedir ki kendisini teselli etme bakımından bu okuyuş uygundur veyahut da hitap, küfredenlerin hallerindeki ferahlığı yaymak maksadıyla, zannetme kabiliyetine sahip olan herkesedir.
Yine müellifimizin eserinde İsraliyat dediğimiz menkuiat az deniiemeyecek kadar mevcuttur. O, bazen bunların yalan ve uydurma olduğunu itiraf eder, bazen de, bunları müsait olan gönüileri tergib ve terhib yoluyla irşad kabilinden bir emsal kabul ederek eserine derceder. Mesela, Bakara Sûresi’nin 102. ayeti olan Hârut ve Mârut kıssası hakkındaki rivayet gibi. Yine kendisi bu rivayetin aklî ve naklî delillere muhalif bir Yahudi rivayeti olduğunu söyleyerek buna itimad edilemeyeceğini kaydeder. Keza, Sa’d Sûresi’nin 21-25. ayetlerinin tefsirinde, diyerek Hz. Davud’un Uryan’ın karısı ile olan münasebetlerini nakleder ve neticede bu haber kulakların ve gönüllerin nefret edeceği uydurulmuş son derece kötü bir iftiradır. Bunu uyduran ve halk arasında yayanlara yazıklar olsun. Hz. Ali, bu haberi nakledene 160 değnek vurdururdu.” demektedir.
Bazen de yalan ve uydurma olduğunu belli etmediği İsraliyat vardır ki, onların bazısı mucizelerle ilgili, bazısı yaratılışa ait, bazısı Ka’be ve Hacer-i Esved’e ait, bazısı peygamberlerin durumu ile ilgili, bazısı putlarla alakalı, bazısı da aslında fayda mülahaza edilmeyen hususların tefsirlerine ait, bazısı Isrâüoğulları ile alakalıdır.
Kur’an’ı Kerimin bizzat kendi bünyesinde bulunan müteşabih ayetler ve bunların bilinip bilinmemesi meselesi tefsir ilminde çok önemli konulardan biridir. Müellifimiz Ebu’s-Suûd Efendi, ilim sahiplerinin müşteşâbih ayetlerin ifade ettiği manayı bilebileceğini kabul etmiştir. Nitekim o, tefsirinde yüce Allah ile ilgili müteşabih
ayetleri tefsir etmiştir. Mesela, Tâha Sûresi’nin ayetindeki “İstiva” kelimesi burada mecazidir. Bu kelimeden mülk ve saltanat, bir şeye hakimiyet manası anlaşılır. “Kainatı var etmeye ve işlerini tedbire, Allah iradesinin taalluk edebileceğini ifade eder” demiştir. Bazı surelerin başlarında bulunan Mukattaât harflerini tefsir etmiştir. Mesela, nın manası “Ey Adem demektir. Bu hitabın Hz. Peygamber’e” ait olduğunu söylemektedir.
Kur’an tefsirinde şiirle istişhad sahabe zamanına kadar iner. Müellifimiz de, selef müfessirlerin yoluna tabi olarak, şiirle istişhadlarda bulunmuştur. Tefsirindeki mevcud beyitlerin adedi 400 ü geçer. Bu beyitler bazen ayetin tefsiri, bazen manayı teyid, bazen de gramerle ilgilidir. Kendisi de şair olduğundan bunları kolaylıkla kullanabilmiştir. Mesela Bakara Sûresi’nin 150. ayetindeki istisnanın mübalağa için kullanıldığını ifade
etmek sebebiyle, “Birliklerle savaşmaktan mütevellid kılıçlarında açılan gediklerinden başka ayıpları yoktur” beytini örnek getirmiştir.
Ebu’s-Suûd, Kur’an-ı Kerim’in i’caz ve belagatını göstermeye çalışan müfes-sirlerden biri sayılır. Tefsirinin çeşitli yerlerinde Keşşaf ve Envâru’t-Tenzil’öen bol miktarda istifade ettiği halde, belagat ve i’caz yönlerinden onlardan istifadesi fazla olmamıştır. Mesela, Fatiha Suresinin 4. ayetinde “Ancak sana ibadet ederim, ancak senden yardım isterim” yerine “Allah’ım ancak sana ibadet ederiz, ancak senden yardım dileriz” denmesindeki hikmeti şöyle izah eder: Bu duayı yapanın nefsinin kusurundan dolayı, Allah huzurunda tek olarak durmaya, ibadetini ona arzetmeye ve münferiden Allah’tan hidayet ve yardım istemeye liyakatsiz olduğunu bildirmek içindir.
Keza, Bakara Sûresi’nin 35. “Şu ağaca yaklaşmayın” ayetinde, ifadesiyle ağacın meyvesinden yemenin değil de “Yaklaşmanın” yasak edilmesi, ağacın meyvesinden yemenin haramlığım ve ondan çekinmenin vücubunu ifadede mübalağa içindir, der.
Tefsir ilminde ince ve dakik konulardan biri de, ayetler ve sureler arasındaki tenasüb ve insicamdır. Müellifimiz bu konuya önem veren müfessirlerden biridir. O, ayetin ihtiva ettiği kelimelerin veya surelerin muhtevi oldukları ayetlerin, gramer ve mana yönünden birbirine bağlılığı esasına dayanmaktadır. Mesela, Al-i İmran Sûresi’nin 59. “Allah’ın katında İsa’nın durumu, kendisini topraktan yaratıp, sonra “ol” demesiyle olmuş olan Adem’in durumu gibidir.” Ayetindeki ibaresi, ayetin baş tarafında geçen kelimesindeki icmali tafsil ve ibhamı tefsir etmektedir. Yine aynı cümlenin, Hz. İsa’nın babasız yaratılmasıyla, Hz. Adem’in hem anasız hem babasız yaratılma hali arasında yapılan temsilin benzetme yönünü açıkladığını söylemektedir:
Keza, Al-i İmran Sûresi’nin 100. “Ey inananlar, kitap verilenlerin birtakımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kafir olmaya çevirirler.” ayetini açıklarken, bu ayetin, evvelindeki iki ayette Yüce Allah, kitap ehline hitab ettiği halde, bu ayette sözü müminlere çevirmiş ve onları kitap ehline itaatten sakınmaya davet etmiştir. İnsanları doğru yoldan saptırdıklarından dolayı kitap ehlini kınayan Yüce Allah, bunu müteakip, onlardan gelecek fitnelere karşı müminleri uyanık olmaya davet etmiştir, demektedir.
Ebu’s-Suûd Efendinin tasavvuf akımlarına karşı tutumu hakkında da söylenenler çok karışıktır. Onun, tasavvufun karşısında bulunduğunu söyleyenlerin yanında, tasavvufa meyilli olduğunu iddia edenler de vardır. Ebu’s-Suûd’un, Oğlan Şeyh İsmâl Mâşûki, Muhyiddin Karamâni ve Melâmi şeyhi Hamza Bâli hakkında idam hükmü vermesi onun tasavvufun sapık yönü aleyhinde olduğu iddiasını kuvvetlendirmiştir. Ebu’s-Suûd Efendi resmi ve hususi her işinde, insanlarla iyi geçinmeyi prensib ittihaz etmiş bir kimse idi. Hüküm ve fetvalarında gayet tarafsız davranmış, kendine ait en ufak bir nefis payı bile olmadan fetva isteyen makamlara, Şeriat’ın hükmünü bildirmekle yetinmiştir. Onun tasavvuf sahasında bir eseri de mevcut değildir. O, bu büyük tefsirinde ekseri müfessirierin tasavvufi açıdan ele alarak tefsir etikleri ayetleri acaba nasıl tefsir etmiştir? Bu konuda Prof. Yusuf Ziya Yörükan (ö. 1954) Ebu’s-Suûd Efendinin bazı ayetleri tasavvufi zaviyeden ele alarak incelemiş olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüş etraflı bir şekilde Prof. M. Tayyib Okiç tarafından incelenerek, reddedilmiştir. O, “ Ebu’s-Suûd’un sufiliğini iddia etmek için, indi te’villerden ziyade, objektif, sarih kafi vesika ve şehadetler istemek hakkımızdır. Müfessirin, fıkıh ve tefsir sahasındaki değerli eserleri yanında tasavvufi bir risalesi ortaya konulmadıkça tahminlerden Öteye geçmeyen iddialara iltifat edilemez.” demektedir.
Müfessirimiz, tasavvuf ve mutasavvıflara ait eseri olmamasına rağmen, bu konuda hakkında epeyce söz edilmiştir. Meşhur tarihçi Ali Efendi her yönü ile beğendiği Ebu’s-Suûd’un noksan olan yönünü “Mesleki sufiyye yoluna adem-i sulûk”ta bulur. Tarihçi Peçevi ise, babasının irşad sahibi bir kişi oluşuna ve birçok bilgileri ondan alışına bakarak “Ali”nin bu sözünü “Bühtan” telakki eder. Fakat o da, bu tezi reddetmek için bir delil göstermez. Kamusu’l-A’lam sahibi Şemseddin Sami de kaynak göstermeden “Müeyyedzadeye damad olmakla beraber tarikata girmiş idi” der. Evliya Çelebi’nin de, İbrahim Gülşeni’nin tasavvuf hakkında helaldir şeklinde, Ebu’s-Suûd’dan fetva aldığını zikreder. Burada tarihi bir yanılgı olduğu görülmektedir.
Ebu’s-Suûd Efendinin yaptığı nakillerden başka bir ayet hakkında ileri sürülen birkaç görüşten birini tercih ettiğini ve gibi formüller kullandığını söyleyebiliriz. Onun bu görüşleri bazen ayetin manasıyla bazen kıraatle, bazen nüzul sebebiyle bazen de gramerle ilgilidir.
Mesela, Enfal Sûresi’nin 67. ayetindeki kelimesinin tarzında da okunduğunu söyleyen Ebu’s-Suud, ilk okuyuşunu peygamberler arasında başlangıçtan beri devam etmekte olan ve ayette bahis konusu edilen sünneti açıkladığı için formülü ile vermektedir.
Müfessirimiz her ne kadar Zemahşeri ve Kâdi Beydavi’den nakillerde bulunmuşsa da, o yalnız aktarmalarla kalmamış yeri geldiğinde isimlerini açıklamaksızın bazı yerlerde onları tenkit etmiştir. O tenkit edeceği kısmı ekseriye lafzı ile önceden verir ve ortaya konulan görüş ve izah tarzını aynen nakleder. Bundan sonra da, gibi formüllerle, ayete verilen mananın ortaya konulan fikrin doğru olmadığını söyler. Mesela, Nur Sûresi’nin 63, “Peygamberi kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın…” ayetini, Ebu’s-Suûd şöyle manalandırmıştır: “Hz. Peygamber’in size karşı olan çağırmalarını, aranızda birbirinize karşı olan çağırmalar ile mukayese etmeyin” ayetine şöyie de mana verilmiştir: “Hz. peygamber’in, Rabbine yaptığı dua ve yalvarmaları içinizden küçük olan birisini, büyüğüne yaptığı ile bir tutmayın. Çünkü Peygamberin rabbine yapmış olduğu dua, mutlaka kabui edilir. Halbuki küçüğün, büyüğünden arzu ettiği şeyi, büyük olan her zaman yerine getiremez.” Yine mananın, “Hz. Peygamber’e karşı, birbirinize yaptığınız şekilde ismini söyleyerek, yüksek sesle bağırarak odalar (hücreler) arkasından ünleyerek çağırmayın. Fakat ta’zim ve hürmet ifade eden “ya Rasulullah” “Ya Nebiyallah” gibi lakabları çağırın” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Fakat bu şekilde mana vermek bu makama münasib değildir:
Çünkü kısmı, Hz. Peygamber’in emrine muhalefet edenleri tehdit mahiyetindedir ve bu türiü manaya hiç bir vecihle yol yoktur.
Ebu’s-Suûd kimdir
Kâtip Çelebi’nin kaydına göre, Muhammed b. Muhammed el-Huseyni Zeyrek Zade, bu büyük tefsirin dibacesine ve Ahmet er-Rumi ei-Akhisârı (ö. 1041/1631) nin Rûm Sûresinden, Dûhân Sûresine kadar bir ta’likası vardır. İbn Abdullatif el-Kudsi diye meşhur olan Şeyhülislam Radiyuddin Muhammed b. Yusuf’un “Hasiyetti ala Tefsiri’l-Beydâvi ve’t-Keşşâf ve Ebu’s-Suud el-Mufti” ismiyle anılan büyükçe bir haşiyesi mevcuttur.
Netice olarak Ebu’s-Suûd Efendi Osmanlı İmparatorluğunun ihtişamlı devrine uygun olarak karşımıza, ilmin alemdarı bir şahsiyet olarak çıkmaktadır. Pek çok eserler okumuş, kendisini yetiştirmiş ve Arapça’daki kabiliyetini en kudretli nesir örneklerinden addedilen tefsirinde göstermiştir. Devrinden zamanımıza kadar tefsir ve İslami ilimlerle meşgul olanların elinde, onun bu muazzam eseri bir
kaynak olarak kullanılmakta ve bütün İslam memleketlerinde ismi takdirle yadedilmektedir.
Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi

Yorumlar kapalı.