Leon Battista Alberti kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

kihaes 07/09/2014 0

Leon Battista Alberti kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1404-1472) İtalyan mimar ve yazar. Hümanist, doğacı ve bilimsel yaklaşımıyla Röne­sans düşüncesinin kuramcılarından olmuştur. Cenova’da doğdu, Roma’da öldü. Floransalı zengin bir tacirin gayrimeşru çocuğudur. Floransa’nın en zengin ve soylu ailelerinden olan Albeniler, Floransa’da aileler arası çekişmeler sonucu, bir süre için Cenova’ya gitmek zorunda kalmış; Alberti de bu sırada doğmuştu. Kuzey İtalya’da öğrenim gördü, daha sonra Bologna’da hukuk okudu. 1428’de yirmi dört yaşındayken, ailesine verilen ceza kaldırıldığı için Floransa’ya döndü. Bundan sonraki birkaç yıl onun gelişmesinde ve mimari formasyonunu kazan­masında önemli yıllardır. Birçok konuya büyük ilgisi vardı; hukuk eğitimi görmüş ama sanatın bütün dallarıyla ilgilenmişti. Aynı zamanda iyi bir sporcuy­du, atletizm ve binicilikle uğraşıyordu.

Alberti’nin asıl tanındığı alan yazarlıktır. Mi­marlık, resim ve heykel üstüne yapıtları Rönesans düşüncesinin özünü yansıtır. Oyun yazarlığı ile de uğraşan Alberti, Romalı yazar Lucian’ın üslubunda bir komedi ve diyalog yazmıştır. Bunun yanı sıra ahlak, din, sosyoloji, hukuk konularında ve doğa bilimlerinin çeşitli dallarında makaleler ve tezler hazırlamıştır.

Floransa’da geçirdiği birkaç yıldan sonra, Roma’ da Papalık mahkemelerinde sekreter olarak çalışmaya başlamış ve bundan sonraki yaşamı Roma ve Floran­sa’da geçmiştir. Bu sıralarda, Papa V. Nicholas’ın politikası orta İtalya’da etkisini artırmıştı. Tüccar kesiminden destek alan dini çevrelerde hümanist bir yönelim gelişmeye başlamış; bu, Roma’daki çalışma yaşamında Alberti’ye, Floransa’dakine benzer elveriş­li bir ortam sağlamıştı. Bu yıllarda papa çeşitli yapı projeleriyle uğraşmaktaydı. Bu konuda danışmanı Floransalı mimar Bernardo Rosselini idi, Alberti, yakın arkadaşı Biondö da Forlini vasıtasıyla papa ile tanıştı. Alberti’nin, Vatikan’ın restorasyonunu ve Santa Maria Maggiore’nin bazı onarım işlerini alma­sından sonra, mimarlık konusunda saygınlığı arttı. Bu iki mimarın önerilerinden yararlanan papa, içinde Acqua Vergine su kemerlerinin restorasyonu ve Piazza di Trevi’deki mermer süslemeli çeşmenin yapımınmda da bulunduğu birçok projenin gerçekleşti­rilmesini sağladı.

15.yy’ın başlarında Antik Roma’nın yeniden keşfedilmesiyle yeni bir sanat, kültür ve bilim anlayışı doğmuştu. Değer yargıları, Orta Çağ’ın karanlık, bulanık düşüncelerinden sıyrılıp, Eski Roma’nın in­san temasını yemden buluyordu. Mimaride Eski Roma’yla ilişkili bir biçim arayışı vardı. Floransa’da yüzyılın başından beri Brunelleschi, Masaccio ve Donatello gibi sanatçılar bu yeni biçim arayışına girmişlerdi. Alberti de Antik Roma mimarlığını, plan tipleri ve ayrıntılarını incelemeye ve gezerek gözlem­lemeye başladı. Brunelleschi’nin önderliğini yaptığı Floransalı mimarlar grubunun en genç üyesi oldu. Onların çalışmalarını sürdürdü, birçok ilkelerini ge­liştirdi ve klasik çizgiyi daha bilinçli bir biçimde savundu. Arkeolojik bilginin kullanılmasında ustaydı. Brunelleschi’de görülen Gotik mimarinin son izlerini Alberti silmiştir.

Alberti, 1446’da, Rimini tiranı Sigismondo Malatesta için, San Francesco Kilisesinin yapımına başladı. Kilise cephesinin özgün yanı Roma zafer kemerleri­nin kilise mimarlığına uygulanmasıydı. Kilise İtalya’nın en önde gelen dinsel yapılarından biri oldu. Mermer cephesi ve güney yönünde geniş kemerlerin oluşturduğu arkadlı yan cephesi ile bir 15.yy yapısın­dan çok Roma’nın ağırlığını yansıtıyordu. Kilisede önemli vatandaşların lahitleri ve altı şapel (ibadet yeri) vardı. Şapellerden biri, Kudüs’ten gelen ve Aziz Jacob için yapılmış olan süslemeli kutsal yazıtlarla çevriliydi. Bu şapel aynı zamanda Sigismondo Malatesta ve karısı Isotta’nın lahitlerini de içermekteydi. Lahitlerden birinin üst tarafında Sigismondo’nun portresi, başka bir bölümünde ise Alberti’nin kendi resmi görülmekteydi. Kilisenin cephesinde daha önce Orta Çağ kiliselerinde görülen, Tanrı’nın büyüklüğü­nü anlatan yazıtlar yerine, iri harflerle Sigismondo’nun adı ve yapının tarihi yazılıydı. Bütün Rönesans mimarlığında görülen bu uygulamanın amacı, bina yaptıran kimselerin kendilerine ve kentlerine ün kazandırmak ve adlarını tarihe geçirmekti.

Alberti ikinci kilisesini Floransa’da yaptı. Floran­sa tüccarlarından ünlü Giovanni di Paolo Ruccelai, kendi anısına, Santa Mana Novella Kilisesinin cephe­sini yeniden yaptırmak istiyordu ve yakın arkadaşı Leon Battista’dan yardım istedi. Cephe vc özellikle giriş kapısı büyük ilgi toplayan kilisenin cephesinin yapımı 1477’de tamamlanmıştır.

Alberti’nin yine Ruccelai ailesi için tasarladığı saray bu yeni biçimlerin konut mimarisine uygulan­masının örneğidir. Aslında bu, klasik Roma yapısına hiç benzemeyen, üç katlı, kabarık taş bloklarla kaplanmış sıradan bir binaydı. Ancak, Alberti cephe­de eski Roma biçimlerini kullanarak bu sıradan yapıva yepyeni bir anlayış kazandırmıştır. Zemin katta Dor, orta katta İyon, üst katta da Korint olmak üzere üç ayrı sütun düzeni kullanılmıştır. Yapı, pilastrlarla (bir bölümü duvara gömülü ayak) düşey, incelikle düzenlenmiş kornişlerle yatay olarak bölün­mektedir. Her katta farklı sütun ve pilastr düzeni kullanmak Eski Romaya özgüydü. Alberti’nin Colosscum’dan etkilenerek getirdiği bu düzenle­me daha sonra evrensellcşerck yüzyıllar boyu birçok mimarca kullanılmıştır. Ruccelai Sarayının (Palazzo Ruccelai) pencereleri diğer Rönesans saraylarındaki gibi iki bölümlüdür. Asıl dikdörtgen, üzerindeki iki yarım daireden oluşan bölmeden bir arşitravla (başta­ban) ayrılmaktadır. Pencerenin dikdörtgen bölmesin­de genişliğin yüksekliğe oranı, pilastrlar arasındaki bölümün genişliğinin yüksekliğe oranına eşittir. Cep­hede her ayrıntı önceden planlanmıştır, küçük bir değişiklik yapmak bile olası değildir.

Alberti, San Pancrazio Kilisesi Şapelini de Ruccelai ailesi için yapmıştır. İki kolon ve kilisenin duvarını oluşturarak iki pilastra taşıtılan büyük arşitravlara dayalı bu şapel onun en iyi çalışmalarından biridir.

Mantua Markizi Ludovigo Gonzaga için Floransa’daki Annunziata Kilisesinin ana şapelini yeniden yapan Alberti, daha sonra markizle birlikte Mantua’ya gitti. Mantua ve Padova arasında Alberti stilinde çeşitli kiliseler vardır; ancak bunlardan yalnızca birka­çının Alberti tarafından yapıldığı kesin olarak bilin­mektedir. Bunlardan biri olan Mantua’daki Yunan haçı planlı Santo Sebastiano Kilisesini Alberti, 1460’ta planlamıştır.

Alberti, Ruccelai Sarayı’ndan başka, daha önce bir bölümünü Brunelleschi’nin planladığı Pitti Sarayı’ nı tamamlamıştır. Yüzyıl sonra bu saray daha da genişletilmiştir.

Alberti’nin son yapıtı Mantua’daki Sant Andrea Kilisesidir. Burada geleneksel bazilika düzeni bırakıl­mış, orta nefe, sırasıyla yüksek ve geniş, sonra alçak ve dar açıklıklarla bağlanan yan şapeller katılmıştır. Böylece, yan nefler, geniş beşik tonozla örtülü orta nefe eşlik eden küçük merkezler oluşturmaktadır. Planda düzgün aralıklarla yerleştirilmiş kolonların yeri­ni, açık ve kapalı bölmeler arasında a-b-a sırasıyla yerleştirilmiş geniş ayakların aldığı görülür. Bu oran­lama yapının bütün ayrıntılarına uygulanmış ve Sant Andrea’nın bütününü derin ve sakin bir ifadeye büründürmüştür.

O çağlarda, mimarlar planladıkları bütün yapıların uygulamasında bulunamadıklarından yanlarında yar­dımcı mimarlar çalıştırıyorlardı. Alberti’nin planlarını Floransa’da Silvestro Fancelli, Mantua’da ise Luca Fancelli adında genç bir Floransalı mimar uygula­mıştır.

Alberti, mimarlık yapıtlarının yanı sıra asıl yazdıklarıyla tanınmıştır. Eğitim ve kültürün sanatçının yaratıcılığını artırdığına, iyi bir eğitim görmemiş sanatçının ise önemli hatalar yapacağına inanırdı. Kuram ve uygulamanın bir araya gelmesiyle en iyi sonucun elde edileceğini düşünen Alberti, eğitim görmüş sanatçıların görüşlerinin ve yazılarının, uygu­lamadan yetişenlerinkine göre çok daha etkili ve yararlı olduğu görüşündeydi. Bu görüşle kendini mimarlık, perspektif ve resim alanında çalışmaya adamış ve bu konularda çeşitli kitaplar yazmıştır. Vasari’nin, bu konuda, Alberti hakkındaki yorumu ilginçtir: “Başka sanatçıların mimarlık yapıtları Al­berti’nin yapıtlarından daha yetkin olduğu halde, yazdıkları bilimsel çevrelerde o denli etkili olmuştur ki, Alberti, gerçekte kendinden üstün olanlardan daha üstün görülmüştür.”

Orta Çağ yazarlarının resim, mimarlık ve öteki sanatlara yaklaşımları dinseldi. Sanatçının görevi kili­seye hizmet etmekti. Sanatçı dinin genel değerlerini kabul edip, tinsel olanı vurgulamış, özdeksel olana ilgi duymamıştır. 1420’ler kuşağı ise sanata bambaşka bir ruhla bakmış, bilimsel çalışmaya ve doğaya dayalı olmayan sanat kuramlarını onaylamamıştır. Bu yeni düşünceler anlatımını iyi bir biçimde, Alberti’nin yazılarında bulmuştur. Alberti’nin sanat ve edebiyatla üzerine ilgili öğretileri zamanının politika, felsefe ve öteki bilim dallarını da etkilemiştir. Alberti’nin ortaya kovduğu bu kuramlar bütünüyle yeni değildir. Onun açıklık ve bütünlükle ortaya koyduğu düşüncelere daha önce de değinen düşünürler olmuştur. Örneğin, 14.yy’da gelişmeye başlayan yeni natüralizmin izleri­ni Cennino Cennini’de görmek olasıdır. Ya da antikiteye yaklaşım daha önce Lorenzo Ghiberti’de kendini göstermekte idi. Ancak, Alberti’den önceki yazarlarda bu düşünceler tam anlamıyla gelişmemişti.

Alberti’nin yaşama ve topluma bakışı 15.yy’ın ilk yarısında yaşamış hümanistlerle aynı çizgidedir. Alberti’ye göre, toplum yararı önde gelmeli; prensler, soylular ve tek tek tüm vatandaşlar birbirlerine karşı eşit sorumluluklar duymalı; prens, vatandaşlarının yararı için onları yönetmeli, özgürlüklerini korumalı ve kent yasalarına uymalıdır. Her şeyden önce de barış korunmalıdır. Prensın emrindeki yönetici memurların halkın yararı için çalışması gerektiğini düşünen Al­berti, yargıçların işlevi ve cezalar konusunda da uzun yazılar yazmıştır. Cezalar konusundaki bazı görüşleri çağı için çok ileridir. Zamanındaki cezaevi koşullarına karşı çıkmakta ve cezaevlerinin suçluyu yok etmek için değil, onları yeniden topluma kazandırmak için var olduğunu düşünmektedir.

Alberti, toplum yararından söz ederken soyut bir yarar kavramından değil, toplumu oluşturan bireylerin ayrı ayrı yararlarından söz eder. Alberti’ nin ahlak kuramı şöyle özetenebilir: Birey, iradesini ve aklını kullanarak ve doğayı izleyerek erdemi aramalıdır, insana gerekli olan, duygularında dengeli olmak, dünya nimetlerinden onlara bağımlı kalmadan yararlanmaktır. Alberti’nin kuramında, akıl ve mantı­ğın sonucu ortaya çıkan denge en belirgin özelliktir. Bu akılcı yaşam görüşü, Katolik düşünceden çok, Eski Yunan vc Roma felsefesine dayanmaktadır; ancak Hıristiyanlık’a da karşı değildir. Sonuç olarak Alberti, hümanist bir din görüşü benimsemiştir.

Alberti, sanat üzerine kuramsal düşüncelerini üç temel yapıtta toplamıştır, ilk kitabı, resim sanatı üzerine 1436’da yazdığı Della Pittura di Leon Battista Alberti Libri Tre’dir. Bu kitapta, hem resim sanatı üzerine düşünceleri, hem de teknik bilgiler yer almaktadır. Daha önce Brunelleschi’nin bulduğu “cisimlerin gözden uzaklaştıkça küçük görünmesi”nin, yani perspektifin, çizim ilkelerini açıklar. Ona göre, resmin birinci işlevi doğayı aynen ortaya koymaktır. Başka bir önemli ilke de, benzetmeyle birlikte resmi güzel yapmaktır. Bütün doğal nesneler­de güzellik bulunmayabilir; ancak sanatçı, yine doğa aracılığıyla güzeli elde edebilir. Resmedilen her şey, her zaman doğadan seçilmeli, güzelliğe dikkat edilme­lidir. Vasari’ye göre Alberti resim sanatını uygula­makta pek başarılı olamamıştır; en iyi ve bilinen resmi Venedik’te San Marco Meydanı’nın perspektifidir.

Alberti’nin ikinci ve en önemli yapıtı, mimarlık üzerine, on kitapçıktan oluşan tezleridir. Bunları yaklaşık 1450’de yazmaya başlamış ve 1472’de ölü­müne değin değişiklikler ve eklemelerle geliştirmiştir. Latince olarak yazılan bu kitabın adı De Re Aedificatoria’dır. Sonuncu çalışması ise 1464’de, heykel üzeri­ne yazdığı De Statua adlı kitaptır.

Mimarlığın insanın günlük gereksinmeleriyle çok yakından ilgili bir sanat olması nedeniyle, Alberti’nin toplumsal düşünceleri en çok mimarlık kuramlarına yansımıştır. Alberti’ye göre, mimarlık kentsel bir eylemdir. Mimarlıkla ilgili kitabının önsözünde, mimarlığın işlevsel ve estetik yönden kente getirdiği zenginlikten söz eder. Mimarlık aynı zamanda ticare­te hizmet etmekte, kentin korunmasını sağlamakta, hatta çeşitli savaş silahlan bularak kentin büyümesini sağlamaktadır. Mimarlık sayesinde kentler, önemli kişilerin anılarını canlı tutan anıtlara, kamu yapılarına ve özel konutlara kavuşmaktadır.

Alberti, mimarlık hakkındaki ilk üç .kitapçıkta tamamen teknik konuları ele alır. Birinci kitapçık mimari çizimle ilgili bilgilen, ikinci kitapçık malzeme seçimini, üçüncüsü de strüktür (taşıyıcı sistem) ilkele­’rini anlatır. Bu temel bilgilerden sonra Alberti, kentin bütününü ilgilendiren sorunlara eğilmekte ve en başta da kentin yerleşim alanını incelemektedir. Ona göre, kentin yeri sağlıklı, iklimi uygun olmalı, su kolay elde edilebilmeli, kent kolay savunulabilmelidir. Yerleşme planında, ana caddeler rahat bir biçimde köprüler ve kentin yapılarıyla bağlantılı olmalıdır. Caddeler sıkı­şıklık yaratmayacak kadar geniş, çok sıcak olmayacak kadar dar olmalıdır. Alberti, sokakların simetrik bir biçimde planlanmasını önermekte, bütün bir sokak için standart bir konut tipi seçilebileceğini düşünmek­tedir.

Kentin tümünü ilgilendiren sorunları ele aldıktan sonra, kentte yapılacak çeşitli yapıların incelenmesine girer. Bunları üç bölüme ayırır; kamu yapıları, önemli vatandaşların konutları ve halkın konutları. Birinci tip yapılardan meydanların, kulelerin, köprülerin, kilisele­rin, tiyatroların yapımı ve planlanması için en ince ayrıntıları vermiştir. Bu tür yapılar kentin zenginliğini ve güzelliğini ortaya koyar. Kentin ileri gelen Kent vatandaşlarının konutları da soylu fakat gösterişten planlaması uzak olmalıdır. Büyüklük ve süslemeden çok, rahatlık ve işleve dayanmalıdır. Aksi halde komşula­rın kıskançlığını uyandıracak ve tasarımın uyumu bozulacaktır. Daha yoksul halkın konutları da zengin konutlarıyla aynı plan şemasında yapılacak, ancak daha küçük ve alçakgönüllü olacaktır. Böylece zengin ve yoksul arasındaki fark fazla belirgin olma­yacaktır. Alberti, her iki grup yapı için tüm kuralları vermiş ve aynı ilkeleri tüm ayrıntılarda yinelemiştir.

Alberti, öteki Rönesans düşünürleri gibi sanatçı­nın bütün sanatlarla ilişkili olması gerektiğini savunur. Sanatçının tanımını yaparken, onun, sanatıyla ilişkili bütün bilgileri özümlemesi ve özellikle tarih, edebiyat ve matematik konularında bilgili olması gerektiğini belitmiş, sanatın bilimsel bir temeli olduğu anlayışı bütün yazılarında yer almıştır. Alberti’ye göre sanat, bilgi, mantık ve yöntemle öğrenilir, uygulamayla ustalaşılır. Gerek sanat gerek mimarlıkla ilgili yazılarında dinle ilişki kurmamıştır. Temel görüşü, yapıların ya yaşamın gereksinimlerini karşı­lamak, ya da insanın rahatı ve zevki için yapılmış olduğudur.

Alberti’nin mimarlıkla ilgili kitabında ortaya koyduğu hümanist görüşler klasik antikiteye duyulan güçlü bir hayranlıkla birleşmiştir. “İdeal kent” planı antik devirlerden elde edilen öğelerle oluşmuştur. Yapı tasarımları, Roma mimarisiyle birçok benzerlik­ler taşımaktadır. Yetke olarak çoğunlukla Yunan ve Roma tarihçileriyle filozoflarını kabul eder. Mimar­lıkla ilgili kitabında, güzellikle ilgili görüşünü anlatır­ken eski Romalı mimar Vitruvius’un açıkça etkisi altında kalmıştır. Alberti şöyle der: “Herhangi bir eserin bütün bölümleri öyle bir denge içinde olmalıdır ki, ona ne fazladan bir parça eklenip çıkartılabilsin ne de değiştirilebilsin.” Alberti, insanın, güzelliği akıl ve mantıkla algıladığını söylemektedir. Ona göre doğa kendi ilkelerine ve düzenine göre işler. Mimarın amacı, doğadaki bu düzen ve dengeyi kendi yapıtlarına aktarabilmektir. Alberti’nin sözünü ettiği bu ilkeler uyum-oran-simetridir. Bu görüşleri Aristoteles ve Vitruvius’un düşüncelerinden almış; ancak bunları soyut estetik görüşler olarak ele almamış, uygulamada da kullanmıştır.

Alberti’nin en çarpıcı özellikleri akılcılığı (rasyo­nalizm), klasizmi, bilimsel yöntemi ve doğaya olan sonsuz inancıdır, 15.yy’daki Yeni-Platoncular’la kar­şılaştırıldığında ortaya çıkan en önemli ayrım, yazıla­rında hayal gücünü kullanmayışıdır. Alberti’de her şey akılcılığa, yönteme, benzetmeye ve ölçüye bağlanmaktadır. Alberti, 15.yy sanatçılarına, yeni keşfettik­leri evreni ve doğayı incelemek için gerekli bilimsel yöntemi vermiştir.

YAPITLAR (başlıca):

Yapı:

  1. Ruccelai Sarayı, Floransa, 1445-1451;
  2. San Francesco Kilisesi, (Rimini), 1447- 1450
  3. Santa Maria Novella Kilisesi, (Floransa), 1456-1477;
  4. Santo Sehastiano Kilisesi, (Mantua), 1460-1470;
  5. Sant Andrea Kilisesi, (Mantua), 1470;
  6. Annunziata Kilisesi Ana Şapeli, (Floransa), 1470;
  7. Pitti Sarayının tamamlanması, San Pancrazio Kilisesi Şapeli, (Floransa).

Kitap:

  1. Della Famiglia, 1435-1444;
  2. De pictura praestantissima, 1435;
  3. Della Pittura di Leon Battista Alberti Libri Tre, 1436;
  4. De Statua, 1464;
  5. De re Aedificatoria, (ö.s.), 1485.

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 4. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

Alberti, Leon Battista kimdir? Hayatı ve eserleri: İtalya’da mimari sahada Rönesans hareketlerinin öncülüğünü yapan mimar ve heykelci. Floransa’nın varlıklı tüccar-bankacı bir ailesine mensub olan Alberti Leon Battista, ailesinin Floransa dışına sürgün edildiği sırada 1404 senesinde Cenova’da doğdu. Matematik öğrenimini babasından gördü. Padova’da hukuk ve fen bilimleri öğrenimi yaptıktan sonra 1428’de kilise hukuku üzerine doktorasını yaptı.

Hukukçuluk mesleğini sevmediği için 1432’de hümanistleri destekleyen Roma Papalık Başmahkemesinde sekreter oldu. Kilisenin ileri gelenlerinden biri, Alberti’ye aziz ve şehitlerin hayat hikayelerini öncelikli Latinceyle yeniden yazma vazifesini verdi. Bundan sonra Alberti’nin geçimini kilise sağladı. Rahipliğe getirilerek papalıktan aldığı sekreterlik maaşının yanısıra Floransa piskoposluğuna ait Gangalandi Manastırından da papazlık maaşı almaya başladı. İlgisini ve mesaisini tamamen dünyevi konulara yönelterek gösterişli bir hümanist ve teknik yazılar dizisi ortaya çıkardı. Ailesinin sürgün kararı yürürlükten kalkan Alberti, Dördüncü Eugenus’un papalık maiyetiyle birlikte Floransa, Bologna ve Ferrara’ya gitti.

Floransa’da heykelci Danetello ve Mimar Brunellechi ile kurduğu yakın ilişki neticesinde resimde perspektifi sistemleştirdi. 1436 senesinde Resim Üzerine adlı kitabında ilk defa üç boyutlu bir görüntünün, iki boyutlu bir levhaya veya duvar yüzeyine resmedilmesine dair kuralları açıkladı. İtalyan resim ve kabartma sanatını doğrudan ve derinden etkileyen kitap, perspektife dayalı Rönesans üslubunun ferah ve geometrik düzenli kusursuz mekanının ortaya çıkmasına sebeb oldu. Daha sonraları ressam Piero Della Francesca ve Leonardo gibi kimseler onun çalışmasını iyice geliştirdiler. İzdüşümsel perspektifte Alberti’nin İlkeleri temel taşı olarak kaldı.

Kristof Colombo’ya ilk yolculuğunda yol gösteren haritayı sağlayan Kozmograf Paolo Toscanelli ile kurduğu dostluk da Alberti’nin coğrafya ve astronomi alanında çalışmasını sağladı. Alberti’nin bu bilim dalına yaptığı katkı kendi türünde ilk eser olan bir incelemesidir. Bu incelemede Roma örnek alınarak bir toprak parçasının ölçülerek haritasının çıkarılmasına dair kuralları belirledi. Yerleşim merkezlerinin ve kırsal alanların planlarının çiziminde temel teşkil eden bu kurallar Alberti’nin Rönesans hareketlerindeki etkisini gösterir.

KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 17. CİLT

Yorumlar kapalı.