Taberi kimdir? hayatı ve eserleri

Taberi kimdir? hayatı ve eserleri: Tefsir, kırâat, hadis, târih, edebiyat, nahiv, matematik, tıp ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Muhammed bin Cerîr; künyesi Ebû Câfer’dir. Memleketine nispetle Taberî denildi. İbn-i Cerîr ve Taberî diye meşhurdur. 839 (H.224)da Taberistan’ın Amul şehrinde doğdu. 923 (H.310)te Bağdat’ta vefât etti.

Eshâb-ı kirâm düşmanı Muhammed bin Cerîr bin Rüstem Taberî ve yine Eshâb-ı kirâm düşmanı Muhammed bin Ebi’l-Kâsım Taberî başka olup, bunlarla karıştırılmamalıdır. Yine Eshâb-ı kirâm düşmanı İmâmiyye fırkasına mensup olup, yazdığı Mecma’ul-Beyân adındaki bozuk Tabersî Tefsîri ile meşhur olan Fadl bin Hasan Taberî’nin de, İbn-i Cerîr Taberî hazretleriyle hiçbir alâkası yoktur. Ayrıca, Taberî hazretlerinin târihini kısaltarak yazan Ali bin Muhammed Şimşâtî de Eshâb-ı kirâm düşmanıdır. Bu kitab, Târih-i Taberî adıyla Türkçe’ye de çevrilmiş ve Eshâb-ı kirâm aleyhinde bozuk fikirlerin memleketimizde yayılmasına sebep olmuştur.

İbn-i Cerîr Taberî, ilk tahsiline doğduğu yerde başladı. Yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Dokuz yaşında hadîs-i şerîf yazmaya başladı. Bundan sonra, ilim tahsili için Kûfe, Basra, Rey, Mısır, Suriye ve Irak şehirlerine gidip, buralarda ilim öğrendi. Tahsilden sonra, Bağdat’a yerleşti. Kırâat, tefsir, hadis, fıkıh, târih, matematik ve tıp ilminde engin bilgi sâhibi oldu. Muhammed bin Abdülmelik, İshak bin Ebî İsrâil, Ahmed bin Menî’ Begâvî, Muhammed bin Müsnâ ve daha birçok âlimden hadîs-i şerîf öğrenip rivâyette bulundu. Yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezberleyerek hâfız oldu. Fıkıh ilmini, Dâvûd-i Zâhirî’den; Şâfiî fıkhını Mısır’da Rebî’ bin Süleymân’dan ve Bağdat’ta Muhammed Za’ferânî’den öğrendi. Yûnus bin Abdüla’lâ’dan ve diğer fıkıh âlimlerinden Mâlikî mezhebinin bilgilerini öğrendi. Ebû Mukâtil’den de Hanefî fıkhını öğrendi. Şâfiî mezhebinde olmasına rağmen, amelde dört hak mezhebin fıkıh bilgilerini çok iyi öğrenip, dört mezhepte de âlim oldu. Şâfiî mezhebinde zamânın en büyük âlimiydi. Kendisinden, Ebû Şuayb-il-Harrânî ve Abdülgaffâr Huseybî ilim öğrendi.

Muhammed Cerîr Taberî, birçok ilimde mütehassıs olduktan sonra, ilmini insanların istifâdesine sundu. Bağdat’ta on sene Şâfiî mezhebine göre fetvâ verdi.

839 senesinde Bağdat’ta vefât etti. Rahbet-i Yakûb denilen mahallede kendi evine defnedildi.

İbn-i Cerîr Taberî, yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalışır, İslâmiyeti öğrenmeye ve öğretmeye gayret ederdi. Din ve ilim zenginliğini, dünyâ zenginliğine tercih ederdi. Dünyâya ehemmiyet vermez, zarûret miktarı malla yetinirdi. Harama düşmek korkusundan mübahların bir çoğunu terk eder; ömrünü yalnız ilim öğrenmek, öğretmek ve ibâdet edip, kitap yazmakla geçirirdi. Çok kitap yazdı. Kitaplarının sayfası ömrüne bölününce, her gün için on dört sayfa düşmektedir.

İbn-i Cerîr Taberî, bilhassa tefsir ilminde meşhur olup, tefsiriyle tanındı. Câmi-ul-Beyân et-Te’vîl-ül-Kur’ân adlı bu eseri, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin rivâyetlerini toplayan en geniş tefsirlerdendir. Kendisine gelen rivâyetleri çeşitli yönlerden inceledi. Âyet-i kerîmelerden çıkarılan hükümleri bildirip, lüzûmunda Arapçanın kâideleri hakkında da bilgi verdi. Daha önce yazılmış pekçok tefsirdeki bilgileri, eserinde değerlendirdi. Eserinin mukaddimesinde; Kur’ân-ı kerîmin belâgat ve fesâhatından, îcâzından bahsederek, Kur’ân-ı kerîmin yedi harf üzerine nüzûlü, te’vil ve tefsir hakkında bilgi vermektedir. Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn kavilleri üzerinde durarak, nâsih ve mensûh, hurûfu mukattaa (sûre başlarındaki harfler) hakkında açıklamalarda bulunmaktadır.

Taberi eserleri

Taberî Tefsîri, daha sonra gelen âlimlerin birçoğu tarafından kaynak olarak kullanıldı.

İbn-i Cerîr Taberî’nin yazdığı Târih-ül-Ümem vel-Mülûk adlı târih kitabı çok meşhurdur. Ahbâr-ur-Rusül ve’l-Mülûk, kısaca Târih-i Taberî de denilmektedir. Bu eserinde Âdem aleyhisselâmın yaratılışından, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretine kadar olan hâdiseleri, işittiği ve târih kitaplarında gördüğü bilgilere göre yazdı. Hicretten sonraki hâdiseleri de vesîkalara ve rivâyetlere göre geniş bir şekilde anlattı: Târihçiler için mühim bir kaynak olan bu kıymetli eser, daha sonra Ali bin Muhammed Şimşâtî adında bir Eshâb-ı kirâm düşmanı tarafından kısaltılarak yazıldı ve Târih-i Taberî ismiyle meşhur oldu. Bu Eshâb-ı kirâm düşmanının kısaltarak yazdığı Taberî târihinde, onun güzel sözleri tahrif edilerek, Eshâb-ı kirâma (radıyallahü anhüm) iftirâ edilmektedir. Bu yanlış ve bozuk yazılar, okuyanları aldatmaktadır.

İbn-i Cerîr Taberî’nin diğer eserlerinden bâzıları şunlardır: El-Müsterşîd fî Ulûm-id-Dîn, Kitâb-ül-Aded ve’t-Tenzîl, Kırâat, Kitâbü-İhtilâf-ül-Fukahâ (matbudur). Tehzîb-ül-Âsâr, Et-Tebşir fî Usûl-üd-Dîn, Târih-ür-Ricâl min-es-Sahâbeti vet-Tâbiîn, Cüz’ün fil-İ’tikâd.

KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 18. CİLT

Muhammed b. Cerir Et-Taberî Ve Tefsiri

 

Taberî Devrindeki İlim Hayatına Kısa Bir Bakış

 

Taberî’nin yaşadığı asırda tefsir, kıraat, hadis, fıkıh gibi dînî ilimler usûl ve furu bakımından en yüksek derecesine ulaşmıştı. Dört- fıkhî mezhep istikrar bulmuş ve bu sahada eserler meydana gelmeye başlamıştı. Hadiste Kütüb-ü Sitte tamamlanmış, kıraat gayesine ulaşmıştı. Doğuda ve batıda naklî tefsirlerle re’y tefsirleri birbirleriyle müsabaka halindeydi. Nahiv, sarf, aruz, edeb ve belagat gibi ilimler de kemâl ve olgunluk çağına varmışlardı. Yine bu devirde sîret ve megâzi alanında pek çok eser telif edilmişti. Bu sıralarda, Yunan, İran ve Hind eserleri terceme edilmeye başlanmış, bazıları üzerinde münakaşalar olmuş, Re’y’den Endülüs’e kadar olan İslâm devletinde, fikri ve edebî hareketler gelişmiş durumda idi.

Tıp ve felsefe sahasında, Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyya er-Râzi (ö. 311 veya 320/923 veya 932); fikrî alanda, Ebû’l-Hasan el-Eş’arî (ö. 330/941) ve Ebû Alî el-Cübbâî (ö. 303/915); edebiyat ve lugâtta, İbn Düreyd el-Ezdî (ö. 321/933), Ebû Bekr b. el-Enbari (ö. 328/940), Ebû’l-Ferec el-İsfahâni (ö. 356/967); tarihte, el-Belâzûrî (ö. 284 /897), el-Mesûdî (ö. 346/957) ve et-Dîneverî (ö. 282/895); Tefsirde, Ebû Ca’fer en-Nahhâs (ö. 337/948); Ebu Bekr b. el-Enbârı, Ebû İshâk, ismail b. ishâk b. Hammâd (ö. 282/895); Hadiste, Muhammed b. İsmail Buhârî (ö. 256/870), Müslim b. el-Haccâc (ö. 261/875); İbn Mâce (ö. 273/886); Ebû Dâvûd (ö. 275/888); et-Tirmizî (ö. 279/892); en-Nesâî (ö. 303/915); Fıkıhta, Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855); Ebû Ali ez-Zaferânî (ö. 260/874); Ebû’l-Hasan Ubeydullah el-Kerhî (ö. 340/ 951); Ebû Ca’fer et-Tahâvî (ö. 321/933) gibi zatlar yetişmiş ve eserlerini vermişlerdir.

Hakkında herşey söylenip bitmemiş olan Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri ilmi, ondaki insanî, ahlâkî, itikadı ve amele taalluk eden prensipler sabit kalmak şartıyla, zaman ve mekân şartları ve cemiyetlerin kültür seviyeleri değiştikçe, Kur’ân’ı anlayış ve onu tefsir ediş de değişecektir. İlmin tekâmülü, cemiyet ihtiyaçlarının artması gibi hususlar, Kur’ân’ın bu ihtiyaçları cevaplandıracak şekilde, tefsir edilmesine yol açacaktır. Bu itibarla, şimdiye kadar tefsir hakkında söylenenler -Hazreti Peygamber ve sahabe sözleri hariç- ileride söylenecek olanlar yanında bir hiç mesabesinde kalacaktır.

İslâm’ın kendi bünyesinden doğan Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri hareketi, hadis ilminin bir kolu olarak gelişmeye başlamıştı. İslâm’ın bünyesi içine giren çeşitli kültürlere  mensup  kimselerin,  bu   ilmin  yönlere  ayrılmasında  önemli  rolleri olmuştur. İslâm’ın ilk asrının ortalarından itibaren başlayan çeşitli cereyanlar, meşruiyetlerini ispat edebilmek için, delillerini Kur’ân-ı Kerîm’de aramış, aradıklarını tam olarak orada bulamayınca da, lafızların hakiki manalarından sapma yoluna yönelip keyfi mânâlar çıkarmaya teşebbüs etmişlerdir.

Başlangıçta revaçta olan naklî tefsir, kaynakların beyanına göre tenkit ve tercihe tâbi tutulmadan -ki biz bu görüşü, “Yahya İbn Saltam ve Tefsirdeki Metodu” adlı doçentlik tezimizde reddettik- et-Taberî’ye kadar gelmişti. et-Taberî tefsir edebiyatı tarihinde en mühim nirengi noktalarından biridir. Bu bakımdan, onun tefsirinin özellikleri ve tefsirdeki metodu üzerinde durmamız gerekecektir. Bunun için de eserin müellifinin hayatı, şahsiyeti ve ilim aldığı hocaların bilinmesi lâzım gelir. Biz bu yolu takip ederek, et-Taberî’nin, hayatını ve ilmî şahsiyetini belirtmeye çalışacağız.

 

Hayatı

 

İslâmî ilimlerin gelişim çağı olan hicrî III. asırda, kıymetli şahsiyetlerin yetiştiğini yukarıda zikretmiştik. Şüphe yok ki bu şahsiyetlerin en mühimlerinden biri de Muhammed İbn Cerîr et-Taberî’dir. Kaynakların verdiği bilgiye göre 224/838 senesi sonlarında veya 225/839 senesi başlarında Taberistan’ın Âmûi şehrinde dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini doğduğu Âmûl’da yapmış, muhitin en mümtaz şahsiyetlerinden feyz almıştır. Yedi yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezber­lemiş, dokuz yaşında da hadis yazmağa başlamıştır. Tahsilini tamamlamak ve ilmini artırmak için Rey, Basra, Küfe, Medine, Suriye ve Mısır gibi beldeleri dolaştıktan sonra, hilâfet merkezi olan Bağdat’a gelmiş, ölünceye kadar orada ikamet etmiş, okumuş, okutmuş, tefsir, maâni, kıraat, hadis, fıkıh ve tarih ilmi alanlarında bir otorite olmuştur. Böyle geniş bir ilme sahip olmasına rağmen, Bağdat’ta Hanbelilerle mücadeleli bir hayat geçirmiş, ancak huzuru, evinde otu­rup devamlı eser yazmakta bulmuştur. Kırk sene hergün kırk varak yazmak suretiyle muazzam eserlerini meydana getirdiği söylenir.

Hanbelilerle olan mücadelesinin en mühim sebebi, bu mezhebin kurucusu olan Ahmed b. Hanbei’i, fakîhlerden addetmeyip, muhaddislerden saymasıdır. Bundan dolayı, gerek sağlığında ve gerekse vefatından sonra aleyhinde pek çok dedikodu edilmiş, evi taşlanmış, bu durum o dereceye kadar varmış ki Hanbelîler, onun derslerini dinlemeyi men etmişler, hattâ onu Rafızîlikle itham etmeğe kalkışmışlardır. Aralarındaki ihtilafın diğer bir sebebi de, evvelce Şafiî mezhebine mensup olan Taberî’nin, bil’ahere başlı başına içtihada kalkışarak bir fıkıh mektebi tesis etmesidir. Bu, aleyhtarları için ayrıca bir tariz vesilesi olmuştur. Fikirlerin muayyen mezheblere bağlı kalmasını isteyenler, Taberî’nin bir müctehid gibi ortaya atılmasını hoş görmemişlerdir.

Esmer bir tene, nahif bir cisme, uzun bir boya ve fasîh bir lisana sahip olan Taberî 310/923 senesi şevval ayının 26. cumartesi günü akşam üzeri vefat etmiş, pazar günü sabahleyin, ikamet etmiş olduğu evde defnedilmiştir. Yâkût el-Hamevî, bu sözü sadece el-Hatîb el-Bağdadi’nin söylediğini, başka rivayetlerde ise bu defin işinin öldüğü günün gecesi ve çok az bir cemaat tarafından ifâ edildiğini söyler. İbn Haliikân da, şöyle bir müşahedesini eserinde zikretmektedir: “Mısır’da, Garâfetu’s-Suğra da ziyaretgâh olan bir kabir gördüm. Mezar taşında, bu îbn Cerir et-Taberî’nin kabridir, diye bir yazı vardı. İnsanlar, tarih sahibi Taberî budur diyorlardı. Bu doğru değildir. Sahîh olan onun kabrinin Bağdat’ta olmasıdır”. İbn Tangrıberdî, Taberî’nin Şevval ayında Horasan’da vefat ettiğini kaydetmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz Yakut’un sözünü teyid edecek mahiyette, İbnu’l-Cevzî de, Sabit b. Sinan’ın tarihinde zikrettiği şu sözü bildirir:

“Taberî’nin ölüm hali gizli tutuldu, zira insanlar onun gündüz gözü ile defnedilmesine mani oldular ve onun hakkında Rafızîlik ithamında bulundular ve daha ileri giderek onu ilhadla itham ettiler.” Aynı musannif eserinde devam ederek, insanların onu Rafızilikle itham edişlerinin sebebini “et-Taberî iki ayağa mesh edilmesini caiz görür ve yıkanmasını vâcib görmez” demek suretiyle izah eder. Hakikaten Mâide Sûresi’nin 6. âyeti, tefsi­rinde tetkik edilecek olursa, her iki kıraatin da caiz olduğu üzerinde durarak, her kim ne şekilde okursa o şekilde amel edilebileceği neticesine varır. Her iki husus için de naklî delilleri ve Arap dili kaidelerine âit bilgileri serdeder.

Taberî’nin bu görüşü, onu ilhad veya Rafızilikle itham edecek kadar ağır bir hüküm taşımamaktadır. Düşmanları, bilhassa Hanbeliler, ona yaptıkları bu ithamlardan dolayı – kelimenin en hafif manasıyla -zulmetmişlerdir. Ez-Zehebî, Taberî’nin, sika olmakla beraber Şiiliğe temayüllü olduğunu savunur. Onun bu Şiiliği, Şiânın akidelerini benimsemiş olmasını tazammun etmez ve bu husus eserlerinde de tezahür etmemektedir. Yalnız Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd es-Sicistânî’nin Gadîrhum hadisi hakkında konuşması üzerine, dört halifenin fazilet­leri hakkındaki eserini kaleme aîmış, deliller getirerek Gadîrhum haberinin sıhhati üzerine konuşmuş, müdakkik bir âlim olarak bu husustaki kanaatini belirtmiştir. Yine Taberî, tarihinde Hazreti Ali ve oğulları için ekseriya Aleyhi’s-Selam tâbirini kullanmıştır ki bu tabir de müdekkiklerin gözünden kaçmamıştır. Bütün bunlara rağmen onun bu hareketinin, tam bir ilim adamı olarak objektif hareket edişinden ve Ali’ye karşı muhabbeti oluşundan ileri gelmiş olduğu söylenebilir.

 

Şeyhleri

 

Zamanında, tefsir, hadis, fıkıh, kıraat ve tarih ilimlerinde şöhretine erişecek kimse bulunmayan Taberî, İslâm âleminin ilim merkezlerini dolaşmış, o merkezlerdeki şöhretlerden ilim almıştır. Evvelâ Re’y’de Muhammed b. Humeyd er-Râzî (ö. 248/862) den hadis, Ahmed b. Hammad ed-Dûlâbî’den tarih, Ebû Mukâtil’den Irak ehlinin fıkhını almıştır. Ahmed b. Hanbei’den ilim almak için Bağdat’a gelmişse de, onun sağlığına erişememiş, tekrar memleketine dönmeyi düşünmeyerek, Basra’ya gitmiş, orada Muhammed b. Abdi’l-Alâ es-San’ânî, İmrân b. Musa el-Gazzâz, (ö. 240/854) Muhammed b. Mûsâ el Harâşî, Muhammed b. el-Muallâ, Ebû’l-Eş’as, (ö. 253/867) Muhammed b. Beşşâr (ö. 252/866)’ı dinlemiş, Vâsıt’a da giderek oradakilerden de İlim aidıktan sonra bilgisini artırmak için Kûfe’ye seyahat etmiş ve orada Hannâd b. es-Sırrî et-Temîmî, (ö. 243/857), ismail b. Musa, (ö. 245/ 859), Ebû Kureyb Muhammed b. el-Alâ el-Hemedânî (ö. 248/862) den hadis yazmış ve Süleyman b. Abdirrahmân et-Ta!hî den kıraati almıştır. İlme susamış olan Taberî bu kadarla iktifa etmeyerek, Beyrut’ta el-Abbâs b. el-Velîd el-Mukrî’ye Şamlıların rivâyetleriyle Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını okumuştur. Ahmed b. Tulû’nun ilk devirleri olan 253/867 senesinde Mısır’a gitmiş ve sonra Şam’a dönmüştür. Tekrar 256/870 senesinde Mısır’a gelmiştir. Orada er-Rebi’ b. Süleyman el-Murâdî, (ö. 256/870) İsmail b. İbrahim el-Müzeni ve Muhammed b. Abdiliah b. el-Hakem’den Şâfi’î fıkhını, İbn Vehb’in talebelerinden de Mâlikî fıkhını almıştır. Yûnus b. Abdi’l-A’lâ es-Sadafî (ö. 264/877) den Hamzâ ve Verş kıraatini almıştır. Bağdat’ta Ahmet b. Yusuf et-Tağlebi’den kıraat, el-Hasan b. Muhammed ez-Za’ferânî’den ve Ebû Sâid el-lstahrî’den Şâfi’î fıkhını öğrenmiştir.

Bunlardan başka çeşitli merkezlerde, Muhammed b. Abdümelik b. eş-Şevârib, (ö. 244/858) İshâk b. İsrail, (ö. 254/868) Ebû Hammam el-Velîd b. Suca1 (ö. 243/857), Ahmed b. Meni el-Bagavî, (ö. 243/857), Ya’kûb b. İbrahim ed-Devrakî, (ö. 252/866), Amr b. Âli, (ö. 249/863) Muhammed b. Beşşâr, Ebû Mûsâ Muhammed b. el-Müsennâ (ö. 252/866) Abdu’l-A’la b. Vâsıl, Süleyman b. Abdi’l-Cebbâr, el-Hasan b. Kur’a, ez-Zübeyr b. Bekkâr ve daha pek çok kimseden ilim almıştır.

 

Talebeleri

 

Geniş bir kültüre sahip olan Taberî’den, pek çok kimselerin ilim alacağı tabiîdir, işte onlardan bir kaç tanesi: Kıraat, tefsir, edeb ve târih ilimlerinde ün salmış olan Küfe kadısı Ebû Bekr Ahmed b. Kâmil, Abdülazîz b. Muhammed et-Taberî, Ebûl-Hasan Ahmed b. Yahya, Ebû’l-Ferec el-Mu’âfi b. Zekeriyya, Ali b. Abilazîz ed-Dulâbî, Ebû’l-Hasan ed-Dakîkî et-Taberî, Ebû Şuayb el-Harrânî, Abdu’l-Gaffâr el-Hasîbî, Ebû amr Ahmed b. Hamdan, Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Abdu’l-Vâhid b. Ömer, Abdullah b. Ahmed el-Fergânî, Ebû’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî ve daha pek çok zevat ondan ilim al­mışlardır.

 

Eserleri

 

Çeşitli kültürlere, derin bir ilme, harikulade bir zekâya, olgun bir akla, tetkik ve telif hususunda geniş bir alana malik olan Taberî, evlilik ve evlât yorgunluklarından da uzak kalarak, kendini ilme vermişti. Böyle vasıflara hâiz olan bir kimseden eserler beklemek hakkımızdır. Nitekim o da bu beklentimizi boşa çıkarmamıştır. Allah’ın Kitabının lafızlarını, kıraatini, maânisini, ve ahkâmını anlayan, onun nâsih ve mensûhunu, Peygamber, sahabe, tabiiler ve sonrakilerin sözlerini iyi bilen ve onların sahîh ve zayıflarını ayırt eden Taberî, bu sahada pek çok ilimleri cem etmiş ve bunlar hakkında çeşitli eserler yazmıştır. Eserlerinin bir kısmı mevcut olmakla beraber, büyük bir kısmı kaybolmuştur. Biz onları, bibliyografik ve biyografik eserlerden istifade ederek çıkarmağa çalışacağız. Fakat bu eserlerin her biri hakkında tafsilata girişmeyeceğiz. Bu tafsilâtı, sadece tefsiri için vermeye çalışacağız.

1- Târihu’l-Umem ve’l-Mulûk: Bu eser Taberi’ye, Avrupa’da, tarihin babası unvanını kazandırmıştır. Gerek Avrupa’da ve gerekse Mısır’da basılmıştır.

2- Kitâbu Zeyli’l-Müzeyyel: Hicri 300 senesinden sonra yazdığı bu eser sahabeden Taberîye kadar gelen ilim adamlarının tarihidir.

3- İhtilâfu’l-Fukaha: veya İhtilâfu Ulamâi’l-Emsâr fi Ahkâmi’ş-Şerâi’i-lslâm adıyla tanınan bu eser, 1933 senesinde Leiden’de Joseph Schacht tarafından neşredilmiştir.

4- Latifu’l-Kavl fi-Ahkâmi Şerâi’ii-İslâm : Bunu İhtilafu’l-Fukahâ adlı eserinden sonra telif etmiştir. Kendi fıkhî mez­hebini müdafa eden en nefis kitaplardan biridir. Bu eserde, Usûlü fıkıh, icmâ, âhâd ve mürsel haberler, nâsih ve mensûh, mücmel ve müfesser, emir ve nehiyler, umûm ve husus gibi konularla ictihâd ve istihsanı iptal yer almaktadır.

5- el-Hafif fi Âhkâmi Şerâii’l-İslâm: Bu eser Latifu’l-Kavl adlı eserin muhtasarıdır.

6- Tehzibu’l-Âsâr: Tamam olmayan bu eser hakkında ilim adamlarının onu anlamakta acze düştükleri kaydedilmektadir. es-Sübkî Tabakâtında, bu, Taberî’nin acâib kitaplarından biridir. Evvela Ebû Bekr es-Sıddıkın rivayet ettiği haberlerle başlar, senedleri sahîh olanları alır. Sonra her hadisin illetleri ve tarikleri üzerinde durur. Taberî bu eserini bitiremeden vefat etmiştir.

7- Kitâbu Basiti’i-Kavl fi Ahkâmı Şerâii’l-İslâm: Eserde, Mekke, Medine, Basra, Şâm ve Horasan’daki fıkıh çalışmalarından söz edilir. Fukahânın ittifak ve ihtilafları, vasaya, sicillât, şurût, taharet, salât, âdâbu’l-hukkâm, gibi bölümleri ihtiva etmektedir.

8- Kitâbu Edebi’n-Nüfûsi’l-Ceyyide ve’l-Ahlâki’n-Nefîse: Bu eserde, v’era’, ıhlâs, şükr, riya, kibir, tavazu’, huşu, sabr, emri bi’l-ma’rûf nehyi ani’l-münker, duâ, Kur’ân’ın fazileti, icabet vakitleri gibi konulardan bahseder. Bu eseri 310 senesinde telife başlamış, onu ikmâl edemeden vefat etmiştir.

9- Kitabu’l-Müsned: Şeyhlerinden aldığı haberleri ele alır.

10- Kitâbu’l-Kıraât ve Tenzilu’l-Kur’ân: Kur’ân-ı Kerîm’deki kıraat ve harfi ihtilafları, Medine, Mekke, Küfe, Basra, Şâm ve diğer merkezlerdeki Kurrâ’nın isimleri zikredilmektedir. Kurrâ’nın takip ettiği yollar, onlardan tercih ve tercih sebepleri gösterilmektedir.  Ebû Ali el-Hasan b. Ali el-Ehzâzî el-Mukrî, bu eser hakkında “Bu, büyük bir kitaptır, onu 18 cild halinde güzel bir yazı ile yazılmış olduğunu gördüm. Orada, meşhur ve şazz kıraatler cem edilmiş illetleri gösterilmiştir” demektedir.

11- Kitâbu’t-Tabsîr: Taberistan’ın Âmul ehline dâirdir. Onların usûlünü, dindeki taklidlerini ele alır.

12- Kitâbu Şerhi’s-Sünne: Mezhebî ve itikâdî hususları ele alan bu risale 1321 senesinde Bombay’da, sonra da Mısır’da neşredilmiştir.

13- Kitâbu Fedâili Ebî Bekr ve Ömer: Bu eseri de tamamlayamamıştır.

14- Kitâbu Fedâili Ali b. Ebî Tâlib: Hazreti Ali’nin faziletlerinden bahseden bu eserde, Gadirhum (Mekke ile Medine arasında Cuhfe’den üç mil mesafede olan bir yerdir. Pınarlardan çıkan sular orada toplanır ve etrafta büyük ağaçlar vardır) hakkında vârid olan haberlerin sıhhatini ispat edecek delilleri serdeder. Bu eser de tamamlanamamıştır.

15- Kitâbu Fedâili’l-Abbas: Abbasilerin isteği üzerine bu eseri yazmaya başlamış, fakat bitiremeden ölmüştür.

16- Kitâbun fı’l-İbâreti’r-Rü’yâ: Tamamlanmamıştır.

17- Kitâbu Âdâbi Menâsiki’l-Hacc:

18- Kitâbu Muhtasari’l-Ferâiz:

19- Kitabun fi’r-Reddi ala İbn Abdi’l-Hakem ala Malik:

20- Kitâbu’l-Mu’ciz fi’l-Usûl:

21- Kitâbu’l-Garâîb ve’t-Tenzil ve’l-Aded:

22- Kitâbu’l-Müsterşid:

23- Müsnedu İbn Abbas:

24- İhtiyârun min Ekâvili’l-Fukahâ:

25- Kitâbu Âdâbi’l-Kudât:

26- Câmiu’l-beyan an Te’vili Âyi’l-Kur’ân:

Taberî bu eserini 270/883 yılında ikmal etmiştir. Bazı kütüphanelerde yazma olarak bulunan bu eser, XIX. cu asrın sonlarına kadar bulunup neşredilmediği için, bu eserin de kaybolmuş olmasından endişe duyulmuştu. 1860 senesinde yazdığı bir eserde Nöldeke “Eğer onun bu tefsirini elde etseydik, ondan sonra gelen tefsirlere müracaat etmekten müstağni olurduk, fakat maalesef bu eser kaybolmuştur” demek suretiyle teessüflerini bildirmektedir. Bir müddet sonra bu eser bulunmuş ve 1321 tarihinde Yemeniyye matbaasında 30 cilt olarak tab edilmiş 1323-1330 da da Bulakta basılmıştır. Buna Hermann Haussleiter bir fihrist tanzim etmiştir (Register Zum Qoran-Kommentar des Taberi, Strassburg, 1912), Aynı eser 1373/1954 sene­sinde, âyetler numaralanmak suretiyle daha güzel bir kâğıt ve basımla Mustafa el-Bâbi el-Halebi ortaklığı tarafından Mısır’da 30 cüz halinde neşredilmiştir. Bu tablardan başka, son zamanlarda Mısır’ın tanınmış âlimlerinden Ahmed Muhammed Şâkir (yakın zamanda vefat etmiştir) ve Mahmûd Muhammed Şâkir kardeşlerin tahkik, tahşiye ve tahriçli olarak neşretmeğe başladıkları, Taberî, tefsirini zikretmemek nankörlük olur. Maalesef bu eser henüz tamamlanmamış Yûsuf Sûresi’nin 19. âyetine kadar olan kısım 15 cild olarak basılmıştır. Kardeşinin vefatıyla 15. cildi yalnız başına neşreden Mahmûd Muhammed Şâkir’în, eserin geriye kalan kısımlarını da peyderpey neşredeceği ümit olunur.

 

Taberî Ve Tefsiri Hakkında Söylenenler

 

Garpta Tarihiyle şöhret kazanan Taberî, şarkta ise daha ziyâde İslâmî ilimler sahasında yazdığı eserlerle ün salmıştır. Hayatını kaleme alan bütün eserler, onun kadr ve kıymetini bildiren rivayetlerle doludur. Biz onlardan yalnız bir kaç tanesini zikretmekle iktifa edeceğiz. Ebû Bekr İbn Muhammed İbn İshâk, “Zamanında yer yüzünde Taberi’den daha âlim bir kimse bilmiyorum. Muhakkak Hanbeliler ona zulmetti” sözü ile, ona vermiş olduğu kıymeti belirtmektedir. Meşhur fakih Ebû Hâmid el-İsferâini (ö. 406/1015) “Bir kimse Taberî’nin tefsirini elde etmek için Çin’e kadar gitse, çok şey yapmış olmaz” demektedir. Hakikaten bu tefsir, tarihi ve tarihi malzeme bakımından, tefsir ve Kur’ân ilimleriyle uğraşan şarklı ve garblı ilim adamları için bir hazine ve tükenmeyen bir kaynak olmuştur.

İbn Cerir görüş sahibi, hükmetmesini bilen imamlardan biridir. Baş tarafta zikrettiğimiz meşhur ilim adamlarıyla muasır olduğu halde, onlar arasından sivrilip şöhret olmasını bilmiştir. el-Hatib el-Bağdâdî, onun eserlerini sıraladıktan sonra, “Bu eserler ilminin derinlik ve vus’atına delalet eder” demektedir. Tefsir ve tarihin babası addedilen Taberî, fıkıhda el-Ceririyye adlı müstakil bir fıkıh mezhebi kurmuştur. O, daha önce Şafi’î mezhebine mensup idi. Onun hakkındaki ithamları daha evvel söylemiştik. Bütün bu ithamlar zan ve kizbe da­yanmaktadır. Onun hatâdan salim olduğunu iddia etmemekle beraber, onu ilhâd, Rafızilik ve Şiîlikle itham etmek ona eziyet etmekten başka bir şey değildir. Zira bazı ulemanın diğeri hakkında söylediği sözleri teenni ile karşılamak icab eder. Rafızilikle itham edilen şahıs Muhammed b. Cerir b. Rüstem et-Taberî olabilir. Zira, bu şahıs Râfîzikle itham edilmektedir. Kıftî, Taberî tefsirinden daha büyük ve onun kadar faydalı bir tefsir görülmedi demektedir. Suyûti de, Taberî’nin tefsiri, tefsirlerin en büyüğü ve en heybetlisidir, der. Yine Suyûti, alelıtlak Taberî müfessirlerin başıdır. Onun gibisini ne ondan öncekiler ve ne de sonrakiler yapabildiler demek suretiyle onun kıymetini belirtmektedir.

 

Tefsirdeki Metodu

 

Taberî’nin eserinde takib ettiği usûlü, yine kendi eserinden çıkarmağa çalışacağız, İslâmî ilimlerin en mühimlerinden olan tefsir, fıkıh ve tarihte onun ismi zikredilmeden geçilemez. Taberî’nin müfessirliğini, tefsirine yazmış olduğu mukaddimeyi tetkik etmekle çıkartabiliriz. Mukaddimede vermiş olduğu kıymetli bilgiler onun bu işte ne kadar mahir olduğunu gösterir. Evvela Kur’ân’ın Arap diliyle nazil oluşu ve onun yedi harf üzerine inişi üzerinde durur. Bu hususta ge­len haberleri toplayarak onları şerh eder ve çeşitli görüşlerin münâkaşasını yaptıktan sonra, bu habere şöyle bir mana verir:

“Kur’ân Arap dilindeki yedi lehçe ile nazil olmuştur.” Sahabe arasında husule gelen ihtilâfı, Hazreti Peygamber hepsinin okuyuşunu tasvib ederek halletmiş ve “Kur’ân yedi harf üzerine nazil oldu, ondan kolayınıza geleni okuyunuz” buyurmuşlardı. Onların bu ihtilafları mana hususunda değil sedece okuyuşta idi.

Kur’ân-ı Kerîm’in nazil olduğu dil üzerinde durarak, onda Arapça’dan gayrı kelimeler olduğunu söyleyenlerin görüşlerini reddeder. Kur’ân’da mevcut olduğu söylenen yabancı kelimelerin, lafız ve mana itibariyle Arapça ile ittifak ettiğini söyler. Bu bakımdan bu kelimeler Habeşçedir, Farsçadır demek doğru değildir. Onlar Kur’ân’ın nüzulünden evvel Araplarca Arapçalaştırılmışlardır. Zaten bu kelimeler çok az miktardadır ve Kur’ân’ı Arapça olmaktan çıkaracak durumda değildir, diyerek izah etmeğe çalışır.

Kur’ân-ı Kerîm’i te’vil etmenin yönleri üzerinde de durur ve ona ulaşmanın mümkün olup olmaması cihetini üç bölümde inceler. Memdûh ve mezmûm olan re’y’er hakkında bilgi verir. Bundan sonra, tefsir girişinde, bu ulaştığı neticeler ışığı altında hareket ederek meseleleri İzah etmeğe çalışır.

 

Tefsirin’in Kaynakları

 

Taberî, tefsirinde evvela Hazreti Peygamber’den gelen haberlere, sonra da Sahabe ve tabiilerin görüşlerine itimad eder. Tefsirindeki rivayetler tetkik edilirse görülür ki o, tefsirde İbn Abbâs ve İbn Mes’ud ekollerine istinâd eden tefsirlerden faydalanmıştır. Saîd b. Cübeyr, Mücâhid, Katâde, el-Hasan el-Basrî, İkrime, ed-Dahhâk b. Müzâhim, Abdurrahman b. Yezid b. Eşlem, İbn Cüreyc, Mukâtil b. Hayyân, es-Suddî, Abdurrazzâk b. Hemmam, e!-Ferrâ, Ma’ıner b. el-Müsenna, Ali b. Ebi Talhâ ve daha pek çok zevatın tefsirinden istifade etmiştir. Basra ve Küfe lügat ve nahivcilerinin görüşlerinden yararlanmış, onlardan bazılarının isimlerini zikretmiştir, bazılarının da görüşlerini nakletmekle iktifa etmiştir. İşte onlardan bazıları: el-Kisâî, el-Ferrâ, el-Ahfeş ve Ebû Ali Kutrûb… Kıraat ve Fıkıh kitaplarına müracaat etmiş, kurra ve fakîhlerin görüşlerini gerekli yerlerde göstermiştir. Tarih kitaplarından da yararlanmış, Vehb b. Münebbih ve onun gibilerden nakledilen acem haberlerini, İbn İshâk ve diğerlerinden nakletmiştir. Eserinde az olmakla beraber, mütekellimlerin (bilhassa Mu’tezile) görüşleri arzedilmiştir. Muhammed b. Sâib el-Kelbî, Mukâtil b. Süleyman, Muhammed b. Ömer el-Vâkidî’den, tarihinde İstifade ettiği halde, bunlar cerh ve ta’dilciler tarafından İtham edilmiş şahsiyetler olduğundan, onlardan tefsirine bir şey almamıştır.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi