Sahabe Tefsiri İle Tabiilerin Tefsirinin Mukayesesi

kihaes 04/25/2014 0

Sahabe Tefsiri İle Tabiilerin Tefsirinin Mukayesesi: Sahabe devrindeki tefsir ile tâbiîler devrindeki tefsir hareketlerinde her ne kadar benzerlik düşünülebilirse de, tabiîlerin durumu ile sahabenin durumunun aynı olmaması sebebiyle aralarında bazı farklılıklar olması tabiîdir. Bunları bir madde halinde sıralayabiliriz:

a- Sahabe devrinde’ Kur’ân’ın bütününün tefsiri yapılmadı. Onlar ancak, zor olan âyetlerin tefsirini yaptılar; iniş sebeplerine vâkıf olduklarıâyetlerin iniş sebeplerini anlatmak suretiyle, hükümle sebepler arasında mü­nasebet tesis ederek âyetleri açıklığa kavuşturdular. Tabiîler devrinde ise, tefsir hareketi, Kur’ân’ın bütün âyetlerine teşmil edilir duruma gelmeye başlamıştır.

b- Sahabe devrinde Kur’ân’ın manâlarını anlayışta ihtilaflar çok değildi. Tabiîler devrinde ise, ihtilaflar çoğalmıştır.

c- Sahabe, âyetler için icmâlî bilgilerle yetinirken, daha sonra her âyet ve her kelime için tefsirler yapılmaya başlanmıştır.

d- Âyetler etrafında mezhep ihtilafları hemen hemen hiç yoktu. Halbuki daha sonraki devirde, âyetler etrafındaki  mezhebi  ithilaflar, çoğalmıştır. Meselâ, Hasen et-Basrî ve Katâde’nin tefsirlerinde görülen kader meselesi etrafındaki münakaşalar bunun açık örneğidir.

e- Sahabe devrinde tefsir tedvin edilmemiştir. Bu devreden sonra tefsirintedvini başlamıştır,

f- İlk devirde tefsir, hadis ilmi içerisinde mütaala edilmiştir. Daha sonra ise, tefsir her ne kadar hadis rivayeti şeklinde yapılmışsa da, müstakil kitaplar da telif edilmiştir.

g- İlk devirde kitap ehline müracaat azdır. Bundan sonraki devrede kitap ehline müracaat çoğalacaktır. İsrâilîyattan pek çok şey tefsire girmiştir. Bu da ki­tap ehlinden İslâm’a girenlerin çokluğundan ve tabiîlerin onlardan kolaylıkla dinleyebilmeğinden ve onlardan almış olmalarındandır.

O halde, tabiîler devrindeki tefsirin hususiyetlerini şöylece özetleyebiliriz:

Tabiîler devrinde tefsire pek çok İsrâilîyat ve nasraniyat girmiştir. Bunun sebebi de pek çok kitap ehlinin İslâm’a girişidir. Şer’î hükümlerle alakası olma­yan, mahlûkatın, kâinatın yaratılışı; varlığın sırları ve pek çok kıssalar, onların zihinlerinde mevcûd idi. Kur’ân, Yahudi ve Hıristiyanlara ait hâdiselerden mücmel olarak bahsederken, bu hâdiselerin tafsilatı hususunda nefisler de meyil gösteriyordu. Bu durumun uygulanışı tabiiler devrinde uygun bir zemin bulmuş oldu. Bu gibi tafsilat genellikle Ka’bu’l-Ahbâr, Vehb b. Münebbih ve Abdülmelik b. Cüreyc gibi ehli kitaptan Müslüman olan kişilerden zuhur ediyordu. Hiç şüphe yoktur ki, tefsirde İsrâiliyata müracaat etme gibi bir husus, tabiiler devrinde başlamıştır. Zaten naklî tefsirin zayıflık sebepleri üzerinde dururken, bu noktaya ayrıca temas edilecektir.

Bidayette tefsir rivayete tâbi olarak muhafaza edilegelmiştir. Peygamber ve sahabe devrinde rivayeti alma mânâya şâmil bir durumda iken, tabiiler devrinde rivayetleri alma, nakletme, sadece mânâya şâmil kalmamış, belki ihtisasa tâbi olarak Peygamber ve sahabenin rivayetlerini de içine alan, daha geniş bir anlayış sergilenmiştir. Meselâ, her ilim merkezi olan şehir, şehrin imâmı mesabesinde olan kişiden rivayetleri almıştır. Mesela, Mekke’liler İbn Abbas’tan, Irak’lılar İbn Mes’ud’dan aldıkları gibi.

Tabiiler asrında, mezhep ithilaflarının ilk çekirdeği de atılmış oldu. Bazı tefsirlede bu mezheplerin fikriyatı görülür. Meselâ, Katâde b. Diâme’nin tefsirinde kaza ve kader konuları geçer. Zaten kendisi de kadercilik ile itham edilmiştir. Şüphe yoktur ki bu şekildeki fikirler, tefsirler üzerinde etkili olmuşlardır. Hasan el-Basrî, kaderi inkar edenlere karşı onu ispat edebilmek için, Kur’ân’ı tefsir etmiştir.

Tabiîler devrinin, İslâm’î ilimlerde ve bilhassa tefsir ilminde çeşitli hareketlerin başladığı bir nirengi noktası olduğunu veya birçok istikametlere giden yolların birleştiği bir meydan olduğunu söylemiştik. Çeşitli dil, din, kültür ve örfe mensup olan insanların âdeta bir yerde veya bir meydanda toplanmasının bir fikir karmaşası meydana getirmesi tabiidir. Bu insanlardan büyük bir kısmı sami­miyetle İslâmiyeti din olarak kabul etmiş, bir kısmı menfaatleri icâbı, İslâm’ı kabul eder görünmüş, diğer bir kısmı da eski dinlerinde kalmışlardır. Bu çeşitli dil din ve kültüre sahip insanlarla bir arada yaşamaya mecbur kalan ilk Müslümanlar, ilk günlerindeki basit ihtiyaçlarla yetinemiyorlardı. İslâm dinini temsil eden devletin, idaresi altına aldığı bu geniş ülkeleri ve insanlarını, dünyevî, dînî, ahlâkî, içtimaî, ailevi ve düşünülebilecek diğer hususlarda onları en iyi şekilde idare etmesi icâb ediyordu. Eski dinlerinde kalan grubun durumunu İslâm Hukuku; Müslüman olmuş gibi görünenler grubunun durumunu, mezhepler tarihi ve kelanr samimi Müslüman olanların durumunu ise tefsir ve hadis ilimleri ele almıştır. Bütün bu hususlar için Kur’ân-ı Kerîm ilk merci olmakta idi. Yeni nizamlar ihdas etmek için fakihler ve müfessirler Kur’ân’a sarılıyorlardı. Devletin hududları çok genişlemiş olduğundan, dinîn menşei olan Hicaz’dan diğer ülkelere, bazı imkânsızlıklardan dolayı dîni haberler pek ulaşa­mıyor, şahsî görüşler rol oynamaya başlıyordu. Bu şahsî görüş sahipleri, aynı ırk, aynı kültür, aynı dil, din, örf ve âdeti ihtiva eden bir cemiyet içinde yetişmemiş olduklarından, görüşlerinin neticesi de değişik oluyordu.

Hudutları çok genişlemiş olan bu devletin içinde bulunan insanların ayrı ayrı kültür ve dinlerden oluşları sebebiyle İslâm’da tabii olarak bazı fikrî ve siyasî hareketler başlamıştır. Bir taraftan Arap dilinin bu yabancılar tarafından öğre­nilmesi için talim ve taâllüme ihtiyaç duyulmuştu. Diğer taraftan ise, komşu kül­türlerin felsefî ve ilmî eserleri, islâm âleminde yayılmaya başlamıştı. Bütün bu hareketler, Kur’ân tefsirinde mâkes bulmuş, bazılarında, Kur’ân’ın kendisini tefsir etmek esas olmaktan çıkarak, bu hareketleri tasvib eden bir hareket haline gelmiştir.

Bilindiği gibi, ilk devirde tefsir hadisin bir cüz’ü idi. Bu devirde hadis ilmibütün mahfe şâmildi. Bazı hadisler, Kur’ân âyetlerinin tefsirini, bazıları fıkhı birhükmü, bazıları da Hz. Peygamber’in gazalarını ihtiva ediyordu. Bu ilk günküurumu dikkate alan Carra da Vaux “Kur’ân tefsiri hadisin bir dalıdır, cami vemedreselerde taâllüm edilir” demektedir. Eğer tefsir faaliyeti sadece rivayeteayarııp devam etmiş olsaydı, belki kendisine hak verebilirdik. Halbuki tefsirsadece rivayet düzleminde durmamış, dirayet tefsirleri de tefsir hareketinde çokmühim rol oynamıştır. Bu durumda tefsire, hadisin bir dalı olarak bakamayız. Ancak doğuşu, muhaddis ve râvilere ittisali bakımından hadisin bir şubesi ola­bilir.

Tefsir, zaman ve mekanla değişiklik arzeder. İlk devirde âyetlerin tefsiri basit ve tefsir edilen âyetler mahduttu. İnsan tefekkürü geliştikçe ve hâdiseler çoğaldıkça, bu hâdiselerin tefsir tarafından ihtiva edilmesine çalışıldığından âyetlerin tefsiri genişlemişti. Naklî tefsirin yanında aklî tefsir de gelişmeye baş­lamış, bununfa beraber müellifler kitaplarında menkûl rivayetlerin kalmasını is­temişlerdir. Zira onlar, menkule müracaat etme ihtiyacından müstağni olamıyorlardı. Menkûl tefsire müracaat, aklî tefsirde müstakil telifler husule gelinceye kadar devam etti ve giderek naklî tefsirle meşguliyet geriledi. Zamanla müfessirier mütekellimlerden ve Mu’tezileden fikir hürriyetini iktibas ederek, Kur’ân tefsirinde yeni ufuklar açtılar. İkinci asrın sonlarına doğru, mütekellimlerin bu çalışmalar üzerindeki sultası tabiî bir hal aldı. Bir taraftan müellifler aynı konuya taalluk eden benzer hâdiseleri toplamaya, tafsil etmeye ve bâblara ayırmaya başladılar. Meselâ, Mâlik b. Enes el-Esbahî (ö. 179/795) ahkama dâir haberleri bablara ayırarak “el-Muvaîta” adlı eserinde toplamıştır. Bu ahkam bablarını tasnif ederken, Kur’ân’ın ahkâm âyetlerinden ve onların sahabe tarafından yapılmış tefsirlerinden istifade etmekteydi. Bu bakımdan, Enes b. Mâlik, tefsiri ilk toplayan, tedvin eden kişi olarak da tanımlanır. Halbuki bu zattan önce tefsir hareketi başlamıştı.

Bu devirde ve bu devirden sonra, me’sûr tefsirler telif edildi. Bu tefsirler genel olarak bütün senetleri vermekte idi. Tefsirde bir grup, isnadları ihtisar etmeye sözü söyleyenlere nispet etmemeye başladılar. Böylece sahihle sahih olmayan haberler birbirlerine karışmaya başladı. Bu kitapları okuyanlar ise, onların hepsini sahih zannettiler. Zamanla İslâm Devleti genişlemiş, içinde bulunan insan kitlelerinin aynı kültür ve dinden olmamaları, aynı dili konuşmamaları sebebiyle, İslâmiyet’te gerek fikir ve gerekse siyâsî bazı hareketler başlamıştır. Bir taraftan Arap dilinin bu yabancılar tarafından öğrenilmesi için öğrenim ve öğretime ihtiyaç duyulmuş diğer taraftan ise, komşu kültürlerin felsefesi ve ilmî eserleri İslâm âleminde yayılmaya başlamıştır. Bütün bu hareketler, Kur’ân tefsirinde mâkes bulmuş, bazıları Kur’ân’ın kendisini tefsir etmeyi gaye edinip onu hidayet rehberi edinirken, diğerleri ise Kur’ân’ın kendisini tefsir etmeyi esas olmaktan çıkararak, bu hareketleri tasvib eden bir hareket haline getirmişlerdir. Görüldüğü gibi, Kur’ân’ın tefsiri hareketini, bu devirden itibaren çeşitli görüş sahipleri Kur’ân’a sarılarak ve hepsi de hakiki Müslüman olduğunu ileri sürerek çeşitli istikametlere çevirmeye çalışacaklardır. Şunu unutmamak gerekir ki daha İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren başlayan tefsir hareketleri, tefsir yapan şahsın durumunu gösterdiği gibi, yaşamış olduğu cemiyetin de bir âyinesi olmuştur. Bu bakımdan, Kur’ân tefsiri şahsın ve cemiyetin durumuna göre değişmiş ve dahailk asırlardan itibaren içinden çıkılmaz bir durum arzetmeye başlamıştır. Her aörüş sahibi olan cemiyet veya ferd, varlığını sürdürebilmek için Kur’ân’a davanıyor ve hepsi de kendi fikirlerinin doğruluğunu oradan çıkarmayaçalışıyordu.

Böyle bir durum karşısında, bazı ciddî ilim adamlarının tefsire olan itimadı sarsılmaktaydı. Mesela, Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) “Tefsir, melâhim, megâzî gibi üç şeyin aslı yoktur” demiştir. Tefsire ait binlerce haberi toplayan ve Mısır’daki Ali b. Ebî Talha (ö. 143/760) nın tefsir nüshasını medheden bu zât neden dolayı tefsire itimad etmemiştir? Öyle zannediyorum ki Ahmed b. Hanbel’in bu sözünde, zihinler için bir ikaz ve tenbih vardır. Tefsire âit haberlerde, sahih olmayanların sahihlere nisbetle çok olduğuna ve halen bu haberlerin sened ve metinlerindeki zayıflığa işaret etmek istemiştir. Yoksa onun maksadı sahih tefsir rivayetlerini nefyetmek değildir. Ahmed b. Hanbel zamanında gerek mezheb tefsirleri ve gerekse İsrâilîyat dolu tefsirler o kadar çoğalmıştı ki o, bu şekilde konuşmak mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki kendisi “Müsned” adlı hadis mecmuasında tefsire âit pek çok haberi bize nakletmektedir. Devrindeki tefsir hareketindeki karmaşayı aksettirme ve zihinleri ikaz mahiyetinde olan Ahmed b. Hanbel’in bu sözünü bütün tefsirlere teşmil etmek mümkün değildir. Daha evvel de söylediğimiz gibi, tefsir hareketinde, çe­şitli istikametlere giden yolların birleştiği meydan veya kavşak noktasında bu­lunmaktayız.

Artık bu noktadan itibaren Kur’an-ı Kerim’i gayesine uygun bir şekilde tefsir etmek isteyenler ile dil, mezhep ve fırka görüşleri veya başka gayeler doğrultusunda tefsir etmek isteyenlerin tefsir anlayışları farklı olacaktır. Bunlar ayrı ayrı ele alınacak ve bu tefsirlerden örnekler verilerek gayeleri hakkında bilgiler sunulacaktır.

Burada hatırlatılması lüzumlu olan bir hususa işaret etmek gerekiyor. Çeşitli yollar takip edilerek tefsir tarihleri meydana getirilmiştir. Bunlardan biri, müfessirlerin yaşadıkları devirleri dikkate alarak tefsir tabakaları meydana getirmek suretiyle kronolojik bir sıra ile yapılacak tasniftir. Fakat bu şekilde yapılacak bir sıralamada şu mahzurlar ortaya çıkabilir: Çeşitli görüşlere sahip müfessirier bir asırda yaşamış olabiliyor. Her devirde bu çeşitli görüşleri ele almak, onların gelişmelerini göstermek ya mümkün olmamakta veya aynı şeylerin tekrarından daha ıleri gidilememektedir. Diğer bir yol ise; bu devirden itibaren tefsirleri, naklî veya aklı olmak üzere iki bölüme ayırmak suretiyle, her bir bölüme giren e strlerı kronolojik sıraya göre tasnif ederek incelemeye girişmektir. Bu usulde tefsır ilmindeki fikrî gelişmeler tam olarak belirlenememektedir. Bu durumda, oda şu üçüncü yolu takip etmeye çalışacağız. Yolların birleştiği bu avşak noktasından itibaren, Kur’ân tefsirini çeşitli görüş açılarından ele alanları gruplandıracak, bu grupların tefsir anlayışlarını ele alıp bir kronolojik sıraiçerisinde görüşlerinin gelişmesini takip etmeye çalışacak, tefsirlerinin nevilerini örnekler vermek suretiyle göstermeye gayret edeceğiz. Ancak burada, her müfessiri ve eserini teker teker ele almak mümkün olamayacaktır. Dolayısıyla biz, III ve IV. asırlardan itibaren her asırda önem kazanmış, otorite olmuş ki­şilerin tefsirlerini ele almakla iktifa edeceğiz.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi

Yorumlar kapalı.