İbn Miskeveyh kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

kihaes 05/04/2014 0

İbni Miskeveyh kimdir? Hayatı ve eserleri: Doğu’da Meşşai felsefenin son örneklerinden biri, çok yönlü filozof kimliğine rağmen, daha ziyade etiğiyle  kendisini  göstermiş  olan  İbni  Miskeveyh’tir.  Felsefesini  büyük  ölçüde  Yunan  düşüncesine dayandıran  İbni Miskaveyh  felsefede  eklektik  bir  yaklaşım  benimsemişti.  Yunan  felsefesini  her  ne kadar İslami problemlere uygulamış olsa da  felsefeyi belli ölçüler  içinde de olsa dönüşüme uğratmak için  dini  pek  fazla  kullanmadı. Bundan  dolayı, Fârâbî Okulu’na mensup  İslami  bir  hümanist  olarak nitelenen  İbni Miskeveyh’in,  İslam düşüncesinde  İslam’ı bütün  insanlığa ortak olan rasyonel pratikler sistemine uydurmaya yönelik bir eğilimi temsil ettiği kabul edilir.

(a) Metafiziği

İbni Miskeveyh yorumcuları, onun esas  itibariyle Tanrının  varoluşunun kanıtlanması, Tanrı-evren ilişkisi  ve  kozmik  varlıkların  oluşturduğu  hiyerarşi  gibi  konular  etrafında  dönen  metafiziğinin Yeni-Platonculuğun  özel  bir  versiyonu  tarafından  şekillendiğini  söylerler.  Bu  bağlamda  Yunanlı filozofların  Tanrının  varlığı  ve  birliği  konusunda  kesinlikle  hemfikir  olduklarını  öne  süren  İbni Miskeveyh,  dinle  felsefeyi  uzlaştırma  probleminden  böylelikle  sakınmaya  çalışmıştı.  Nitekim Aristoteles’in  Tanrıyı  İlk  Muharrik  olarak  tanımlamasının  İslam  için  kabul  edilebilir  bir  Yaratıcı anlayışına tekabül ettiğini düşünerek Tanrının varoluşunu kozmolojik bir delille kanıtlamıştı.

Tanrının Varoluşu

Gerçekten  de  İbni  Miskeveyh’e  göre  sürekli  bir  değişme  hali  içinde  bulunan  fenomenler dünyasındaki  her değişme  bir  harekettir. Bu  yüzden,  o  hareketin  evrendeki  en bariz olgu  olduğunu, dolayısıyla  Tanrının  varoluşunu  kanıtlamak  bakımından  en  ikna  edici  kalkış  noktasını  meydana getirdiğini düşündü. Aristoteles’in ünlü hareket delilini bu şekilde büyük bir hoşnutlukla benimseyen İbni Miskeveyh, Kindî ve Fârâbî’yi anımsatır bir biçimde Tanrının birliğini de felsefi argümantasyonla kanıtlamıştı.

Tanrının Sıfatları

O,  Tanrının  varlığını  ve  birliğini  kanıtladıktan  sonra, O’nun  cisim  olmadığını,  O’nda  cisme  ait çokluk, birleşim, hareket özelliklerinden hiçbirinin bulunmadığını öne sürdü. İbni Miskeveyh, Tanrının sıfatları  konusuna,  “O  nedir?”  sorusuyla  değil  de  “O  ne  değildir?”  sorusuyla  yaklaşmak  gerektiğini düşünüyordu.  Aksi  takdirde  Tanrı  hakkında  insani  terimlerle  konuşmak  ve  dolayısıyla, antropomorfizme  düşmek  tehlikesiyle  karşı  karşıya  kalınacağını  dile  getiren  İbni  Miskeveyh,  İslam felsefesinde negatif  teolojinin  ilk örneklerinden birini ortaya koymuştu. Ona göre, Tanrının her  türlü olumlu  özelliğin  yaratıcısı  olarak  bütün  sınırlı  nitelendirmelerin  ötesinde  olduğunu  kabul  etmek gerekiyordu.

Türüm Anlayışı

İbni Miskeveyh, Tanrıyla evren arasındaki ilişkiyi açıklarken, bu kez İslam dünyasında esas olarak Fârâbî’nin bir metafizik kozmoloji şeklinde sistemleştirdiği sudur  teorisini  takip etmiştir. Bu nedenle, onun  kozmik  akıllar,  ruhlar  ve  feleklerle  ilgili  görüşleriyle  feleklerin  hareketine  dair  açıklamaları Fârâbî’nin görüşlerinden farklılık göstermez. Söz konusu sudur kuramıyla aynı zamanda kozmik varlık alanında  belli  bir  hiyerarşinin  mevcut  olduğunu,  bu  hiyerarşiyi  oluşturan  varlık  düzeylerinin birbirlerine  bitişik  halde  bulunduğunu  göstermek  isteyen  İbni Miskeveyh,  varlık  düzeylerine  ilişkin şeması ve açıklamasıyla da İslam’daki öğretisini temellendirmek amacı gütmüştü. O, hiyerarşik varlık anlayışını sadece yaratıcı Tanrıdan, yani yetkin olandan başlayıp dört öğeye, eşdeyişle daha az yetkin olana  doğru  ulaşan  bir  süreç  olarak  değil  fakat  aynı  zamanda  dört  unsurdan  veya  daha  az  yetkin olandan  Tanrıya  ya  da  en  yetkin  olana  doğru  ilerleyen  bir  süreç  olarak  göstermeye  özen  gösterdi. Bununla  İbni Miskeveyh,  hiç  kuşku  yok  ki  bir  yandan  belli  bir  evrim  telakkisini  temellendirmeye çalışırken, bir yandan da evrenin merkezinden en son gökcisminin dış yüzeyine kadar kozmik varlığın, organları değişik olsa da bütünlük arz eden canlı bir organizma olduğunu göstermeye çabası veriyordu. Ona göre, bu bütünlüğü sağlayan şey, çeşitli varlık düzeylerinin evrene sirayet etmiş olan ilahi hikmete uygun  hiyerarşik  bir  yapı  sergilemesiydi.  Bu  hiyerarşik  sıralanış,  ana  hatlarıyla  ve  en  aşağıdan başlamak üzere organik cisimler, bitkiler, hayvanlar, beşeri varlık ve melekler şeklindedir. Dolayısıyla, basitten karmaşığa, inorganik olandan giderek karmaşık bir yapı kazanan organizmalara, nihayet fiziki varlıktan metafizik varlık alanına doğru yükselen bir kozmolojik hiyerarşi söz konusudur.

(b) Psikolojisi

İbni Miskeveyh’in  ruh  anlayışı, Platon  ve Aristoteles  tarafından geliştirilmiş olan  tinselci görüşe, ruhun  kendinden-kaim  bir  varoluşa  sahip  olduğu  görüşüne  dayanır.  O,  gerçekten  de  ruhun  gerçek varoluşunu,  insanda  aynı  anda  farklı,  hatta  karşıt  formlar  alan  bir  şey  ya  da  kendilik  bulunduğunu söyleyerek  öne  sürer. Maddenin  belirli  bir  anda  sadece  tek  bir  form  alabildiği  dikkate  alınırsa,  söz konusu kendilik, açıktır ki maddi bir şey olamaz.

İbni Miskeveyh  ruhun basit ve kompleks, mevcut ve namevcut, duyusal ve  akledilir  şeyleri  idrak ettiğini, bununla birlikte onun hiçbir şekilde bölünebilir olmadığını  ileri sürer. Bir ve bölünemez olan ruhun farklı şeyleri, farklı yetilerle, farklı şekillerde idrak edip etmediği sorusunu, o iki şekilde yanıtlar. Bunlardan birincisinde, tıpkı Platon gibi, benzerin benzerini bildiğini söyler; buna mukabil ikincisinde, ruhun kompleks maddi şeyleri ve maddi olmayan basit şeyleri algılayan bir yeti ya da melekeye sahip bulunduğunu  ama  onun bütün  bu  farklı  şeyleri  farklı  şekillerde  algıladığını  dile  getiren Aristotelesçi yaklaşımı benimser.

Doğallıkla  kendinden  kaim  bir  kendilik  olarak  ruhun  ölümsüzlüğüne  de  inanan  İbni Miskeveyh, bireysel  ruh  ile  ilahi  ruh  arasında  kurduğu  analojiden  yararlanarak,  nasıl  ki  Tanrının  varoluşunu kanıtlarken hareket deliline başvurduysa, ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlarken de büyük ölçüde Platon’un Yasalar’ı  ve  Timaeos’undan  yola  çıkarak,  özünün  hareket  ve  hareketin  de  ruh  için  hayat  olması nedeniyle, ruhun ölümsüzlük kazandığını ileri sürmüştür. Ona göre, ruhun özünü meydana getiren söz konusu mekânsal olmayan hareketi, biri yukarıya Tanrı tarafından yaratılmış ilk varlık olan akla, diğeri de  aşağıya,  maddeye  doğru  olacak  şekilde,  iki  ayrı  türden  olmak  durumundadır.  İbni  Miskeveyh bunlardan birincisinde ilk akla yaklaşan ruhun aydınlandığını söylemekteydi. O, ruhta yukarıya doğru olan bu hareketin onun kurtuluşuna, aşağıya ya da maddeye doğru olan hareketin onun mahvına yol açtığının kolaylıkla görülebileceğini öne sürer.

(c) Etik Anlayışı

İbni Miskeveyh’in etik anlayışı da  işte bu ruh görüşünden, ruhun iki ayrı hareketiyle belirlenen  iyi ve kötü tasarımından çıkar. İnsan söz konusu olduğunda, gerçekten var olan ruhun ölümsüz olduğunu öne  süren  İbni  Miskeveyh  insanın  amacının  bir  bütün  olarak  kendini  gerçekleştirme,  yetkinleşme çabasıyla belirlenen  gerçek bir mutluluk,  esas  itibariyle  ebedi  bir  saadet olduğunu öne  sürer. Bunun yolu  da  yetkinleşmeyi  ifade  eden  erdemli  bir  yaşayıştan  hem  teorik  hem  de  pratik  anlamda mükemmelleşmekten, birtakım erdemleri hayata geçirmekten geçer.

Erdemleri,  İbni  Miskeveyh,  aynen  Platon’un  yaptığı  gibi,  ruhun  güçlerine;  ruhun  güçlerinin kendilerine özgü işlevleri yerine getirmesine bağlar. Ona göre, ruhun üç gücü ya da melekesi vardır: (i) Beyinde bulunduğunu söylediği, rasyonel güç ya da düşünme melekesi; (ii) karaciğerde bulunduğunu belirttiği  şehevi ya da hayvani güç;  (iii)  kalpte  olduğunu  ileri  sürdüğü öfke gücü. Erdemi  ruhun  söz konusu  üç  ayrı  gücüne  bağlayan  İbni  Miskeveyh,  onu  aynı  zamanda  Aristotelesçi  “altın  orta” yaklaşımıyla  ifade  eder. Buna  göre  erdem  ruhun  ilgili  veçhesinin,  özellikle  de  düşünme  gücü  veya aklının,  insanlığın  özünü  temsil  edecek  ve  onu  daha  aşağı  varlık  türlerinden  ayıracak  şekilde yetkinleşmesine  karşılık  gelir.  İnsanın  erdemi,  o  düşünme  ve  ölçüp  biçme  yeteneğini  geliştirdiği  ve aklını  bir  bütün  olarak  hayatına  uygulayabilmeyi  başardığı  ölçüde  gelişir.  İnsanın,  İbni Miskeveyh’e göre, bunu iki aşırı uç arasındaki ortayı gözeterek yapması gerekir; adalet adı verilen o en temel erdem, insan işte bunu gerçekleştirdiği zaman söz konusu olabilir.

Buna  göre,  temel  erdemler,  ruhun  üç  ayrı  güçle  karakterize  olmasına  bağlı  olarak,  üçe  ayrılır. Ruhun düşünen yanı mutedil olduğunda, yani doğru ortada bulunup, gerçek hedefi olan hakiki bilgiye iştiyak duyduğunda, ortaya bu güç ya da melekenin erdemi olarak bilgelik ya da hikmet çıkar. Şehvet gücü  doğru  ortayı  bulduğu,  yani  kendi  hedefi  olan  itidale,  aklın  yönlendirmelerini  kabul  etmek suretiyle  ulaştığı  zaman,  bu  kez  söz  konusu  gücün  erdemi  olan  iffet  ve  onunla  birlikte  cömertlik meydana  gelir. Nihayet,  öfke  gücü  düşünme  gücü  tarafından  yönetildiğinde,  kendini  denetim  altına alma ve onunla birlikte yiğitlik erdemi ortaya çıkar. Bu erdemlerin birleşmesinden, onların birbirlerine bağlı  olmaları ve uygun ölçüye  göre hareket  etmelerinden,  en  temel  erdem  olarak adalet  erdemi  söz konusu  olur.  İbni Miskeveyh  buradan  hareketle  hikmeti,  iffeti,  yiğitlik  ve  adaleti  dört  temel  erdem; cehalet, kendine hâkim olamama,  korkaklık ve  zulmü dört büyük erdemsizlik ya da bozukluk olarak sayar.

İbni Miskeveyh bununla da kalmayıp, saadet veya pratik ve teorik yetkinlik amacına hizmet edecek şekilde, birtakım  yardımcı  erdemlere de yer verir. Örneğin hikmet kapsamı  altında, o kavrayış gücü, bellek  kapasitesi,  basiret,  keskin  anlayış  ve  öğrenme  yeteneğinden  söz  eder.  Öte  yandan,  İbni Miskeveyh  iffet  kapsamı  içinde  utanma,  sükûnet,  sabır,  cömertlik,  barışseverlik,  doğruluk,  iyi huyluluk,  uysallık  ve  takvayı  tartışır.  Yiğitlik  kapsamı  içinde  ise  ona  göre,  âlicenaplık,  cesaret, sebatkârlık, asalet ve marifet bulunmak durumundadır.  İbni Miskeveyh, nihayet adalet kapsamı  içinde dostluk,  ülfet,  minnettarlık,  hakkaniyet,  hatırşinaslık  ve  dindarlık  gibi  yardımcı  erdemlerin  de bulunması gerektiğini bildirir.

Kaynak: Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci

İBN-İ MİSKEVEYH KİMDİR? HAYATI VE ESERLERİ

Onuncu ve on birinci asırlarda yetişen târihçi ve felsefeci. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Ya’kûb bin Miskeveyh’tir. Künyesi Ebû Ali olup, İbn-i Miskeveyh diye meşhur olmuştur. İran’ın Rey şehrinde doğdu. 1030 (H. 421)da İsfehan’da vefât etti.

Aslen Mecûsî olup, sonradan Müslüman olmuş bir âileye mensûb bulunduğu da rivâyet edilen İbn-i Miskeveyh, küçük yaştan îtibâren, doğum yeri olan Rey’de tahsile başladı. İlk tahsilini burada yaptı. Felsefeye karşı duyduğu ilgi, Fârâbî’nin eserlerini okumasına yol açtı ve onun tesirinde kaldı. Kimyâ, tıp ve mantık okudu. Daha sonra târih, edebiyât ve inşâya ilgi duydu. Büveyhîler zamânında çeşitli vazîfelerde bulundu. Bu sırada Tecârib-ül-Ümem ve Teâkıb-ül-Himem adlı târih kitâbını yazdı. Büveyhî hükümdârı Adududdevle’nin ölümünden sonra Irak’tan ayrılarak Mâverâünnehr ve Harezm taraflarına gitti. Burada İbn-i Sînâ, Ebû Sehl-i Mesîhî, Ebû Reyhân el-Bîrûnî, Ebû Nasr-ı Irâkî gibi meşhurlarla görüştü. Harezm sultânının tertib ettiği ilmî cemiyetlerde bulundu. Bu sırada İbn-i Sînâ ile arası açıldı. Gazneli Sultan Mahmûd’un Gazne’ye dâvetini kabul etmedi. Harezm’den Irak’a dönmek üzere çıktığı yolculuk sırasında tutulduğu fırtınada 1030 (H.421) da öldü.

Fârâbî’nin felsefî fikirlerinin etkisinde kalan İbn-i Miskeveyh, ahlâk ve ilim konusunda Fârâbî’den ayrıldığı için, El-Muallim-üs-Sâlis “üçüncü öğretici” adıyla anıldı. Daha sonra yetişen Nâsırüddîn Tûsî de onun ahlâk ile ilgili görüşlerinin etkisinde kaldı. Ahlâkî konularda akla önem veren İbn-i Miskeveyh, tevekkül, sabr ve rızâ gibi güzel huyları telkin etti. Ancak insan hayâtının zühd hayâtı olmadığını, ahlâkın dünyâ arzuları içinde gelişebileceğini söyledi. Bu yüzden, insanın yaratılışında sosyal bir varlık olduğunu belirterek uzlet (insanlardan uzak kalma) ve zühde (dünyâ arzularından uzak olma) karşı çıktı. Bilhassa fitne zamânında uzlet ve zühdü tavsiye eden tasavvuf erbâbına karşı cephe aldı. El-Kindî’nin de tesirinde kalan İbn-i Miskeveyh, Et-Tıb-ün-Nefsî denilen psikolojik hekimlikte onun görüşlerini savundu. İhvân-üs-Safâ adı verilen felsefî ekolün bâzı fikirlerini tenkid etti.

Eserleri:

Aristo’nun da etkisinde kalan İbn-i Miskeveyh, felsefe, mantık, matematik, ahlâk ve târihe dâir birçok eser yazdı:

1) Tecârib-ül-Ümem ve Teâkıb-ül-Himem: Târihe dâir yazdığı eseridir. İki bölüm hâlindeki bu eserinin birinci bölümünde, 907-941; ikinci bölümünde ise, 941-979 yılları arasındaki vak’aları anlatmıştır. Bu târihlerde hâdiselerin siyâsî, sosyolojik ve ahlâkî sebeplerini ve netîcelerini de inceleyen İbn-i Miskeveyh’in bu eseri dördüncü hicrî asırda yazılan diğer târih kitaplarından daha orijinaldir. İslâm medeniyeti târihinde kaynak özelliğini taşıyan bu eserinde, bilhassa Abbâsîler devrine âit hâdiseleri naklederken, asrın ahlâkını, idâredeki usûlünü, bu muazzam devleti yıkılmaya götüren sebepleri açık bir şekilde anlatmıştır.

2) Enîs-ül-Ferîd: Şiir, hikmet ve darbımesellerini ihtivâ eden eseridir.

3) El-Fevz-ül-Ekber,

4) El-Fevz-ül-Asgar,

5) Kitâb-üs-Siyer,

6) Kitâb-üt-Tahâre: Ahlâk ilmine dâirdir.

7) Âdâb-ül-Arab vel-Acem: Ahlâk ilmine dâirdir.

8) Kitâbü Tertîb-is-Seâdet,

9) Kitâb-üs-Siyâse,

10) Kitâb-ül-Müstevfî,

11) Kitâb-ül-Mecmûât-ül-Havâtır,

12) Kitâb-ül-Câmî’,

13) Kitâbu Tehzîb-ül-Ahlâk.

KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 9. CİLT

Yorumlar kapalı.