Fahri Celâlettin kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 03/25/2014 0

Fahri Celâlettin kimdir? Hayatı ve eserleri: 1895-1975 Asıl adı Fahri Celâl Göktulga sanat hayatında hikâyeler ve latifeler (bir gaze­tede haftalık köşe yazılan da vardır.) yazmakla tanınmıştır. F. Celâlettin İstanbul­ludur. İstanbul şehri, tatlı şivesi, bazı tipleri, âdet ve manzaraları ile hikâyelerine sinmiştir. Ayrıca ruh hekimi olan Göktulga’nın, hikâye kişileri, özellikle bazen tatlı kaçık hâlleri, bazen ruh maceraları ile anlatılan kahramanlardır.

1918’de Tıbbiye’yi bitiren F. Celâlettin, Üsküdar, Toptaşı, Bakırköy ve Manisa hastahanelerinde asabiyeci olarak bulundu. Uzun zaman sürdürdüğü son görevi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastahanesi başhekimliğidir.

Kibâr, zarif ve kültürlü şahsiyetini yakından tanıdığım, Fahri Celâl Göktulga, 1975’te öldü, Karacaahmet’e gömüldü.

Eserleri: Biri uzun olmak üzere (Çanakkale’deki Keloğlan, 1960) yedi hikâye kitabı yayımlamıştır: Talâk-ı Selâse (1923), Kına Gecesi (1927), Eldebir Mustafendi (1943), Avurzavur Kahvesi (1948) Salgın (1953), Rüzgâr (1955), Çanakkale’deki Keloğlan (I960)… Fahri Celâl’in Bütün Hikâyeleri de (1973) yayımlanmıştır.

Ne var ki, önce basılan kitaplarında bulunan bazı hikâyelerini, daha sonra ya­yımladığı eserlerine de almayı âdet edinmiş olan Fahri Celâl’in, yazdığı hikâyele­rin sayısı, kitaplarındakinin toplamı kadar değildir. Bazı eserlerinde ise, hikâye­lerin yanısıra, kimisi güldürücü, kimisi konulu fıkralar, latifeler de bulunmakta­dır.

F. Celâlettin, özenmiş bulunduğu hikâyelerinde, yeni tarzları aramamıştır. Olaylarının giriş-düğüm-çözüm noktalan iyice belli klâsik hikâye tarzını seçmiş­tir. Edebî sözlükte bu klâsik tarza “Maupasant tam” diyoruz.

(Bk. Türk Edebiyatı, Cilt I, s. 549-553)

Hikâyelerine mizahlı bir havayı da başarı ile yerleştiren F. Celâlettin, son öl­çüde güzel Ve zengin bir İstanbul Türkçesinin yazandır. Ne yazık ki, yaşattığı ki­mi saf, kimi cerbezeli, kimisi acaip tabiatlı İstanbul tipleri gibi, eşsiz bir sevgi, kültür ve hüner akımı olan o İstanbul Türkçesinden bugün eser kalmamıştır. Şi­vesi bozulmuş, çoğu kelime, deyim ve ibareleri unutulmuş olan o (Ahmet Rasim ve Refik Halid’de de gördüğümüz) Türkçeden bugün zevk almak bir yana… Onu anlayanlar bile azalmıştır.

F. Celâlettin, bir devirden arta kalmış İstanbul tipleri etrafında o devre mah­sus yaşayış ve töreleri, dedikodu ve sohbetleri, eğlence ve elemleri çarşı, pazar iş­lerini zarif konular içinde, lezzetle anlatan bir hikâye ustasıdır.

F. Celâlettin’den Bir Hikâye

Elde bir Mustafendi

Hukukumuz pek eskiydi. Onun için her şeyini bilirdim. Hiçbir şeyini benden saklamazdı. bazen, hele bayramlara yakın, yazıhaneye mutlaka uğrardı. Şöyle bî- zebanlar kaidesi üzere kûşei çeşmile bakardım. Ve hemen çekmeceyi çeker, “Ne kadar lâzım?” derdim. Gelir, eli ile alırdı. Ne miktar aldığını bölük börtük ödeme­sinden anlardım. On lira., on bir lira… Hâlbuki herkes onu ne kadar paralı, hatta zengin bilirdi. Sağ elindeki çantada bir dişçi kabinesinin bütün eczaları, ilâçları, kelpetenlen vardı. Sol elinde de kabili nakil bir sanık İçinde ne vardı bilir misi­niz? Hani şu dişçilerin ayakla işlettikleri makine. O makineyi sandığın içine sığ­dırabilmek için ikiye ayntmıştı. Eski tüfekçi İbrahim Usta ona o iyiliği yapıver­mişti.

Alet işler el öğünür, muhtasar dükkâncığı iki avucunun içinde, Boğazın dolaş­madığı köyü kalmazdı.

Pek işgüzardı: Vapur Kuzguncuğa yanaşırken çımacının yanından iskele me­muruna seslenir: “Ahmet Efendi, Hüseyin Beye söyleyiver, arpalaryann gelecek, Beylerbeyi iskelesinde simitçi İsmail’in susamları akşamki pazar kayığı ile yolda­dır…” Çengelköy’ünde lüferci Vasil’in hazırladığı balığı alır, Kanlıca’daki İsmet Beyin yalısına verir. Kahveci Ömer’in şekerini yüz para aşağısına, Mısır çarşısın­dan tedarik ediverirdi.

Yapılacak angaryası olanlar 48 numara sahilden geçerken bile ona bağırırlar­dı; “Mustafendi, akşama gel. Seninkinin yine dişi tutmuş, san yalıdan haber ver­diler.” derlerdi.

Sanki oduna gidenin baltası, suya gidenin sakasıydı. Bîçare, bazen edilen ri­cayı; geçtiği bir iskelede unutur, olmayacak bir yerden, -o zaman telefon da yok­tu- yolu düşecek pazar kayıklarına ter kan içinde, kılıç avına çıkan alamanacılara yalvara yalvara biner, herkesi memnun etmeğe çalışırdı.

Vapur biletçilerinin dişlerini hasbetenlillâh çekiverir, dolgularını kaş göz ara­sında yapar, eli kanda bile olsa, tanıdığı yalılara, önünden geçerken el işareti ve­rir, hastalan işmar ile sorar, çocuklarla babalarına selâm gönderirdi.

İstanbul’a, elin dişçilerine, kızını, karısını gönderip de – eh dünya hali bu- bile yanağını sıktırmaktan kaçman kudema efendiler, beyler, paşalar iskele memuru­na tembih edince, Mustafendiyi hemen nezdlerine getirtiverirlerdi. Öyle yaşlı baş­lı, ufak tefek, kendi hâlinde bir adamdı. Kırk senedir, onu cihanı âlem bilir, hak­kında hüsnü şahadet ederdi. Bulunması kolaydı, pazarlık ettiği, para beğenmedi­ği duyulmuş, işitilmiş şey değildi. İşte bu adama Eldebir lâkabı takılıvermişti: El­debir Mustafendi… Dişin mi ağnyor? Çağırın Eldebiri, dolgun mu var, haber edin Eldebir Mustafendiye…

Mayısta ihtiyar hanımefendilerden, kudemâ-yı ecilleyi licâle kadar arzu buyu­ranlardan kan da alırdı. Eli hafifti. Ömürbillâh enceksiyon yapmış kimse değildi.

Dişçiliği permili olarak, Acemyan Beyden öğrenmiş mübareğe sittin sene hizmet etmişti. İşçiliği temizdi. Besmeleyi çeker, davyayı dayar, ne sihir dir ne keramet el çabukluğu marifet, bir solukta çürük dişi, velev üç köklü azı bile olsa, adamın avucunun içine teslim ederdi.

Evet, arkasındaki hâki renk asker bozması sivil düğmeli elbisesi, çekme potin­leri, simsiyah yeniçeri bıyığı, on beş günlük sabunlanmış gibi bembeyaz tıraşiyle bütün ehli ırz evlerin, sofaları musluklu yalıların baş mutemedi idi. Gecenin her saatında gelene hayır demez, çağrıldığı dik yokuşlu, azgın denizli yerlere koşa ko­şa giderdi. Verilmese de olurdu. Öyle fatura yollamak, haber göndermek, surat et­mek, darılmak, selâm vermemek, lâkırdı dokundurmak, bir daha gitmemek elin­den bile gelmezdi.

Bir sonbahar günü, hani kılıç avcılarının bağrıştıkları, kış rüzgârının sesleri­ni uzaklara doğru uçurduğu, olukların ihtiyaten Yahudilere tamir ettirildiği, s ak­sıların don korkusundan içeri alındığı, pencerelerin kâğıtlandığı mevsim başlan­gıcında onu o zamana kadar hiç gitmediği bir yalıdan çağırdılar. Kimsesiz, erkek­siz bir yalıdan…

Kahve dönüşü, evinin önünden geçerken seslendim:

-Nasıl Mustafendi kısırganmadılar ya…

■ Geç Allahını seversen!…

Diye cevap verdi.

Allah bilir ya, ben bu cevabı da, sesinin perdesini de pek beğenmedim. Ertesi akşam vapurda dalgındı. İki, üç gün üstelemedim, bilirim ağzı sıkıdır.

Daha ertesi gün vapurda hem ufladı, pufladı, hem de fakfon gözlüğünün üs­tünden etrafa kötü kötü baktı.

– Sende ne var Allah aşkına?

Dedim.

– Bırak, işte o kadar!…

Dedi.

Kurban bayramının haftasına doğru idi. Beni bir kenara çekti. Cebinden birin­ci nevi, dört buçukluk, zıvanalı bir paket çıkardı:

■Sen anlarsın, dedi bu ne demektir?

İçini açtım, iki sigara vardı, birinin ucu yanmıştı, ikisi de yatar gibi yanyana konmuştu.

– Bunu manası ne olacak1… dedim. Hediye eden seni seviyor, ateşinden yanı­yor, seninle yanyana yatmak istiyor.

Ömründe ilk defa hicabından yüzü kızardı, gözleri çakmak çakmak yandı. Ba­na:

– Sen de utanmaz olmuşsun meğer, o nasıl lâkırdı? dedi.

İçim fırsattan istifade alay istiyordu. Fakat kimin haddi. Nihayet bir gün dini- me, imanıma, çoluğuma, çocuğuma yemini billâh ettirdikten sonra anlattı: Yalı­nın kibar hanımı ona işmar etmiş. Gamselesini trabzan parmaklığına asmış iken cebinde muhat paketi bulmuş. Ehibbadan birinin azizliği zannetmiş. Amma pake­tin bir eşini odada görünce; eh yanlışlıkla halayığın birisi koymuş olacak demiş. Hanımefendiye gösterecek olmuş, o da:

– İlâhi, tem nasıl olur da anlamazsınız?

Demiş.

Biçâre dişçi bozulmuş, yer yarılsın dibine geçeyim diyecek olmuş. İş uzasın di­ye, inci gibi dişlerin birisi düzelirken ağrı ötekine de vurmağa başlamış, ertesi gün çantasında köşesi yanık bir ipekli mendil bulmuş, daha ertesi gün kadınca­ğız Mustafendinin elini sıkıp uğuşturmuş.

  • E, hiçbir şey konuşmadı mı?

Dedim, bana ters ters baktı:

-’’Sizin için yanıp tutuşuyorum fem… ’’ demiş.

– Ya sen ne dedin? dedim

–  Bendeniz mi eten dim… diyebilmiş.

– Daha ilk gördüğüm gündenberi…

– Ama efendimiz, böyle şeyler bize ayıptır, hem de günahtır, zatı âliyeniz köle­nizin kerimem yerindesiniz, duyanlar bana ne der, size ne söylerler…

Başlamış Hanımefendi hüngür hüngür ağlamağa.

-Amma da toymuşsun Mustafendi… diye payladım, hiçbir seven kadına bu mu­amele olur mu?

Bana ağlar gibi baktı:

Çantayı, sandığı toplar toplamaz kaçtım, dedi. Ben bu yaştan sonra namusu­mu iki para edemem… Cevabı Hak haramı nasip etmesin…

(Eldebir Mustafendi, 1943)

KAYNAK: TÜRK EDEBİYATI 5. CİLT, AHMET KABAKLI, TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI, İSTANBUL

Fahri  Celâlettin kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: İstanbul’da doğdu (20 Mayıs 1895). Ortaöğrenimini Mercan îdadisi’nde (1912), yükseköğrenimini İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nde (1918) tamamladı. Üsküdar Toptaşı Akıl Hastanesi’nde uzmanlık eğitimini bitir­dikten sonra sinir hekimi oldu. Manisa ve Îstanbul-Bakırköy Akıl Hastane­lerinde başhekimlik etti. 1960’ta emekliye ayrıldı (ölümü, 3 Haziran 1975).

ilk deneyleri Servet-i Fünun (1917), Şair (1919), IV. Kitap (1920) dergi­lerinde yayımlanan Fahri Celâl’in (Göktulga) teknik yönden Ömer Seyfet­tin öyküsünün getirdiği olanakları benimserken, konuları yönünden Hüse­yin Rahmi gerçekçiliğine öykündüğü söylenebilir. Daha sonraki öykülerin­de de genellikle bu özellikler çerçevesinde kalmıştır.

O da değişik toplum katlarından gelen insanları -daha çok küçük burju­vaları- İstanbul ortamı içinde işlerken, “gözümüz yolda kaldı”, “hukuku­muz pek eskiydi”, “kadehler beyazlandıkça”, “surat etmek”, “yalvarmaz, sallamazdım” biçiminde İstanbullunun konuşma dilindeki deyimleri kullan­mayı sever. Anlatımı yalın, ama canlıdır. Tiplerin çiziminde görünen nitelik­leri yansıtmaya özen gösterir.

Şahin gagası gibi kıvrık burnunun yanında yuvarlak gözlerine doğ­ru yastıklı yeniçeri bıyığı, kalkık durmağa alışıktı. Karşı karşıya ge­lenler, ilk önce karnıyla kucaklaşırlar, toka için el uzatanlar, avucun­da parmaklarını öğütürlerdi.

(Yok Yere)

Çevre betimlemelerinde başarılı olmasına karşın “dialog”larında, genel­likle başarılı değildir. Konuşmalar uzamışsa doğallığı daha da yitirdiği gö­rünür. Bu nedenle öykü örgüsünde anlatma egemendir. Dili yalın, tümcele­ri kısadır. İstanbul şivesinin özelliklerinden yararlanmaya çalışır:

O gece çektik kafayı, çektik kafayı. Edayı balığa limon sıkarken

İstanbul’da doğdu (20 Mayıs 1895). Ortaöğrenimini Mercan İdadisi’nde (1912), yükseköğrenimini İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nde (1918) tamamladı. Üsküdar Toptaşı Akıl Hastanesi’nde uzmanlık eğitimini bitir­dikten sonra sinir hekimi oldu. Manisa ve Îstanbul-Bakırköy Akıl Hastane­lerinde başhekimlik etti. 1960’ta emekliye ayrıldı (ölümü, 3 Haziran 1975).

ilk deneyleri Servet-i Fünun (1917), Şair (1919), IV. Kitap (1920) dergi­lerinde yayımlanan Fahri Celâl’in (Göktulga) teknik yönden Ömer Seyfet­tin öyküsünün getirdiği olanakları benimserken, konuları yönünden Hüse­yin Rahmi gerçekçiliğine öykündüğü söylenebilir. Daha sonraki öykülerin­de de genellikle bu özellikler çerçevesinde kalmıştır.

O da değişik toplum katlarından gelen insanları -daha çok küçük burju­vaları- İstanbul ortamı içinde işlerken, “gözümüz yolda kaldı”, “hukuku­muz pek eskiydi”, “kadehler beyazlandıkça”, “surat etmek”, “yalvarmaz, sallamazdım” biçiminde İstanbullunun konuşma dilindeki deyimleri kullan­mayı sever. Anlatımı yalın, ama canlıdır. Tiplerin çiziminde görünen nitelik­leri yansıtmaya özen gösterir.

Şahin gagası gibi kıvrık burnunun yanında yuvarlak gözlerine doğ­ru yastıklı yeniçeri bıyığı, kalkık durmağa alışıktı. Karşı karşıya ge­lenler, ilk önce karnıyla kucaklaşırlar, toka için el uzatanlar, avucun­da parmaklarını öğütürlerdi.

(Yok Yere)

Çevre betimlemelerinde başarılı olmasına karşın “dialog”larında, genel­likle başarılı değildir. Konuşmalar uzamışsa doğallığı daha da yitirdiği gö­rünür. Bu nedenle öykü örgüsünde anlatma egemendir. Dili yalın, tümcele­ri kısadır. İstanbul şivesinin özelliklerinden yararlanmaya çalışır:

O gece çektik kafayı, çektik kafayı. Edayı balığa limon sıkarken şöyle bir tetkik ettim. O ne ellerdi efendim, o sıkışta ne ince cilveler vardı. Sen sebepsiz afet kesilip, can yakıp, ciğer kebap etmemişsin, de­dim. Eda hanımefendi, meclis kızışınca, o hâlâ güzel ellerine udu da aldı. Ud söyledi, mızrab söyledi, o söyledi, kızı söyledi, biz söyledik.

(Yok Yere)

Gerçekçilik anlayışı “saptama” düzeyinde görünen Fahri Celâlettin, yaşa­ma dıştan bakıyor izlenimi verir. Bu nedenle kişileri “ne Hüseyin Rahmi ve Ömer Seyfettin kişileri gibi canlı; ne de Memduh Şevket ve Sabahattin Ali’ninkiler gibi toplumsal olayların içindedir. Dönemlerinin sorunlarını yaşamış insanlara özgü duyarlıkları bulamayız onlarda. Ölgün anıların so­luk resimleri gibi zamanın arkasında kalmışlardır.

Öykülerinin belirgin özelliği; dili, alaturka benzeti ve süslerden arındır­mayı başardığı yalın anlatımıdır. Çağdaş edebiyatımızın gelişme aşamala­rında ona belli bir önem kazandıran bu özellik olmalıdır.

YAPITLARI:

  1. Talâk-ı Selâse (1923),
  2. Kına Gecesi (1927),
  3. Eldebir Mustafendi (1943),
  4. Avurzavur Kahvesi (1948),
  5. Salgın (1953),
  6. Rüzgâr (fıkra ve öy­küler, 1955),
  7. Çanakkale’de Keloğlan (uzun öykü, 1960),
  8. Fahri Celâl adiyle Bütün Hikâyeler (1973).

KAYNAKLAR: Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman (cilt 1, 1959, 1969); Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman (1967, 1970).

FAHRİ CELÂLETTİN’DEN ÖRNEK


KINA GECESÎ’nden

Bütün odalarında, lâmbalar parlayan evin tokmağı bu gece pek çok takırda­dı. Davetlileri bazan ev sahibi, bazan bacanağı karşılıyor:

  • Buyurun efendim…
  • Yahu geç mi kaldım? Mustafa Bey geldi mi?
  • Birader, biz iyi haber alamadık, or­tancanın mı, küçük kerimenin mi? Hangisinin şerefine?
  • Hemşire cariyeniz de gelecekti, ille ağabey beni de götür dedi, amma, eğ­lenti sade erkeklere imiş dedim de vaz- geçirdim.

Diyenleri, karanlık bir sofadan geçir­dikten sonra cigara dumanlarıyle sislen­miş bir odaya götürüyorlardı.

Ortada büyük bir masanın üzerinde rakı kadehleri, şişeler, doğranmış ekmek yığınları, sarı havyar, balık tavası, kari­des tabakları, cacık kâseleri, yeşillik, hı­yar, soğan salataları karşısında iskemle­lerine edibâne oturmuş şam hırkalı, re­dingotlu, bonjurlu, cimdallı, baş açık, külâhlı, takkeli davetlilerin arasında, Manol’un mamulatından olduğu belli bir ut duvara dayanmış duruyordu. Kılı­fından çıkmamış bir kemençe, kanape- nin üzerine yerleştirilmiş bir kanun, üs­tünde bir def, kırmızı kabının içinde yal­nız mandallan gözüken tanbur susuyor duvarlarda talik ile yazılmış:

Bu da geçer yahu

levhasının yanında çocuğunu kucağı­na oturtmuş, bir elini dizine koymuş sa­kallı bir efendinin fotoğrafı parlıyordu. Karşıda sülüs ile yazılı başka bir levha­da:

Hamdü minnet ol Hudaya bize ver­di devleti

Hazret-i Selman-ı pâktir pirimizin şöhreti

Hem Resulün berberidir ol kemal-i zat pâk

Gafil olma gel traş ol eyle icrâ sün­neti

beyitleri okunuyordu.

Birbirlerini tanımıyanlar tanıyanların delâletiyle takdim ediliyordu:

  • Efendim takdim ederim, Muammer Bey… Şerafettin Bey, Maliye tetkik ka­lemi ser halifesi…
  • Müşerref olduk efendim…

Kandilli temennaların arasında:

  • Efendim, zatı âlinizle eskiden teşer­rüf etmiştik galiba beyim, Osman Bey’in Çamlıca’daki köşkünde…
  • Vay efendim!.. Hele bendeniz tanı­yacağım diyorum. Allah Allah… Ne günlerdi, efendim, ö ne âlemlerdi!.. Eh birader Bey neredeler?
  • Sizlere ömür efendim…

Şiddetle:

  • Ne buyurdunuz? Allah gani gani rahmet eylesin.. Vah.. Vah.. Sebebi ve­fatı efendim?
  • Kendilerinde illeti safra vardı, eh… Arkasında dört tane nur topu gibi yetim bıraktı, göçtü, gitti…
  • Fesubhanallah, ne ise efendim, kade­re rızadan başka çare?

Yanındaki sakallı Efendi ile bir şeyler konuşup gülen kıranta birisi:

  • Ahmetçiğim, haniya kemanimiz gel­medi?

Ev sahibi Ahmet bey:

  • Vallahi söz verdi, malüm ya, Ihsan epeyce nazlılardandır.

Beyaz entarisinin üzerine altın kordo­nunu takmış şişman bir zat:

  • Ne?.. Vallah çapkını ininden çıkarır, kaspanek getiririm, öyle kepazelik ol­maz.

Köşeden birisi: “Ahmet Beyim atalım değil mi?” dedi.

Herkes birbirine:

  • Buyrun efendim, diyordu.

Ev sahibinin bacanağı:

  • Efendim, kadehler yetişir, Mustafa Bey, Zekai Bey, Nuriciğim, Zeki, Beh- zat Beyefendi canım hele…

Kenarda mahcubâne susan bir Beye:

  • Eh birader, damatsın diye süt dök­müş kedi gibi susacak değişin ya.. Hay­di doldur dinini seversen.

Avukat olduğu tavrından belli olan, gözlüklü bir Bey:

  • Efendim yeni ailenin sıhhat ve sa­adetine, diyerek kadehini boşalttı.

Duaya herkes iştirak etti. Çatallar ta­baklarda çıngırdadı; sonra on bir ağızın bir anda başlayan şapırtısı işitildi.

N Redingotlu zat:

  • Ey, kemençeci bey, kuzum şöyle ufaktan bir taksim.. Ne olursa olsun, hicaz, uşşak…

Öteki nazlandı:

  • Efendim, kemanı beyefendi gelme­den pek muvafık olmasa gerek… Ma­mafih zâtı âliniz emrederse…
  • Kuzum, Tevfikçiğim üzme.

Yay kirişlerde evvelâ cızırdadı, seri bir rast taksiminin ilk hanesi baygın, vakur bir nağme ile biterken, Şam hırkalı kı­ranta efendi:

-Ooh! Elin dert görmesin.. Nur ol ev­lâdım, diyordu.

Başka birisi:

  • Rast perdesinden hicaz, doğrusu Al­lah için güzel oldu… diye, takdir etti.

Kadehler yeniden doldu, tabaklar tek­rar boşaldı, ev sahibi aceleyle dışarı çı­kıyor, şangırdayan tepsileriyle dönüyor, bacanağı masaya yerleştirirken udunu akorda çalışan Ihsan Bey:

  • Asımcığım, sende de miçoluk eski­den varmış a iki gözüm, diye takılıyor­du.
  • iltifat buyurdunuz beyim, canım haydi sen udunu çal., şöyle yürekten bir taksim.. Kanununu kucağına alan Ziya Bey, lâmbada defini ısıtan arkadaşına:
  • Ne yapacağız, ben hicazdan başlaya­lım diyorum.

(Kına Gecesi, 1927)

Kaynak: Çağdaş Türk Edebiyatı , Meşrutiyet Dönemi 2, Şükran KURDAKUL, 1994, Evrensel Basım Yayın.

Yorumlar kapalı.