Ebû Mûsâ el-Eş‘arî kimdir? Hayatı hakkında bilgi

kihaes 09/04/2015 0

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî kimdir? Hayatı hakkında bilgi: Ebû Mûsâ el-Eş‘arî hakkında bugüne kadar hazırlanmış en orjinal çalışmalardan birisini aşağıda bulabilirsiniz. Kısaca hayatı, ahlakı, fitne zamanındaki duruşu, soyu ve halifeler dönemindeki görevleri vb pek çok bilgiyi bu makalede bulabilirsiniz. Bu değerli çalışma Musa MERT’in henüz basılmamış tez çalışmasından kendisinin izni alınarak sitemizde yayınlanmıştır.

HAYATI VE KİŞİLİĞİ

 

HAYATI:

  Kimliği, Soyu, Ailesi:

Adı                   :        Abdullah

Künyesi            :        Ebû Mûsâ

Künyesini oğlu Mûsâ sebebiyle almıştır. O, asıl ismi olan Abdullah (İbn Kays el-Eş‘arî)’den çok Ebû Mûsâ (el-Eş‘arî) künyesiyle tanınmıştır.

Babası              :        Kays b. Süleym el-Eş‘arî[1]

Annesi              :        Tayyibe[2] bnt Vehb b. Atîk

Annesi, sahabîdir. Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin davetinden etkilenip Müslüman olmuş, onunla Medine’ye hicret etmiş ve orada ölmüştür.[3]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Yemenlidir ve el-Eş‘ar kabilesine mensuptur. “Çok kıllı” anlamına gelen “Eş‘ar” Ebû Mûsâ’nın büyük… dedesi Nebt b. Uded’in lakâbıdır. Bu lakâb ona, doğuştan vücudu çok kıllı olduğu için verilmiş, daha sonra onun neslinden meydana gelen bu kabileye “el-Eş‘ar” denmiştir.[4]

Nebt b. Uded’in soyundan gelen Eş‘arîler, İslâm’dan önce Yemen’in Tihâme yöresindeki Zebid ve Mıha civarında yaşarlar, komşuları Benî Akk ile çoğunlukla aynı reis tarafından idare edilirlerdi. Cahiliyye devrinde Akk ve Selef kabileleriyle “Muntabık” adlı bakırdan bir puta taparlardı.[5]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin soy kütüğü şöyledir:

Ebû Mûsâ Abdullah İbn Kays b. Süleym b. Hadâr b. Harb b. Âmir b. Anz b. Bekr b. Âmir b. Azer b. Vâil b. Nâciye b. el-Cumâhir b. el-Eş‘ar.[6]

Ebû Mûsâ’nın annesinin mensup olduğu Akk kabilesi, ismini Peygamber Efendimiz(S)’in dedesi Adnan’ın oğlu Akk’tan almıştır. Peygamber Efendimiz(S)’in dedesi Adnan’ın oğlu Akk, Ebû Mûsâ’nın mensup olduğu Eş‘arî kabilesinden bir kızla evlenir, Eş‘arîler’in arasında yerleşip orayı yurt edinir. Birbirlerine kız alıp verirler. Böylece Akk ve Akk’ın çocukları ile Eş‘arîler arasında hısımlık, yurt ve dil birliği oluşmuştur. Bu sebeple, Ebû Mûsâ’nın Hz. Peygamber(S)’le uzaktan akrabalığı söz konusudur.[7]

Ziriklî’nin tespitine göre; hicretten 21 yıl önce miladî 602 yılında Zebîd’de dünyaya gelmiştir.[8] Ebû Ruhm ve Ebû Burde isminde iki ağabeyi vardır.[9]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R), zayıf, narin vücutlu, kısa boylu, beyaz tenli, ufak-tefek yapılı ve büyük dedesi Nebt b. Uded’in aksine köse idi.[10]

Ebû Mûsâ’nın ilk evliliğini nerede, ne zaman ve kiminle yaptığına dair bir bilgiye rastlayamadık. Hz. Ömer(R) döneminde Basra valisi iken Taif’li Demûn’un kızı Tanye (Tayyiğâ veya Tufye de denmiştir) ile evlendi. Bu hanım Ebû Mûsâ’dan en çok hadis rivâyet eden oğlu Ebû Burde Âmir’in annesidir.[11]

Onun diğer bir karısı da Ummu Kulsûm bnt Fadl b. Abbas’tır. Ebû Mûsâ, bu hanım Hz. Ali(R)’nin oğlu Hasan(R)’dan ayrıldıktan sonra onunla evlendi. Ummu Kulsum’den oğlu Mûsâ dünyaya geldi. Evlilikleri Ebû Mûsâ’nın vefatına kadar sürmüştür.[12]

Medine’ye hicretinden sonra bir oğlu oldu, Peygamberimiz(S), tahnîk ve duâdan sonra ona İbrahim ismini koydu. Bu onun en büyük çocuğudur.[13] Diğer çocukları ise Ebû Burde, Mûsâ, Ebû Bekr, Ca’fer, Muhammed ve Abdullah’tır.[14]

Ebû Burde Âmir, tâbiûnun büyüklerinden ve müçtehid imamlarındandır. Muhaddistir.[15] Rivayet ettiği hadisler Kütüb-ü Sitte’de yer almaktadır.[16]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin Basra ve Kûfe kadılığı, oğlu Ebû Burde’nin Kûfe kadılığı ve torunu (Ebû Burde’nin oğlu) Bilal’in Basra kadılığı sebebiyle, onların hakkında “Bir dizide üç kadı” sözü meşhur olmuştur.[17]

“Eş‘ariyye Kelâm Ekolü”nün kurucusu Ebu’l-Hasen Ali el-Eş‘arî(ö. 324/935), Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin soyundandır.[18]

 

  1. Hz. Peygamber(S) Dönemi:

İslâm’ı Yemen’e ilk getiren Devs kabilesi reisi Tufeyl İbn Amr ed-Devsî(R)’dir. Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R), İslâm’ı Tufeyl İbn Amr’dan duyup Müslüman oldu.[19] İlk Müslümanlardandır.[20] Hz. Ömer(R), Hz. Hamza(R) ve Hz. Rukâne(R) ile aynı dönemde, bi’setin 5. yılında Müslüman olmuştur.[21]

Yemen’de İslâm’ı kabullenen Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Mekke’ye İslâm Peygamberi(S)’ne geldi, O’nunla(S) görüştü. -Mekke’de kalıp yerleşti diyenlerin aksine[22]– tekrar memleketine, İslâm’ı teblîğ için döndü.[23]

Hz. Peygamber(S)’in hicret haberi Yemen’e ulaşınca Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R) elli küsür kişiyle Yemen’den Medine’ye Allah Rasûlü(S)nün yanına gitmek üzere yola koyuldular. Gemilerinin bir fırtınaya yakalanıp Habeşistan kıyılarına vurması üzerine, orada, daha önce Mekke’den Habeşistan’a hicret etmiş olan Ca’fer b. Ebû Talib(R) ve arkadaşlarıyla karşılaştılar. Ca’fer(R)’in teklifi üzerine Habeşistan’da bir müddet kaldılar.

Necaşî, hicretin 6. yılı sonlarına doğru Hz. Peygamber(S)’in kendisine yazdığı İslâm’a davet mektubunu alınca; Hz. Peygamber(S)’in isteği üzerine Ebû Mûsâ ve arkadaşlarıyla Ca’fer ve arkadaşlarını iki gemi ile Medine’ye yolcu etti.

İki gemi halkı, Hayber fethi sonrası Efendimiz(S)’e recezler okuyarak kavuştular.[24] Efendimiz(S), onlara yumuşaklıklarını, güçlü iman ve üstünlüklerini ifade eden iltifatlarda bulundu.[25] Hayber fethine katılmayan hiç kimseye ganimetten pay ayırmadığı hâlde “gemi halkı”na ganimetten pay ayırdı. “Gemi Halkı”nın bir Habeşistan’a bir de Medine’ye olmak üzere iki hicretlerinin olduğunu söyledi.[26] Allah Rasûlü(S), Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R)’nin kavmini iman, incelik, yardımlaşma ve kardeşlik, Kur’ân’la sıkı ilişki, güzel ahlâk gibi pek çok konuda övmüş ve sahâbesine örnek göstermiştir.[27]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R) hicret sonrası Zâtûr-Rika’ Gazvesi,[28] Mute savaşı ve Mekke fethine katılmış[29] Hz. Peygamber(S)’le, Mekke’den ayrılarak Hevâzin kabilesi üzerine yürüyen orduda yeralmıştır. Huneyn’de bozguna uğrayıp dağılan Hevâzinlilerin Evtas vâdisinde kaçanların üzerine yürüyen İslâm askerleriyle Evtas’ta kahramanca savaşan Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R), komutanları Ebû Âmir el-Eş‘arî’nin şehadetiyle komutayı ele almış ve Allah’ın izniyle orduyu zafere ulaştırmıştır. Amcası Ebû Âmir el-Eş‘arî ile, Hz. Peygamber(S) ona da:

– “Allah’ım! Abdullah İbn Kays’ın günahlarını da bağışla ve onu Kıyâmet Günü’nde kerîm bir makama koy.” diye duâ etmiştir.[30]

Daha sonra Taif kuşatmasına ve Ci’râne mevkiinde  ganimet taksimine katıldı.[31] Ci’râne’den ayrılan İslâm Peygamberi(S) umre yapmak için Mekke’ye döndü. Umresini yaptıktan sonra,Mekke’ye vali olarak Attâb İbn Esîd’i atadı. Mekke halkının eğitim- öğretim işlerinde yardımcı olmaları için Muâz(R) ile Ebû Mûsâ(R)’yı Mekke’de bıraktı.[32]

Mekke’deki muallimlik görevini Muaz(R)‘la başarılı bir şekilde yürüten Ebû Mûsâ(R), Medine’ye Allah Rasûlü’(S)’nün yanına döndü.

Hicret’in 9. yılı, Rumlar’ın Medine İslâm Devleti’ne karşı bir savaş hazırlığı içinde olduklarını, Gassânîler’le bazı Arap kabilelerinin de onlara katıldıklarını öğrenen Hz. Peygamber(S)’le, şiddetli sıcağın altında uzun, yorucu ve imkansızlıklarla dolu çetin günlerde, Tebük savaşı için yollara düşen “Zorluk Ordusu” içinde yeraldı.[33]

Özellikle Tebük zaferi sonrası, bütün Arap kabileleri Allah Rasûlü(S)’ne heyetler göndererek İslâm’a girdiklerini açıklıyorlar, Hz. Peygamber(S)’de İslâm’ı kabul eden her kâbileye İslâm’ı öğretecek öğretmenler gönderiyordu. Ebû Mûsâ el-Eş‘arî ve Muaz b. Cebel’i de Yemen’e vâliler, Kur’an’ı-Sünnet’i halka öğretecek muallim ve bölgenin zekâtını toplamakla görevli memurlar olarak görevlendirdi. Ebû Mûsâ’ya Yemen’in Zebid, Aden ve sahil şehirlerinin yönetimini verdi.[34] Onlara:

-“Kolaylaştırın zorlaştırmayın; müjdeleyin nefret ettirmeyin; birbirinize uyum gösterin ayrılığa düşmeyin.” buyurdu.[35]

Vâlilik görevini de başarıyla yürüten Ebû Mûsâ, Hicret’in 10. yılı Hz. Peygamber(S)’in Hac yapacağı haberini alınca, hemen Yemen’den yola çıkarak Hz. Peygamber(S)’e Mekke’de Bethâ(yahut Ebtah) denilen yerde kavuşarak haccını eda etti.[36] Hz. Peygamber(S)’in Veda Hutbesi’ni coşkun müslüman seli içinde dinledi. Hac sonrası Yemen’e görevinin başına döndü.

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî Yemen’de görevinin başındayken Esved el-Ansî adında bir adam Peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktı. San’a’ya saldırdı. Bâzân’ın oğlu Şehr’i yenip öldürdü. Orada bulunan Muaz İbn Cebel(R) kaçıp o sıralarda Ma’rib’te olan Ebû Mûsâ’nın yanına gitti. İkisi birden Ma‘rib’ten Hadramut’a geçtiler. Allah Rasûlü(S)’nün Yemen vâlileriyle Tahir mıntıkasına çekildiler.

Durumdan haberi olan Allah Rasûlü(S) bir mektup yazarak vâlilere ve Yemen’deki müslümanlara Esved ile savaşmaları emrini verdi. Muâz(R) emri aynen uygulayıp vâlilere ve müslümanlara duyurdu.

Feyrûz’un, Esved’in hanımıyla anlaşarak bir kompla ile Esved el-Ansî’yi öldürmeleri, bu belayı müslümanların başından defetti.

Durumun haberini içeren bir mektup yazılarak Allah Rasûlü(S)’ne gönlerildi. Vâliler görevlerine döndüler. Gönderilen mektup kendisine ulaşmadan Allah Rasûlü(S) vefat etti. Mektup, Allah Rasûlü(S)’nün yerine halife seçilen Hz. Ebû Bekr(R)’nin eline ulaştı. Hz. Ebû Bekr(R) ‘de cevabını yazıp gönderdi.[37]

İbnu’l-Esîr ve İbn Kesir, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin, Yemen’e tayin edilen diğer valilerle, Allah Rasûlü(S)’nün vefatı sırasında Yemen ve Hadramut bölgelerinde olduğunu söylemişlerdir.[38] Ancak sahîh bir rivâyette Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin bizzat kendisinin “Peygamber(S) hastalandı ve hastalığı şiddetlendi. Bunun üzerine:

-“Ebû Bekr’e emredin insanlara namaz kıldırsın.” buyurdu.” dediği nakledilmektedir.[39]

Bu rivâyetten Ebû Mûsâ’nın, Allah Rasûlü’nün vefatına yakın dönemlerde Medine’de olduğu anlaşılmaktadır. O ve Muâz(R) birlikte, Esved el-Ansî’nin saldırıları sebebiyle Mağrib’den Hadramut’a kaçmışlardı. Belki de Ebû Mûsâ(R), Allah Rasûlü(S) vefat etmeden önce, Hadramut’tan Medine’ye gelmiştir, Ebû Bekr’in namaz kıldırışına ve Allah Rasûlü(S)’nün vefatına şahit olmuştur.

Bunun yanında, Ebû Mûsâ’nın naklettiği hadisin aynısını Hz. Âişe(R)’nin de naklettiği dikkate alınırsa;[40] Ebû Mûsâ’nın bu olayı sonraki bir tarihte Hz. Âişe(R)’den dinleyip, bizzat şahit olmuş gibi (mürsel olarak) nakletmesi de söz konusudur. V’Allâhu A’lem.

Elbette Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin de, dostluğuna ve sevgisine alıştıkları, başlarının tâcı, gözlerinin nûru, Kutlu Nebî(S)’nin vefatının acısını, diğer sahâbîlerle yürekten hissettiğine inanıyoruz.

 

  1. Hz. Ebû Bekr(R) Dönemi:

Allah Rasûlü(S)’nün vefatından sonra hicretin 11. yılında Hz. Ebû Bekr(R) halife seçildi.

Hz. Ebû Bekr(R)’in halifeliği döneminde Ebû Mûsâ, Zebid, Aden ve sahil şeritlerinin valiliğine devam etti.[41]

Allah Rasûlü(S)’nün vefatıyla irtidâd (dinden dönme) olayı çıktı. Halife Ebû Bekr(R) olayları bastırıp Yemen’in ileri gelenleri ile anlaşmalar yaptı.[42]

İrtidat olaylarını bastırırken bir çok hâfız şehid olmuştu. Kur’ân bir tek mushaf halinde değildi. O zamana kadar dağınık malzemelerde ve hafızların ezberlerinde korunuyordu. Yemâme’de yüzlerce hafızın şehid düşmesi, yavaş yavaş Kur’ân’ı ezbere bilenlerin kalmayacakları hususunu gündeme getirdi. Durumun nezaketini farkeden Hz. Ömer(R), Halife Hz. Ebû Bekr(R)’e Kur’ân’ın bir tek cilt halinde toplanmasını teklif etti. Hz. Ömer(R)’in teklifi makul karşılandı. Hemen, Zeyd b. Sâbit(R)’in başkanlığında meşhur hâfız ve vahy kâtiplerinden bir komisyon oluşturuldu. Uzun ve titiz bir çalışmadan sonra Kur’ân’ın bütün âyet ve sûreleri toplanarak tek mushaf hâline getirildi.[43]

Kur’ân’ın toplanması için oluşturulan komisyonda, Hz. Ömer(R), Hz. Osman(R), Hz. Ali(R), Ubey b. Ka’b(R), Abdullah b. Mesûd(R) gibi seçkin sahâbenin yanında Ebû Mûsâ el-Eş‘arî de vardı.[44]

Ebû Mûsâ’nın Hz. Ebû Bekr(R)’in hilafeti zamanında bunların dışında aktif bir görevi olmadı.

Hz. Ebû Bekr(R), 2 sene 7 ay kadar İslâm Devletini idare ettikten sonra hastalandı ve bu hastalıktan dolayı 63 yaşlarında vefat etti.[45]

 

  1. Hz. Ömer(R) Dönemi:

Hz. Ebû Bekr(R)’in hilafeti, hicretin 13. yılında vefatı ile sona ermiş, yerine Hz. Ömer(R) geçmişti.

Hz. Ömer(R) tarafından Hadramut’a emir tayin edilen Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Hadramut’a giderek Mağrib’i hükümet merkezi seçti ve göreve başladı. Burada bir süre emirlik yaptı.[46]

İslâm ordusunun, Sa’d b. Ebî Vakkâs(R) komutasında Irak’ın fethine çıktığını öğrenince içindeki cihad ve şehadet aşkını dirdiremedi. Hemen görevinden istifa ederek, bir nefer olarak mücahidlere katıldı.[47]

Irak’ın büyük bir kısmı fetholundu. Hicretin 16. senesinde Sa’d b. Ebî Vakkâs(R) tarafından Cezîre’yi fethe gönderildi. Sa’d b. Ebî Vakkâs(R)’ın oğlu Ömer(R) ve Iyâz b. Ğanem(R) ile Urfa’ya inen Ebû Mûsâ, cizye ödemeleri karşılığında Urfalılarla barış anlaşması yaptılar. Harranlılarla da aynı şartlarda barış anlaşması yapıldı. Oradan Nusaybin’e yürüyerek, başarılı komutasıyla Nusaybin’i fethetti.[48]

Şam’da meydana gelen “Avamus Salgını” diye bilinen vebâ salgınında, komutan Ebû Ubeyde b. Cerrah’ın yanında hanımıyla birlikte bulundular ve Ebû Ubeyde ile Muâz b. Cebel’in şehâdetlerine şâhit oldular.[49]  Takvim Hicri 17. yılı gösteriyordu.

Aynı yıl Hazret-i Ömer(R) onu,, Muğîre b. Şu’be’nin yerine Basra vâliliğine atadı.[50]

Hz. Ömer(R)’in emriyle Basra’ya varan Ebû Mûsâ, önceki vâli Muğîre b. Şu’be’ye, görevden azledildiğine dair mektubu sundu ve ondan görevi devraldı.[51] Basra’lılara da Hz. Ömer(R)’in onlara hitaben yazdığı emirnâmesini okudu ve şu konuşmayı yaptı:

-“Mü’minlerin Emiri Ömer, beni size, Rabbinizin Kitabını, Peygamberiniz(S)’in sünnetini öğretmek ve yollarınızı temizleyip/düzenlemek üzere gönderdi!..”[52]

Kendisine yüklenen bu ağır görevi en güzel şekilde yerine getirdiğinin en açık belgesi, Hasan-ı Basrî’nin onun hakkındaki:

-“Basra’ya halkı için Ebû Musâ’dan daha hayırlı bir yolcu uğramadı.” sözü yeterlidir.[53]  Basra’da çok yönlü çalışan Ebû Mûsâ’nın yürüttüğü görevi şu şakilde sıralamak mümkündür:

1-) Vâlilik,

2-) Kadılık,

3-) Komutanlık,

4-) Eğitimcilik- Öğretimcilik. (Özellikle de halk eğitimciliği)

5-) Belediye hizmetleri,

6-) Halkın ihtiyacı ile ilgili diğer hizmetler.

Göreve başladıktan sonra, Dicle içinde dolaşarak incelemelerde bulundu. Ahâlîsinin itaat üzere yaşamakta olduğunu gördü. Topraklarının ölçülmesini (mesaha edilmesini) emretti. Bu toprakları verimliliklerine göre haraca bağladı.[54]

Basra vâlisinin değişmesini fırsat bilerek isyan eden Ehvâz hâkiminin üzerine yürümesi emrini alan Ebû Mûsâ, Ehvâz’ı fethetti.[55] Oradan Menazir’e geçerek orayı da fethetti.[56] Sonra Sus’u kuşatan Ebû Mûsâ, şehri teslim aldı.[57] Sus şehrine girdiğinde Danyal Peygamer(A)’e ait olduğu iddia edilen bir türbeyle karşılaştı. Hz. Ömer(R)’in emri üzere kabri açtırıp nâşı çıkardı ve bir nehrin suunu keserek nehir yatağına gömdü. Sonra suyu tekrar saldı.[58]

Râmehürmüz’ü[59] ve Tüster’i[60] de fetheden Ebû Mûsâ(R), Tüster fethi sırasında yaralandı.[61] Cündişâpur’un da fethiyle tüm Hozistan Bölgesi’ni fethemiş oldu. Ebû Mûsâ’nın gayretleriyle bu bölge İslâm hâkimiyetine girdi. Onun vâliliği döneminde, burada düşmandan bir eser görülmemiş, bütün bu havâlîde emniyet ve âsâyiş hükümrân olmuştur.[62]

Hozistan yenilgisinin intikamını almak için harekete geçen İranlılara karşı, Nihâvend’de, Nu’mân b. Mukarrin’in başkomutanlığında verilen mücâdelede, kendi askerleri başında yer aldı.[63]

Nihâvend’de İran ordusuna vurulan kat’î darbe sonrası, oradan ayrılan Ebû Mûsâ(R), Dînâver ve Sîrevân’ı,[64] sonra da İsfehân’ı fethetti.[65]

Fethettiği diğer yerler; Kum, Kaşan,[66] er-Ruhâ ve Sumeysâd’dır.[67]

Ebû Mûsâ, yalnızca fetihlerle uğraşmamış, halkın diğer ihtiyaçlarını da karşılamaya çalışmıştır. Örneğin; 9 mil uzunluğunda bir kanal yaptırarak Dicle nehrinin suyunu Basra’ya taşımış, böylece halkın su sıkıntısını temelden çözümlemiştir. Bu kanal Ebû Mûsâ’nın adını taşır.[68]

Ayrıca, Utbe b. Gazevân(R)’ın yaptırmış olduğu câminin yerine, kerpiçten büyük bir câmi, câmi ile yine kerpiçten bir de vâli konağı yaptırmıştır.[69]

Hz. Ömer(R)’e, gönderdiği evrakın tarihihinin olmadığını yazan Ebû Mûsâ(R), bu mektubuyla halîfe Ömer(R)’in şûrayı toplayarak hicrî takvimi tespit etmesine sebep oldu.[70]

Bir gece bir rüya gören Ebû Mûsâ, rüyasının Hz. Ömer(R)’in vefat edeceğine işaret olduğunu anlar.[71] Hakikaten de çok geçmeden Hz. Ömer(R) şehit edilir.

Hz. Ömer(R), şehit edildiğinde Ebû Mûsâ(R), Basra vâliliğine devam ediyordu.[72] Hz. Ömer(R), onun hakkında şöyle vasiyyet etmişti:

– “Ben bir âmili bir yıldan fazla görevde tutmam, ama Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi dört yıl görevde tutun.”[73]

Kimi tarihçilerimiz Ebû Mûsâ(R)’nın Hz. Ömer(R) döneminde Kûfe vâliliği de yapmış olduğunu belirtmişlerdir.[74] Ancak Hasan İbrahim Hasan, Ebû Mûsâ(R)’nın Hz. Ömer(R) döneminde Kûfe vâliliği yapmadığını belirtmiştir.[75]

 

  1. Hz. Osman Dönemi:

Hz. Ömer(R)’in vefat etmeden önce oluşturduğu şûrâ, Hz. Osman(R)’ı halîfeliğe seçti ve  Hz. Osman(R), Hicretin 24. yılında hilafete geçti.[76]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Hz. Osman(R)’ın hilafetinin ilk yılları Basra vâliliğine devam etti.[77] Hz. Ömer(R) döneminde olduğu gibi Hz. Osman(R) döneminde de bu görevini başarıyla yürüttü.

Yeni halîfe döneminde altı yıl Basra vâliliğini yürüten Ebû Mûsâ;

Hicretin 29. senesinde, İzc ahâlisi ile Kürtlerden bir takımının dinden dönmeleri üzerine Basra halkını cihada çağırmış, yaya olarak yapılan cihadın fazîletinden bahsetmişti. Bazı kötü niyetli kimseler, onun bu sözlerini kötü yorumlayarak, ona bir komplo kurmak istediler.

Hayvanları olduğu hâlde, onları bir tarafa bırakarak Ebû Mûsâ’nın kapısına gelip toplandılar. Az sonra Ebû Mûsâ, hayvanına binmiş vaziyette çıkınca;

-“Senin sözün, özüne uymuyor.” diyerek ayaklandılar. Halîfe Hz. Osman(R)’a da bir heyet göndererek, onun görevinden alınmasını istediler. Bunun üzerine  Hz. Osman(R), Ebû Mûsâ’yı azledip, onun yerine Abdullah b. Âmir(R)’i tayin etti.[78]

Basra vâliliğinden azledildikten sonra Kûfe’ye gidip yerleşti. Uzun süre Basra vâliliği yapmasına rağmen oradan ayırılırken, yanında, aile efradına verebileceği az bir miktar dirhemden başka ne bir malı ne de bir mülkü bulunuyordu.[79]

Ebû Mûsâ, Kûfe’de kaldığı süre içerisinde insanlara Kur’ân ve sünneti, dinde ince kavrayışı (fıkıh) öğretmekle meşgul oldu.[80]

Bir gün Kûfe’de bir grup genç, bir adamın evine girip adamı öldürdüler. Kûfe vâlisi Velîd b. Ukbe(R), bu hareketlerinden dolayı onları kısasla cezalandırdı. Vâli Velîd b. Ukbe(R)’ye kin tutan gençlerin aileleri; sohbetine katılan sarhoş bir adamla içki içtiği iftirası ve yalancı şahidlerle Velîd’i, Halîfe’ye vâlilikten azlettirdiler.

Hz. Osman(R), Velîd’in yerine Saîd b. Âs’ı tayin etti. Saîd ve Kûfe’nin ileri gelenleri, bir halk toplantısında kavga çıkaran bu, Velîd’in azline sebep olan adamları, Şam’a sürdüler. Şam vâlisi Muâviye ile de anlaşamayan fitneciler, Hıms’a sürüldüler.

Hıms vâlisi Abdurrahmân b. Halid, onları cezalandırdı. Islah olduklarını söylemeleri üzerine Kûfe’ye dönmelerine izin verildi. Kûfe’ye döndüklerinde, Hz. Osman(R) ve vâlileri hakkında daha büyük bir fitneyi başlattılar. Durumu Hz. Osman(R)’a bildirmeye giden Kûfe vâlisi Saîd’in peşinden Medine’ye varan fitneciler, onu vâli olarak istemediklerini söylediler. Bunun üzerine  Hz. Osman(R), onu alarak, fitnecilerin isteklerine muvafık olmak üzere Hicretin 34. yılında, yerine Ebû Mûsâ’yı tayin etti.[81] Bu olaylar, devlet yönetiminin zayıfladığına işaretti.

Bu arada, aslen Yahûdî olan Abdullah b. Sebe, İslâm’ı içten yıkabilmek için Müslüman olmuş gözüküyor, gittiği her yerde fitne tohumları ekiyordu. Kendisini kamufle etmek için yapamayacağı sapıklık yoktu. İslâmî inançları tahrif etmeye, ehlibeyt çevresinde bir siyasî kavga başlatmaya, sonra, bu siyasî kavgayı bir akîde meselesi hâline getirmeye gayret ediyordu.

Hicaz, Basra, Kûfe ve Şam’a fitne tohumları eken İbn Sebe, Mısır’a yerleşip, çevresinde bir grup oluşturdu ve grubun elemanlarını çeşitli merkezlere göndererek fitne hareketini başlattı.

Bir vilayetten diğerine yağan vâlileri şikâyet mektuplarıyla, ülke umûmî bir çalkantı içerisindeymiş gibi bir hava oluşturuldu.

Nihayet, Hicretin 35. senesinde Basra, Kûfe ve Mısır’dan gelen gruplar, Medine’de buluşup Hz. Osman(R)’ın evini sardılar. Sonunda onu şehit ettiler.[82]

Hz. Osman(R), şehit edildiğinde Ebû Mûsâ, Kûfe vâlisi idi ve aklı başında her Müslüman gibi olanlar onu da çok üzmüştü.[83]

 

  1. Hz. Ali (R) Dönemi

Aynı yıl Hz. Ali(R) halîfe seçildi ve kendisine Peygamber Mescidi’nde bey’at edildi.[84]

Hz. Ali (R), Kûfe valisi Ebû Mûsâ (R)’ya bir mektup yazıp Ma‘bed el-Eslemî’yi elçi olarak gönderdi. Ebû Mûsâ (R), yazdığı bir mektupla, Kûfeliler’in ve kendisinin, yeni halifeye itaatlerini ve beyatlerini bildiridi. Bu bey’ata kerdiliğinden razı olanlarla, zorla uyanları tek tek açıkladı ve herşeyi açık açık izah etti.[85]

Hz. Ali (R)’ye kerhen bey’at eden Talha(R) ve Zübeyr (R), Mekke’ye Hz. Âişe(R)’nin yanına gittiler. Hz. Âişe(R)’nin etrafında bir grup oluştu ve bu grup Hz. Osman (R)’nın katillerini istemeye başladı. katilleri yakalayıp cezalandırmak için Basra tarafına ordu toplama gayesiyle yola çıktılar. Hz. Ali(R), Basra’da toplanacak müslümanların fitne çıkarmalarını önlemek için hazırladığı orduyla Basra’ya hareket etti. Ebû Mûsâ’ya Kûfelilerin kendisine katılmasını isteyen bir mektup gönderdi.[86] Ebû Mûsâ ise tam aksine, Allah Rasûlü(S)’nden hadisler naklederek Kûfe halkını bu olaylardan uzak durmaya çağırıyordu. Üç kez elçi göndermesine rağmen Kûfe vâlisi Ebû Mûsâ’dan destek görmeyen halîfe Hz. Ali(R), oğlu Hasan(R)’ın eliyle onu Kûfe vâliliğinden azletti.[87] Yerine Karaza b. Ka’b el-Ensârî’yi tayin etti.

Fitnelerden uzak durma görüşünde olan Ebû Mûsâ(R), azledildikten sonra Kûfe’yi terkederek civardaki Urz denilen yere gidip inzivaya çekildi.[88]

Çok geçmeden olanlar oldu. Ebû Mûsâ(R)’nın şiddetle korkup kaçtığı olaylar meydana geldi.

Hicretin 36. yılında Hz. Ali(R) ile Hz. Âişe(R) arasında Cemel, Hicretin 37. yılında Hz. Ali(R) ile Muâviye b. Ebî Süfyân arasında Sıffîn savaşları oldu. Savaşların faturası Müslümanlara oldukça ağıra mal oldu. Binlerce ölü, kan, gözyaşı, çözülme, tefrika, burukluk, Hz. Âişe(R) ve Hz. Ali(R)’nin:

– “Vallâhi ben bu olaydan 20 yıl önce ölmeyi arzu ederdim.” dedikleri[89] daha nice yıkım.

Sıffîn savaşında, Hz. Ali(R)’nin ordusunun,  Muâviye b. Ebî Süfyân’ın ordusuna daha baskın olduğu görülünce, Amr b. el-As’ın teklifiyle Şam ordusu, mızraklarının uçlarına Kur’ân sahîfeleri takarak, Irak ordusunu Kur’ân’ın hakemliğine çağırdılar. Hz. Ali(R), kendisi istememesine rağmen çevresinin yoğun baskısıyla Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R)’yi hakemi olarak tayin etmek zorunda kaldı.[90] Muâviye b. Ebî Süfyân’ın hakemi ise Amr b. el-As’tı.

Günlerce süren ve bazan açık, bazan da gizli celseler halinde yapılan müzakerelerden sonra, hakemlerin ittifakla aldıkları kararların yazıldığı sahîfeye önemli hususlardan olarak;

Hz. Osman(R)’ın haksız yere öldürüldüğü, maktûle karşılık katillere kısas tatbik edilmesini sağlama hakkının maktûlün velisine ait bulunduğu, Muâviye b. Ebî Süfyân’ın da Hz. Osman(R)’ın velilerinden olduğu yazılmıştır.

Amr b. el-As ve temsil ettiği tarafın, Hz. Osman(R)’ın katillerini himaye etmekle ithamı dolayısıyla, Şam halkının Hz. Ali(R)’yi katiyyen halîfe olarak tanımayacaklarını anlayan ve Amr’ın halîfe olarak Muâviye’yi teklifini kesinlikle reddeden Ebû Mûsâ;

Müslümanlar arası sulhü sağlayabilmek maksadıyla, Hz. Ali(R)’yi halîfelikten alıp, yerine, fitneye karışmamış ashabın ileri gelenlerinden ve Hz. Peygamber(S)’in kendilerinden razı olarak vefat ettiği kimselerden birini getirmeyi uygun gördü.

Amr b. el-As, bu hususu kabul etmekle birlikte Ebû Mûsâ ile, hilafete getirilecek kişi üzerinde ittifak sağlanamayınca, uygun gördüklerini halîfe yapmaları üzere, durumun Müslümanların meşveretine bırakılmasına karar verildi. Bu husus da anlaşma metnine yazılarak sahîfe mühürlendi.[91] Bu şekilde hakemler, müzakere mahalli olan Ezruh’tan ayrıldılar.

Bu rivâyetlerde yer alan, bu safhadan sonra Amr b. el-As’ın Ebû Mûsâ’yı aldatarak ihanet ettiği şeklindeki ifadeler sahîh değildir.[92] Zaten buna ihtiyaç da yoktur. Çünkü, herhangi bir  şekilde ittifakın tek taraflı bozulması, kararı tamamıyla bozmak olacaktır ve bu durumda Muâviye b. Ebî Süfyân’ın kazanacağı hiç bir şey yoktur.

Bu tarzdaki rivâyetler, Emevîleri ve taraftarlarını kötülemek üzere Emevîlerin hasmı durumunda bulunan çeşitli gruplar tarafından uydurulmuş; bu uydurma rivâyetleri de bazı tarihçiler dönemlerinin ve takip ettikleri metodun bir özelliği olarak olduğu gibi nakletmişlerdir.[93]

Ayrıca, Ebû Mûsâ’nın dar görüşlü, bön, aldatılması kolay, aptal, bunak bir ihtiyar (vb.) olduğuna dair itham ve rivâyetlerin de hiç biri sahîh değildir ve dönemin siyasî havası içerisinde uydurulmuş boş lakırtılardan ibarettir.[94] Aksine o, sahâbenin ileri gelenlerinden, aklı başında ve Allah Rasûlü(S)’nün kendisinden râzı olarak vefat ettiği kimselerdendir.

Görüşmelerden sonra Amr b. el-As, yanındakilerle derhâl Şam’a döndü. O andan itibaren Muâviye b. Ebî Süfyân, Şam halkı tarafından halîfe olarak tanındı. Şam halkı alelacele, bir başkasına bırakmadan Muâviye’ye bîat etti. Muâviye b. Ebî Süfyân da artık gerçek halîfe gibi hareket etmeye başlayarak, çevre şehirleri dahi biat ve itaate davete girişti.[95]

Halîfe Hz. Ali(R) ise olan bitenleri öğrenince, hakemlerin Kur’ân ve sünnete göre değil, kendi heva ve heveslerine göre hüküm verdiklerini söyledi, haklı olarak bu kararı kabul etmedi.[96]

Böylece taraflar arasında bir sulh ümidi olarak beliren tahkîm, istenen neticeyi vermedi.

Beklediği sonuca ulaşamayan Ebû Mûsâ, topluluk Ezruh’tan dağılınca, Kûfe’ye halîfelikten azlettiği Hz. Ali(R)’nin yanına gitmekten mahcûbiyet duyarak, Mekke’ye gidip tekrar inzivaya çekildi.[97]

Ebû Mûsâ, Hicretin kırkıncı yılına kadar Mekke’de kaldı. Hicretin kırkıncı yılında Muâviy, Busr b. Ertad’ı üçbin kişilik bir kuvvetle Hicaz’a doğru yola çıkardı. Busr’ün geldiğini duyan halîfe Hz. Ali(R)’nin görevlendirdiği Medine vâlisi Ebû Eyyûb el-Ensârî(R), Kûfe’ye, Hz. Ali(R)’nin yanına kaçtı.

Busr, Medine’de biraz kalıp bazı evleri yıktıktan sonra Mekke’ye geçti. Orada bulunan Ebû Mûsâ(R) ise, Busr’ün önünden kaçarak[98] Kûfe’ye gitti. Kûfe’de hayatının sonuna kadar inzivaya çekilmiş olarak kaldı.[99]

Onun, bu olaydan sonra bir çok İslâm beldesine rağmen Hz. Ali(R)’nin hükümet merkezi olan Kûfe’yi tercih etmiş olması anlamlıdır.

Aynı yıl düzenlenen bir suikast sonucu, İslâm’ın dördüncü Reşîd Halîfesi Hz. Ali(R) şehit edildi[100] ve oğlu Hz. Hasan(R)’a biat edildi.

Hz. Hasan(R), Muâviye b. Ebî Süfyân ile hesaplaşmak için Şam’a doğru yola çıktı. Yol boyunca düşünme fırsatı bulan Hz. Hasan(R), daha çok Müslüman kanının akıtılmaması için devlet başkanlığını Muâviye b. Ebî Süfyân’a bıraktı. Bundan sonra yönetim Muâviye b. Ebî Süfyân’ın eline geçmiş oldu.[101]

 

  1. Muâviye b. Ebî Süfyân Dönemi:

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, bu dönemde hiç bir olaya karışmadı. Muâviye’nin, kendisine bîat etmesine karşılık bir mektupla yaptığı parlak teklifleri, cevaben yazdığı bir mektupta,

– “Ey oğulcağızım!” şeklinde başlayarak,

– “Benim, senin tekliflerine ihtiyacım yok.” sözleriyle reddetmiştir.[102]

 

  1. Vefatı:

… Ve bir gün Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R) şiddetli bir hastalığa yakalandı. Başı hanımının kucağında yatıyordu. Hastalığının şiddetinin farkındaydı. Birazdan hayatı boyunca beklediği misafir gelecekti, biliyordu… Allah’a kavuşmayı her an uman ve bunu elde etme fırsatı bulmuş bir insanın parlaklığı vardı yüzünde. İmtihanın sona ermesine çok az kalmıştı.

Bir an bayıldı.

Onun bayıldığını gören hanımı ağlamaya başladı. Ebû Mûsâ(R) çok bitkindi. Vücudu iyice ağırlaşmıştı. Bu yüzden hanımının ağlamasını menetmeye güç yetiremedi. Ayılınca:

– “Allah Rasûlü(S)’nün hoşlanmayıp uzak durduklarından ben de uzağım. Şüphesiz Allah Rasûlü(S) musîbet zamanında feryâd eden, saçını yolan ve elbisesini yırtan kadınlardan uzak durmuştur.” dedi.[103]

O ölürken dahi Müslümanca bir tavır ortaya koymaya çalışıyor ve Allah Rasûlü(S)’ne bağlılığını bir kez daha ispatlıyordu. Hayatı boyunca Allah Rasûlü(S)’nün uzak durduklarından o da uzak durmaya çalışmış, şimdi ölüm anında dahi aynı çabayı sarfediyordu.

Çocuklarını çağırdı ve şöyle dedi:

– “Bakın, ben öldüğümde arkamdan hiç kimsenin bağırıp çağırmasına izin vermeyin ve (bunun için) sizden biriniz, tabutumun dizlerimin hizasına gelen kısmında akşama kadar beklesin.”[104]

O bu konuda ihtimalleri bile ortadan kaldırıp işi sağlama almaya, en güzele bağlamaya çalışıyordu. Onun bir an bile olsun Allah Rasûlü(S)’nün tavrından uzak kalmaya tahammülü yoktu. Sonra dönüp şöyle vasiyyet etti:

– “Cenazemi süratle götürün, peşimden kimse gelmesin, mezarımı derin kazın.[105] Mezarımda vücudumla toprak arasında bir engel bulundurmayın. Kabrimin üstüne türbe yapmayın. Benim için feryâd ederek ağlayacak, saçını yolacak kadınları uzaklaştırın.”

Bu sırada Ebû Mûsâ’ya:

– “Bu konuda Allah Rasûlü(S)’nden bir şey duydun mu?” diye sordular.

– “Evet, bunu Allah Rasûlü(S)’ünden naklediyorum.” dedi.[106]

Vücudu gittikçe ağırlaşıyordu. Bütün bir hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Hanımını, çocuklarını ve bütün sevdiklerini bırakıp “GERÇEK SEVGİLİ”ye gidiyordu. Son dakikalarıydı… Mutluydu… İman dolu hayatı boyunca sürekli tekrar edip durduğu kelimeler yine dilindeydi ve hicreti anında da tekrar edip duruyordu:

– “Allah’ım! Sen Selâm’sın…

Ve Selâm Sen’dendir…”[107]

  • ••

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin vefat tarihi hakkında ihtilaf vardır. Hicrî 42, 43, 44, 53, 54 yıllarından hangisinde vefat ettiği kesin olmamakla birlikte; Hâfız Zehebî, sahîh olan görüşe göre Hicrî 44 yılında vefat ettiğini söylemiştir.[108]

Aynı ihtilaf, onun Mekke’de mi, yoksa Kûfe’de mi vefat ettiği konusunda da vardır.[109]

Bizim kanaatimize göre o, Tahkîm olayından sonra Mekke’ye gitmiş,[110] Busr b. Ertâd’ın Mekke’ye saldıracağını öğrenince Kûfe’ye geçmiş ve hayatının sonuna kadar orada kalmıştır.[111]  V’Allâhu A’lem.

İLMÎ HAYATI

 

“O, ilme bir dalış daldı, sonra çıktı (baştan aşağı ilme boyandı)”[112]

Hz. Ali(R)

 

Ebû Mûsâ’nın ilmî seviyesini böyle anlatır Hz. Ali(R). Hz. Peygamber(S)’le az bir süre beraber olmuş, ama bu onun âlim olmasına engel teşkil etmemiştir. Çünkü o, ilme ulaşınca ona hemen, ilimle baştan aşağı boyanacak şekilde dalmıştır. Bu dalış onun parlak sahâbîler arasındaki haklı yerine gelmesine sebep olmuştur.

“İlim Peygamber(R)’in ashabından şu kimselerde zirveye ulaştı” diyen tâbiûnun büyüklerinden Mesrûk, Hz. Ömer(R), Hz. Ali(R), Hz. Abdullah b. Mesûd(R), Ubey b. Ka’b(R), Muâz b. Cebel(R), Zeyd b. Sâbit(R) ve Ebu’d-Derdâ(R)’larla Ebû Mûsâ’yı da sayar.[113] Esved b. Yezîd ise Kûfe’deki en parlak iki isimden söz eder:

– “Kûfe’de Hz. Ali(R) ve Ebû Mûsâ(R)’dan daha bilgili kimse görmedim.” der.[114]  Zehebî ve İbn Hacer, onun ilmî seviyesini takdirle;

– “O, Basra halkının an fakîhi, en kârîsi idi.” demişlerdir.[115]

İlim öğrenme konusunda sınır tanımayan Ebû Mûsâ, en mahrem konuları bile Hz. Âişe(R)’den dahi olsun sorup öğrenmekten çekinmezdi.[116] İlmde derinlik kazanmasının nedenlerinden birisi de onun girişimciliği, araştırmacılığıdır. Gurura kapılmamış ve utanma duygusu, ilim elde etmesine asla engel olmamıştır. Halbuki Ebû Mûsâ(R), Hz. Osman(R) gibi hayâ konusunda da sivrilmiş şahsiyetlerdendir.[117] Şa’bî, Ebû Mûsâ’yı kendisinden ilim alınabilecek altı kişiden biri olarak saymıştır.[118]

 


Ebû Mûsâ(R) ve Kur’ân:

(Mescid’de Kur’ân okuyan bir adamın sesi duyuluyordu. -Bu Ebû Mûsâ’dan başkası değildi.- Bureyde:)

– “Gösteriş için mi okuyor ey Allah’ın Rasûlü!”

– “Hayır, aksine (Rabbine) gönülden yönelen bir Mü’min; Hayır, aksine (Rabb’ine) gönülden yönelen bir Mü’min.”[119]

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Kur’ân hâfızı idi.[120] Kur’ân’ı ezberlemiş ve Allah Rasûlü(S)’ne arzetmiştir.[121] O hıfzını gece-gündüz sürekli Kur’an okumakla elde etti. Sürekli Kur’an okurdu. Ebû Mûsâ ve Kur’ân’ı iki samimi dost olmuşlardı. O Kur’an okumadan duramaz en olumsuz şartlarda dahi onunla birlikte olmaya, onu okuyup düşünmeye, anlamaya çalışır;

-“Ben her gün (en az) bir kere (olsun) Rabbim’in emirnâmesine bakmamaktan hayâ ederim”derdi.[122]

Onun hayatının her bölümünde Kur’ân vardı. Ayakta otururken, yatarken, gezerken Kur’an okurdu. O’nu belli gece, gün ve haftalar, belli konumlara ve mekanlara hapsetmez ve şöyle derdi:

-“Ben Kur’an’ı namazımda da okurum, yatağımda da…”[123]

Kur’ân-ı Kerîm’e vukufiyeti ile tanınan Ebû Mûsâ’nın,[124] kendisine ait bir mushafı da vardı. Onun bu mushafını Basralılar “Lubâbu’l-Kulûb” diye isimlendirmişlerdi.[125]

Kendine ait bir kıraatı vardı. O, on imamın kıraatlarının vâsıl olduğu bilinen kimselerdendir.[126] Meşhur kârî tâbiûnun büyüklerinden Ebû Ca’fer Yezîd b. el-Ka’kâ’nın kıraatını Ebû Mûsâ’dan aldığı belirtilmiştir.[127] Ebû Racâ el-Utâridî ve Hıttân b. Abdullah er-Rakkâşî de kendisinden kıraat ilmi öğrenmişlerdir.[128]

Kur’ân öğretiminde aşırı çaba sarfeden Ebû Mûsâ, Basra’da sabah namazını kıldırır, talebelerini halkalar halinde oturtur, her halkaya nezaret edecek bir nakîb koyar ve öğleye kadar Kur’ân çalıştırırdı. Basra’da onun ders halkasında çok sayıda insan Kur’ân ezberlemiştir.[129] Bu sebeple o, Kur’ân okutmakla meşhur yedi sahâbeden biri sayılmıştır.[130]

Ayrıca, kurrâyı toplar, onlara Kur’ân’a özen göstermeleri konusunda öğütler verirdi.[131]

Hz. Ebû Bekr(R) zamanında Zeyd b. Sâbit(R) başkanlığında oluşturulan Kur’ân-ı Kerîm’i toplama komisyonu üyelerinden birisi de Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’dir.[132] Bu da onun Kur’ân bilgisinnin genişliği hakkında önemli bir ipucudur.

Çok güzel bir sesi olan Ebû Mûsâ için Allah Rasûlü(S):

– “Kuşkusuz Ebû Mûsâ’ya Davud’un nağmelerinden bir nağme (mizmâr) verilmiş” buyurdu.[133] Onun bu Dâvûdî ve yanık sesine hayran olan Ebû Osman en-Nehdî, bu hayranlığını:

– “Ben Ebû Mûsâ’nın Kur’ân okurken çıkardığı sesden daha güzel zil, ud veya ney sesi duymadım” sözleriyle dile getirmiştir.[134] Hz. Peygamber(S) ve O’nun(S) tertemiz eşleri, annelerimiz, Ebû Mûsâ’nın Kur’ân okuyuşunu ne zaman duysalar mutlaka durup dinlerlerdi.[135] Hz. Ömer(R) de onun sesine hayran olanlardandır. Bir gün Enes b. Malik(R)’e Ebû Mûsâ’dan sormuş ve onun hakkında:

– “O gerçekten büyük bir insandır. (Öyle Kur’ân okuyuşu da) ondan başka kimseden dinleyemezsin” demiştir.[136] Ebû Mûsâ’yı ne zaman görse:

– “Bize Rabbimizi hatırlat -yahut gönlümüzü Rabbimize meylettir.- “derdi. Ebû Mûsâ da yanık sesiyle ona Kur’ân okurdu.[137] Bir gün Ebû Mûsâ Kur’ân okuyor, o da dinliyordu. Namaz vakti girdi ve çevresindeki insanlar:

– “Namaza!” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer(R):

– “Namazda değil miyiz!?” dedi.[138]

Tefsir alanında da oldukça iyi olan Ebû Mûsâ, müfessir sahabîlerdendi. Tefsir alanında şöhret kazanan yedi sahâbeden birisi olarak kabul edilmiştir.[139]

 

Ebû Mûsâ, Fetvâ ve Kazâ:

“Peygamber(S) zamanında Ömer(R), Ali(R), Muâz(R) ve Ebû Mûsâ(R)’nın dışında fetvâ veren yoktu.”[140]       

Safvân b. Suleym

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, sahâbenin fakîhlerindendi. Allah Rasûlü(S)’nün hayatta iken fetvâ yetkisi verdiği kimselerdendi.[141] Ömer(R) Ali(R), Muâz(R) vb. sahâbeye fetvâ yetkisi verdiği gibi ona da fetvâ yetkisi verdi.[142] Fetvâ verme gücü ve yetkisi olan altı tane sahâbe olduğunu söyleyen Şa’bî, Ebû Mûsâ’yı ihmal etmez ve onu altı kişinin arasında sayar.[143] İbnu’l-Medînî ise şöyle der:

– “Ümmetin kadıları dörttür: Ömer(R), Ali(R), Ebû Mûsâ(R) ve Zeyd b. Sâbit(R).”[144]

Hulefâ-i Râşidîn’in önemli meselelerde istişare ettikleri kimselerdendi.[145] Sahâbenin büyüklerinin de ondan fetva sordukları olurdu.[146] Basra’nın en kârîi, en fakîhi idi.[147] Kûfe’de ise Hz. Ali(R) ve Ebû Mûsâ(R)’dan daha bilgili kimse yoktu.[148] Ahmed Nâim, onun hakkında:

– “İlim ve Kıraat-ı Kur’ân cihetiyle ashabın birinci tabakası ricâlinden sayılır.” der.[149]

Onun fetvâlarının küçük bir cildi dolduracak kadar olduğu nakledilmektedir.[150]

Ebû Mûsâ’nın hüküm vermedeki anlayış ve tavrını ortaya koyması açısından şu sözü önemlidir:

– “Kadıya, gecenin gündüzden ayrılması gibi hakikat kendisine apaçık olmadıkça hüküm vermesi uygun olmaz.” Onun bu sözü Hz. Ömer(R)’e ulaşınca:

– “Ebû Mûsâ doğru söylemiş.” demiştir.[151]

Aşağıdaki problemle ilk defa Ebû Mûsâ karşılaşmış, Kur’ân ve sünnette bir hükmünü bulamadığı için kendi içtihadı/fetvâsıyla hareket etmiştir. Olay şöyledir:

Müslümanlardan bir adam yolculuk yaparken Bağdat ve İrbil arasındaki Dekûka’ denilen yerde ölüm vakti gelir. Vasiyyetine şâhitlik etmesi için Müslümanlardan hiç kimseyi bulamaz. Ehl-i Kitaptan iki adam onun vasiyyetine şâhitlik yaparlar ve Kûfe’ye, vâli Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R)’ye gelirler. Ona durumu anlatırlar, ölen adamın malını ve vasiyyetini verirler. Bunun üzerine  Ebû Mûsâ el-Eş‘arî;

– “Biz Allah Rasûlü(S)’nün zamanından beri böyle bir şey ile hiç karşılaşmadık.” der ve ikindiden sonra onlara, ihanet etmediklerine, (vasiyyeti) bozup değiştirmediklerine ve getirdiklerinin o adamın vasiyyeti ve terekesi olduğuna şehâdet ettirdikten sonra şehâdetlerini kabul eder.[152]

Fetvâ ve görüşlerinden birkaç örnek:

  1. Ebû Mûsâ, sahrâ yanıbaşında olduğu hâlde postacıların, elçilerin evinde, hayvan fışkısının bulunduğu yerlerde namaz kıldırmış ve;

– “(Namazın sahîhliği açısından) burası ile orası birdir.” demiştir.[153]

  1. Geceleyin kan aldırmıştır.[154]
  2. Gülmenin namazı bozacağı görüşüne sahiptir.[155]
  3. Abdestsiz olduğu hâlde Kur’ân okurdu.[156]
  4. Ebû Mûsâ, kızlarına “kurbanlarınızı kendi ellerinizle kesin” demiştir.[157]
  5. Ebû Mûsâ, hanımı (Ebû Burde’nin annesi)ne şöyle demiştir:

– “Mahremin olmayan bir adamın yanına girdiğinde ailenden bir kimse çağır da yanında bulunsun. Şüphesiz (yabancı) erkek ve kadın başbaşa kaldıklarında şeytan aralarında dolaşır.”[158]

  1. “Şayet üçüncü hayızdan temizlenmemişse (boşayan) adam (boşadığı) karısına geri dönme konusunda (başkalarından) daha haklıdır.” demiştir.[159]
  2. Şıranın kaynatılarak üçte ikisi gitmiş olanını içerdi. Bunda bir sakınca görmezdi.[160]


AHLÂK VE FAZÎLETİ:

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R), Medine’ye geldiği ilk günlerden itibaren İslâm’ı öğrenme ve Peygamber’e tabi olma, O’nun(S) ahlâkıyla ahlâklanma konusunda büyük bir gayretin içine girdi. Bunda gözle görülür başarılar elde etti. Kısa sürede sahâbenin seçkinlerinden oldu.

O gerçekten güçlü bir imana sahipti. Bu konuda oldukça samimi ve içtendi. Küfür ve şirkten çok çekinir korkardı. Çünkü o bilirdi ki, şirk; karıncanın yürüyüşü gibi sessizce insana musallat olur. Kendisi şirkten çekinip korktuğu gibi başkalarını da korkuturdu.[161]

Allah’tan ümidini kesmeyen,[162] O’na sonsuz tevekkül eden biriydi.[163]

Peygamber(S)’e imanı tamdı ve O’nu(S) çok severdi. Sürekli O’nunla olmayı arzulardı. Gözü hep O(S)’ndaydı. Bir seferde Allah Rasûlü(S)’nü geceleyin yatağında göremeyince telaşa kapılmış, hemen O(S)’nu armaya koyulmuş, sağ salim bulunca da rahatlamıştı.[164]

Âhirete imanı sağlamdı.[165] Çok mütevazi biriydi. Gösteriş yapmaktan korkardı.[166] Gayet edepli, saygılı ve sünnete uymakta çok dikkatliydi.[167] Allah Rasûlü(S)’nün sünnetine aynen uymaya çalışırdı.[168] Ebû Mûsâ(R) çok oruç tutan, çok namaz kılan, kendini Rabb’ine adamış, zahid ve ibadete düşkün biriydi. İlim, amel, cihad ve gönül selametini bir araya getirmiş kişilerdendi. Bir çok kereler yöneticilik yaptı fakat, yöneticilik onu değiştirmedi. Dünyalık ile gurura kapılmadı.[169] Uzun Basra Vâliliği görevinden ayrılırken yanında aile efradına verebileceği altıyüz dirhemden başka bir şeyi şoktu.[170]

Geceleri namaz kılıp Kur’ân okur ve Allah’a duâ eder, seferde dahi olsa bunu terketmemeye çalışırdı.[171] Aynı zamanda çevresini namaza teşvik eder:

– “Kendimizi ateşe atıyoruz (cehennemde yanmamıza sebep olacak günahlar işliyoruz); farz namazı kıldığımızda, (kıldığımız o) namaz öncesindeki (günahları) siliyor. Sonra (tekrar) kendimizi yak(acak günahlar işl)iyoruz; Namaz kıldığımızda, (o) namaz yine (günahlarımızı) siliyor.” derdi.[172]

Çok müttaki idi. Allah ve Rasûlü(S)’nün yasaklarına karşı dikkatli, emirlerine karşı hassastı.[173] O şöyle derdi:

– “Azîz ve Celîl olan Allah’ı bırakıp şu sütuna tapmamla şarap içmem arasında ne fark vardır?!…”[174]

Allah ve Rasûlü(S) dışındakilere itaat hususunda da Peygamberî(S) ölçüye işaretle:

– “Allah’a ma’siyette (isyanda, başkalarına) itaat yoktur. İtaat ancak ma’ruf (iyi-doğru-güzel olan konular)dadır.” derdi.[175]

Oldukça kibar, nazik ve edepliydi. Misafirlerine ikram ederdi. Yumuşak, saygılı ve samimi idi. Yapmacıklıktan uzaktı. Küçüklere şefkatli ve merhametliydi. Büyüklerine ve ilim sahiplerine hürmet ederdi. Bir gün Abdullah b. Mesûd(R), Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R)’nin evine gelmişti. Namaz vakti girince Ebû Mûsâ(R):

– “Ebû Abdurrahmân buyur, namaz kıldır. Çünkü sen en yaşlımız ve alimimizsin.” dedi. Abdullah(R) ise:

– “Hayır, sen buyur. Biz senin evine ve senin namaz kıldığın yere geldik. Senin kıldırman evlâ.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine  Ebû Mûsâ öne geçip namazı kıldırdı.[176]

Ebû Mûsâ(R) hayâ timsâli idi. Uyuyacağı zaman avret yerinin açılması korkusuyla ayrıca bir elbise giyerdi.[177] Karanlık ve boş bir odada gusleder, Rabb’ine olan hayâsından dolayı elbisesini alıp giyinceye kadar önüne doğru belini büker büzülürdü.[178] Bir gün peştemalsiz, çıplak bir hâlde suyun içinde duran bir topluluk görünce:

– “(Allah’a andosun ki;) ölmem sonra tekrar dirilmem,  sonra ölmem tekrar dirilmem, sonra yine ölmem ve tekrar dirilmem (ölüp ölüp dirilmem) bana şu (adamların yaptığı) gibi yapmaktan daha iyidir.” dedi.[179]

Ebû Mûsâ’nın ilim ve takvasına güvenen Hz. Ömer(R), onu yanına çağırtarak:

– “Seni, şeytanın, askerlerini aralarına sokmuş olduğu bir topluluğun üzerine gördereceğim.” dedi. Ebû Mûsâ(R):

– “Hayın beni gönderme.” dedi. Hz. Ömer(R):

– “Orada cihad ve ribâd (sınır koruma görevi) var, dedi ve onu Basra’ya gönderdi.[180]

Ebû Mûsâ(R) hatasında ısrar etmezdi. Öyle ya; o da insandı ve hata edebilirdi. Farkına varır varmaz hemen hatasından döner, düzeltmeye çalışırdı. Bu konuda kendisini uyaran ve tavsiyelerde bulunan Müslümanları hoşgörü ve anlayışla karşılardı O aynı zamanda Müslüman emir sahipleri(devlet yöneticileri)nin de Kur’ân ve sünnet doğrultusunda ki emirlerine kulak verir, itaat ederdi. Özellikle Hz. Ömer(R)’i çok sever ve sayardı. Aralarında hoş bir muhabbet vardı. Hz. Ömer(R) sık sık ona emir ve tavsiye mektupları gönderirdi.[181] Hz. Ömer(R)’in yargılama hukukuyla ilgili olarak Ebû Mûsâ’ya gönderdiği mektup İslâm Hukuk Tarihi’nde önemli bir yere sahiptir.[182] Onun hatasını kabulü ve telâfisine şu olay ne güzel bir örnektir:

Ebû Mûsâ(R) komutasındaki ordu bir miktar ganimet ele geçirdi. Ebû Mûsâ(R) herkese hakkını tam olarak verirken bir tanesine payını eksik verdi. Adam da payının tamamını almakta ısrar etti. Bunun üzerine Ebû Mûsâ(R) ona yirmi kırbaç vurdu ve saçını kesti. Adam da kesilen saçını toplayıp cebine koydu ve Hz. Ömer(R)’e gitti. Hz. Ömer(R):

– “Neyin var” diye sordu. Adam da hadiseyi olduğu gibi anlattı. Olanları dinleyen Hz. Ömer(R), Ebû Mûsâ(R)’ya şu mektubu yazdı:

– “Salâmün aleyküm!.. Falan oğlu falan bana bir hadise anlattı. Eğer bu işi halkın önünde yapmışsan, sen de halkın önüne otur, bu adam senden öcünü alsın. Şayet bunu tenha bir yerde yapmışsan, tenha bir yere otur, öylece senden öcünü alsın.”

Mektup Ebû Mûsâ(R)’ya verildiği zaman, Ebû Mûsâ(R) hiç tereddüt etmeksizin kısas için oturdu. Adam onun bu tevazuunu ve hakikate teslimiyetini görünce etkilendi ve:

– “Allah rızası için onu affettim.” dedi.[183]

İnsanları sürekli ilim öğrenmeye teşvik eden Ebû Mûsâ(R) bir gün minberden şöyle sesleniyordu:

– “Allah kime bir ilim öğretirse onu başkalarına öğretsin. (Bildiği konuda soru sorulduğunda) “bu konuda bir bilgim yok” demesin. (Şayet böyle yaparsa) üzerine çok ağır bir iş yüklenenlerden olur (ve gereklerine uymamış olduğundan zamanla) dinden çıkar.”[184] Yine bir hutbesinde:

– “Kim bir ilim öğrenirse insanlara da öğretsin. Hakkında bigisi olmadığı şeyi söylemekten de sakınsın. Yoksa dinden çıkan ve mütekellifînden (yapmacık yapanlardan, kendisinde olmayan şeyi varmış gibi göstermek isteyen gösteriş budalalarından) olur.” şeklinde hitab etmişti.[185]

Onun savaş için çıktığı seferleri aynı zamanda bir okuldu. Yine savaş için çıktıkları bir seferde (Dicle kenarında) ezan okundu. Herkes abdest almaya koştu ve abdest aldılar. Ebû Mûsâ(R) namaz kıldırdı. Sonra halka hâlini alan askerlere va’z ve nasihate başladı. İkindi olunca müezzin ikindi ezanını okudu. Asker yine abdest almak için davrandı. O zaman Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R) müezzine:

– “Sadece abdesti bozulanlar abdest alsın!…” şeklinde bağırmasını emretti. Herkes askere gittiğinden, neredeyse ilim yok olacak, ortalığı cehalet kaplayacak, öyle ki; bir kimse cehaleti sebebiyle annesini dahi öldürmeye yeltenecek korkusu vardı. Bu sebeple, askerlerinin ilim meclisinden ayrılmamaları için abdest yenilememelirini istedi.”[186]

Aynı zamanda hüzün ve gözyaşı adamıydı. İnsanlara bunu tavsiye eder, şöyle derdi:

– “Ağlayın ey insanlar! Ağlamazsanız (bari) ağlamaklı olun. Şüphesiz cehennem halkı (göz pınarları kuruyup gözyaşları) kesilinceye kadar ağlarlar. Sonra kan ağlarlar. Öyle ki; şayet bu (yaşlardan meydana gelen gölde) gemi yüzdürülse yüzer.”[187]

Yalanı, ihaneti ve vadinde durmamayı sevmezdi. Bunların münafıkların sıfatları olduğunun bilincindeydi. En yakınları dahi olsa, vadettiğini mutlaka yerine getirmeye çalışırdı, onlara yalan söylemekten, yalancı çıkmaktan kaçınırdı. Ailesinin hak ve hukuku konusunda hassastı. Basra’da kendisine yardımcı olarak bulunan Enes b. Malik(R) şöyle anlatır:

– “Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R) Basra’da vâli iken (bir gün bana):

– “Hazırlığımı yap, falan gün (yolculuğa) çıkacağım.” dedi. Hemen onun hazırlıklarını yapmaya başladım. Derken (yolculuğa çıkacağı gün) geldi. (Fakat) yol ihtiyaçlarından bazılarını) hazırlayamamıştım.

– “Ey Enes! Ben (yolculuğa) çıkıyorum” dedi.

– “(Biraz daha) kal(ıp bekle)sen yol ihtiyaçlarından kalanını da hazırlarım.” dedim. (Bunun üzerine ):

– “Ben aileme falan gün yolculuğa çıkarım dedim. Şayet ben aileme yalan söylersem (ailem de) bana yalan söyler. (Sözümde durmayarak) onlara ihanet edersem (onlar da) bana ihanet ederler. Ben (onlara olan) vadimi yerine getirmezsem, onlar da vaadlerini yerine getirmezler.” dedi ve geride tamamlanmamış aslî ihtiyaçlarından bir kısmı kaldığı hâlde hemen (yolculuğa) çıktı.”[188]

O, Kur’ân’ı bir hayat olarak anlardı. Kur’ân’ın yaşanmak için indiğinin bilincinde hayatını Kur’ân’a uydurmaya çalışır, Kur’ân’ı nefsinin, şeytanın ve insanların istekleri doğrultusunda, yanlış te’vîl ve açıklamalarla kendisine uydurmaktan korkardı. Onu sevap kaynağı, şan şeref sebebi ve cennete giden bir yol olarak algılardı. Bir gün Ebû Mûsâ Kur’ân okuyan kimseleri (Kârîleri) bir araya toplayıp onlara şu uyarılarda bulundu:

– “Şüphesiz bu Kur’ân sizin için sevap olur, sizin için şan ve şeref olur, size nur olur, size günah (da) olur! Siz bu Kur’ân’a uyun, Kur’ân size uymasın. (Kur’ân’ı kendinize uydurmayın)! Çünkü kim Kur’ân’a uyarsa o, onu cennet bahçelerine indirir. Kime de Kur’ân uyarsa (Kur’ân’ı kendisine uydurursa), onu kakıp kafasının üstüne düşürür de cehenneme atar.”[189]

Elbette, onun ahlâk ve fazîleti ile ilgili yazılanlar ve yazılabilecekler sadece bunlardan ibaret değildir. Sözü uzatmak, tezin boyutlarını aşacağı için, satırlarımızı Halid Muhammed Halid’in onun hakkındaki şu değerlendirmesiyle bitiriyoruz:

– “Eğer hayatındaki bir olaydan bir parola seçmek istesek, mutlaka şu cümle olurdu:

– “Ne olursa olsun ihlâs.”[190]


EBÛ MÛSÂ VE FİTNE:

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî(R), Hz. Ali(R) dönemindeki karışıklıklarda tarafsız olmayı tercih etmiş, başkalarını da tarafsız olmaya, kılıçları ve yayları kırıp atmaya çağırmıştır.

Tarafsız davranışı ve Tahkîm olayındaki kararı sebebiyle çok ağır eleştirilere ma’ruz kalmıştır. Ebû Mûsâ neden tarafsız kalmıştır? Böyle davranmasının nedeni ne olabilir?

  • “Böyle davranmakta dünyevî bir çıkarı vardı” desek:

Hz. Ali(R) veya Muâviye b. Ebî Süfyân’dan birisine katılması gerekirdi.

Halîfe Hz. Ali(R), hilafete geçtiğinde onu Kûfe vâliliğinden azletmemişti. Vâlilik görevini devam ettiriyordu. Dünyevî bir çıkarı olsaydı, vâliliği elinden kaçırmamak için Hz. Ali(R)’nin yanında yer alırdı. Veya;

Muâviye b. Ebî Süfyân’ın, kendisine biat ettiği takdirde oğullarından birini Basra’ya, diğerini Kûfe’ye vâli tayin edeceğine ve kendisinin de bir dediğinin iki edilmeyeceğine dair cazip teklifini;

– “Benim, senin teklif ettiklerine ihtiyacım yok.” diyerek tepmezdi.[191]

  • “Doğru-dürüst davranmasını sağlayacak ilme sahip değildi” desek:

Ebû Mûsâ, Kur’ân ve sünnete vukûfiyeti bütün insanlar ve âlimler tarafından kabullenilmiş gerçek bir âlimdi.[192] Hz. Ali(R) de onun hakkında:

– “Baştan ayağa ilimdir.” demiştir.[193]

  • “Kafası çalışmayan, meselelerin inceliklerini kavrayamayan kapasitesi düşük bir insandı” desek:

Aksine oldukça zeki idi. Sahâbenin seçkin fakîhlerindendi. Allah Rasûlü(S) hayatta iken, ona fetvâ yetkisi vermişti ki; bu da dinde ince kavrayış (fıkıh) gerektirir.[194]

  • “Bu olayların meydana geldiği dönemde yaşı ileri olduğu için zihnî melekeleri zayıflamış, bunamıştı” desek:

Onun bunadığına dair bize ulaşmış en ufak bir haber dahi yok. Aksine onunla ilgili bütün haberlerden, hayatının her döneminde, ölüm anında dahi aklı başında olduğunu anlıyoruz.[195] Kaldı ki, o dönemde bunamış olsaydı, Halîfe Hz. Ali(R), onu Kûfe vâliliğinde bırakmaz, hemen azlederdi.

Ebû Mûsâ, hiç bir zaman Hz. Ali(R)’nin hilafete lâyık olmadığını söylemedi, aklından bile geçirmedi.

Tam tersine Hz. Ali(R)’nin halîfe olur olmaz yazdığı mektubuna cevap yazdı, bu cevâbî mektubunda hem kendisinin hem de Kûfelilerin bey’at ve itaatlerini bildirdi. Bey’ate kendiliğinden râzı olmayanları tek tek açıkladı.[196]

Muâviye b. Ebî Süfyân’ı baştan beri tasvîb etmemişti. Hakem olayı fiyasko ile sonuçlanıp, Muâviye halîfeliğini ilan edince, Ezruh’ta çadırının örtüsünü kaldırıp, Ebû Racâ el-Utâridî’ye seslenmiş, o,

– “Buyur ey Ebû Mûsâ!” deyince, ağzından şu sözler dökülmüştü:

– “Kuşkusuz, imâmet müşâvere iledir. Krallık ise kılıç zoruyla gerçekleşir.”[197]

Onun bu sözlerinden Muâviye’yi tasvîb etmediği ve onu kral olarak kabul ettiği anlaşılıyor.

Şu hâlde rahatlıkla söyleyebiliriz ki Ebû Mûsâ(R); hiç bir dünyevî çıkarı olmayan, âlim, fakîh, aklı başında olgun bur Mü’mindi. Bize göre, onun böyle tarafsız bir tavır takınması ve insanları da tarafsızlığa çağırması, onun Kur’ân ve sünnete vukûfiyetine dayandırdığı kendi şahsî kanaati, içtihadıydı. Gayet saf/temiz düşünen Ebû Mûsâ(R), her iki taraftan da kan akmamasını ve herkesin memnun olacağı bir çözüm üreterek, işin tatlıya bağlanmasını sağlamak düşüncesindeydi. Her iki taraftan da olmayan/tarafsız birinin halîfe seçilmesiyle aradaki problemin halledileceğine inanıyordu. Ne var ki, ortada kirli bir siyaset dönüyordu. Kirli siyaset ortamında saf/temiz düşünce pek fazla işe yaramıyordu. Asıl problem de buradaydı. V’Allâhu A’lem.

Kaynak: Rivayet İlimleri ve Tenkit Usulleri Açısından Ebu Musa el-Eş’ari Kökenli Hadisler / Musa MERT’in henüz basılmamış tezi

[1] İbn Sa’d Muhammed (ö. 230/844), et-Tabâkâtu’l-Kubrâ, I-IX, Beyrût, 1957-1958, IV, 105; Hâkim Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh en-Neysâbûrî (ö. 405/1014), el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, Telhîs: Hâfız Zehebî, İşrâf: Yûsuf Abdurrahman Maraşlî, Beyrût, 1986, III, 464; İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf b. Abdullah en-Nemerî el-Kurtubû (ö. 463/1071), el-İstîâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb (İbn Hacer’in el-İsâbe’si hâmişinde basılı), Mısır, 1328 h., II, 371; İbnu’l-Esîr, İzzuddîn Ebu’l-Hasen (ö. 630/1232), Usudu’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, thk ve tlk. Muhammed İbrahim el-Bennâ-M. Ahmed Âşûr-M. Abdulvehhâb Fâyid, I-VII, Mısır, 1390-1393/1970-1973; İbn Hacer, Şihâbuddîn Ahmed İbn Ali el-Askalânî (ö. 852/1448), el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe (Hâmişinde İbn Abdilberrr’in el-İstîâb’ı var), Mısır, 1328 h., II, 359.

[2] Hâkim, age., III, 464; İbn Hacer, age., II, 359.

[3] Adı geçen eserler ve aynı yerler.

Bazı kaynaklarımızda annesinin ismi “Zabiyye” veya “Zabye” şeklinde geçmektedir. Bkz. İbn Abdilberr, age., II, 371; İbnu’l-Esîr, age., III, 367; ez-Zehebî, Şemsuddîn Muhammed İbn Ahmed İbn Osman (ö. 748/1347), Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, thk. ve thrç.: Şuayb el-Arnavût, Beyrût, 1413/1993, II, 382.

[4] Bâbânzâde Ahmed Nâim-Kâmil Mîras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, I-XII, DİB. Yay., Ankara, 1984, VII, 25, 284, X, 384; Kallek, Cengiz, EŞ‘ÂR, (Benî Eş‘âr), T.D.V.İ.A., İstanbul,  1995, XI, 442.

[5] Kallek, age., XI, 442.

[6] İbn Sa’d, age., IV, 105. Ebû Mûsâ’nın soy zincirindeki farklılıklar için birinci dipnottaki yerlere bakılabilir. Ve bkz. İbn Kesîr, İmâduddîn Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer (ö. 774/1372), Câmiu’l-Mesânîd ve’s-Sunen, thrc. ve tlk.: Abdulmutî Emîn Kal‘acî, Beyrût, 1415/1994, (1. basım), XIV, 549; el-Heysemî, Nureddîn Ali b. Ebî Bekr (ö. 807/1404), I-X, tahrîr: el-Irâkî ve İbn Hacer, Beyrût, 1967, (2. basım), IX, 358; İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, I-XII, Beyrût, 1326 h., V, 362.

[7] el-Mevdûdî, Seyyid Ebu’l-A’lâ (ö. 1979), Tarih Boyunca Tevhîd Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, terc. Ahmed Asrar, Pınar Yay., İstanbul, 1983, II, 217; Köksal, M. Asım, İslâm Târîhi, Şâmil Yay., İstanbul,  1987, I, 34.

[8] Ziriklî, Hayruddîn, el-A’lâm, Beyrût, 1389/1969, IV, 254.

[9] el-Buhârî Muhammed b. İsmail, (ö. 256/870), el-Câmi‘u’s-Sahîh, terc. M. Sofuoğlu, Ötüken Yay., İstanbul, 1987, Meğâzî, 40; Müslim, Ebu’l-Huseyn Müslim İbnu’l-Haccâc, el-Câmi‘u’s-Sahîh, terc. M. Sofuoğlu, İrfan Yay., İstanbul, 1988, Fedâilu’s-Sahâbe, 169.

[10] İbn Sa’d, age., IV, 115; Hâkim, age., III, 464; Zehebî, Nubelâ, II, 383, 389; İbn Kesîr, Câmi’, XIV, 550; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 359; el-Muttekî, Alâuddîn Ali, Kenzu’l-Ummâl fî Suneni’l-Akvâl ve’l-Ef‘âl, Beyrût, 1985, VII, 36; Kandehlevî, M. Yûsuf, Hadislerle Hz Peygamber ve Ashabının Yaşadığı Müslümanlık (Hayâtu’s-Sahâbe), terc. Heyet, Timaş Yay., İstanbul, 1988, II, 715.

[11] İbn Hallikân, Ebu’l-Abbas Şemsuddîn Ahmed b. Muhammed b. Ebî Bekr (ö. 681/1282), Vefeyâtu’l-A’yân ve Enbâu Ebnâi’z-Zemân, thk. İhsan Abbas, Beyrût, 1970, III, 10; İbn Hacer, Tehzîb, VI, 362; İbn Sa’d, age., IV, 115; Ebû Avâne, Yakûb b. İshâk (ö. 316/928), Müsned, Beyrût, ts., I, 56.

[12] en-Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref (ö. 676/1277), el-Minâc fî Şerhi Müslim İbni’l-Haccâc (Şerhu Müslim), zabt ve tevsîk: Sıdkı Muhammed Cemîl el-Attâr, Beyrût, 1415/1995, XVII, 96.

[13] Buhârî, Akîka, 1; Müslim, Âdâb, 24; İbn Sa’d, age., IV, 107.

[14] Zehebî, Nubelâ, II, 381; İbn Kesîr, Câmi’, XIV, 557; İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed (ö. 235/849), el-Musannef fî’l-Ehâdîsi ve’l-Âsâr, takdim ve zabt: Kemal Yûsuf el-Hût, Beyrût, 1409/1989, III, 539, (H.No: 16915); İbn Hacer, Tehzîb, VI, 362; el-İsâbe, II, 359-360; Kandemir, M. Yaşar, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, T.D.V.İ.A., İstanbul, 1994, X, 191; Heysemî, Mecma’, II, 75.

[15] Zehebî, Nubelâ, IV, 344; İbn Hallikân, age., III, 10.

[16] Bkz. Wensinck, A. J., el-Mu’cemu’l-Mufehres fî Elfâzi’l-Hadîsi’n-Nebevî, Leiden, 1936-69, Fehâris, (Haz. W. Raven-J. J. Witkam), Leiden, 1988, VIII, 28.

[17] İbn Hallikân, age., III, 310 ve bkz. Köse, Saffet, Ebû Burde Eş‘arî, T.D.V.İ.A., Beyrût, İstanbul, 1995; XI, 444.

[18] Abdülhamid İrfan, Ebu’l-Hasen Eş‘arî, T.D.V.İ.A., İstanbul,  1995, XI, 444; Hasan, H. İbrahim, İslâm Târîhi, I-VI, terc. İ. Yiğit-S. Gümüş, Kayıhan Yay., İstanbul,  1987, IV, 136.

[19] Hamîdullah Muhammed, İslâm Peygamberi, I-II, terc. Salih Tuğ, İrfan Yay., İstanbul, 1991, I, 506.

[20] İbn Kesîr, Câmi’, XIV, 549; Ziriklî, age., IV, 254.

[21] Hamîdullah, age., I, 108.

[22] Bkz. Nedvî, Şah Muîniddîn Ahmed-S. S. Ansârî, Asr-ı Saadet, terc. Ali Genceli, hazırlayan: Eşref Edip, Şamil Yay. İstanbul,  1985, II, 135; Bu konudaki ayrıntılı tartışmalar için bkz. Mert, Mûsâ, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, (Basılmamış Yüksek Lisans Semineri), Konya, 1996, s. 9-16 ve bu tezimizin 275. hadisinin değerlendirilmesi.

[23] İbn Sa’d, age., IV, 105; İbn Abdilberr, age., II, 371.

[24] Buhârî, Meğâzî, 40; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 41, 169; Ahmed b. Hanbel, (ö. 241/855), el-Musned, Beyrût, 1389/1929, III, 255, 223.

[25] Ahmed, a.y.; Buhârî, Meğâzî, 40, 76; Müslim, İmân, 82, 86, 88-90.

[26] Ahmed, IV, 395, 412; Buhârî, a.y.; Müslim, a.y.

[27] Bkz. Zehebî, Nubelâ, II, 384; Tezkiratu’l-Huffâz, Beyrût, 1374 h., II, 23; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Lübnan, 1988, II, 73; Buhârî, Şerîk, 1, Meğâzî, 40; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 166, 167; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, et-Tiz‘am: Abdurrahman Muhammed, Beyrût, 1408/1988; VIII, 50; İbn Abdi Rabbih, Ahmed b. Muhammed, el-Ikdu’l-Ferîd, thk: A. Terhinî, Beyrût, 1987, III, 349.

[28] Buhârî, Meğâzî, 33; Müslim, Cihad, 149.

[29] Nedvî-Ansârî, age., II, 136; Hamîdullah, age., I, 269.

[30] Buhârî, Meğâzî, 57; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 165; İbn Hişâm, Abdülmelik, (ö. 218/833), es-Sîratu’n-Nebeviyye, thk. M. es-Sekâ-İ. el-Ebyârî-A. Şelebî, Mısır, 1955, II, 454-455; el-Vâkıdî, Muhammed b. Ömer b. Yakub Vâkıd, (ö. 207/822), Kitâbu’l-Meğâzî, thk. M. Jones, Beyrût, 1989, (3. basım), III, 915, 916; Ahmed, IV, 399.

[31] Buhârî, Meğâzî, 58; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 164; Zehebî, Nubelâ, II, 386.

[32] İbn Hişâm, age., II, 500; Vâkıdî, age., III, 959; Hamîdullah, age., I, 269.

[33] Buhârî, Meğâzî, 76; Müslim, Eymân, 7-10. Ayrıntılar için bkz. İbn Hişâm, age., II, 515 ve dev.; İbn Kesîr (ö. 774/1372), el-Bidâye ve’n-Nihâye, çev.: Mehmet Keskin, Çağrı Yay., İstanbul,  1994, V, 61 ve dev.

[34] İbn Sa’d, age., IV, 108; İbn Abdilberr, age., II, 372; Zehebî, Nubelâ, II, 381; Tezkiretu’l-Huffâz, I, 23; Ma’rifetu’l-Kurrâi’l-Kibâri ale’t-Tabakâti ve’l-A’sâr, thk. ve tlk.: Şuayb Arnavût-Salih Mehdî Abbas, Beyrût, 1988, I, 39; İbn Kesîr, el-Bidâye, VI, 435, V, 220; İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 367; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360; Tehzîb, VI, 362; Fethu’l-Bârî, VIII, 48, 49; Ebû Nuaym el-İsfehânî, Ahmed b. Abdullah, (ö. 430/1038), Hılyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, Beyrût, 1387/1967, I, 256; İbnu’l-Cevzî, Cemâluddîn Ebî’l-Ferec, (ö. 597/1200), Sıfetu’s-Safve, Hâşiye: İbrahim Ramazan-Saîd el-Lahhâm, Beyrût, 1409/1989, (1. basım), I, 285; Ziriklî, age., IV, 254; A. Naim-K. Miras, age., VII, 25, 10, 350; İbn Kayyım el-Cevziyye, (ö. 751/1350), Zâdu’l-Meâd fî Hedyi Hayri’l-Ibâd, trc.: Şükrü Özen, İklim Yay., İstanbul, 1988, I, 117; Şiblî, Mevlânâ, Asr-ı Saadet, trc.: Ömer Rıza Doğrul, Eser Neşriyat, İstanbul, 1978, I, 448, 451.

[35] Buhârî, Meğâzî, 62; Müslim, Cihad, 6, 7.

[36] Buhârî, Hac, 32, Umre, 11; Müslim, Hac, 154-157; Ahmed, IV, 393, 395, 396, 397.

[37] Ayrıntılar için lütfen bkz. İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, terc. Ahmed Ağırakça, Bahar Yay., İstanbul, 1986, II, 309, v. dev.; İbn Kesîr, el-Bidâye, VI, 435, v. dev.

[38] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, II, 309; İbn Kesîr, el-Bidâye, VI, 435.

[39] Buhârî, Ezân 46, Enbiyâ, 21; Müslim, Salât, 101.

[40] Mâlik İbn Enes (ö. 179/795), el-Muvatta, I-II, thk Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Kâhire, 1370/1951, Kasri’s-Salâh 24, (H.No: 83); Buhârî, a.y.; Müslim, Salât, 90 v. dev.

[41] Kandemir, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, T.D.V.İ.A., İstanbul,  1994, X, 191.

[42] Nedvî- Ansârî, age., II, 138.

[43] Buhârî, Ahkâm, 37; Karaçam, İsmail, Kur’ân-ı Kerîm’in Faziletleri ve Okuma Kaideleri, M.Ü.İ.F. Yay.,(No: 7), İstanbul, 1984, s. 39, 43.

[44] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, (D.G.B.İ.T.), Redaktör: H. Dursun Yıldız, Çağ Yay. (Neşr. Zaman Gazetesi), İstanbul,  1992, II, 60; Karaçam, age., s. 45.

[45] Hz. Ebû Bekr’in Vefatı için bkz. Şiblî, age., IV, 128 v. dev.

[46] Nedvî- Ansârî, age., II, 138.

[47] A.e., II, 138, 139.

[48] İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 126; İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368.

[49] İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360. Ayrıntılar için lütfen bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 129 v. dev.; D.G.B.İ.T., II, 93 v. dev.

[50] İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 82, 133, 134; Câmi’, XIV, 550; İbn Abdilberr, el-İstîâb, II, 372; İbnu’l-Esîr, III, 368; Zehebî, Nubelâ, II, 382, 383, 390; Ma’rifetu’l-Kurrâ, I, 40; Tezkiratu’l-Huffâz, I, 23; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 359; Tehzîbu’t-Tehzîb, VI, 362; Ziriklî, age., IV, 254; Hasan İbrahim Hasan, age., II, 197.

[51] İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 134.

[52] Ebû Nuaym , Hılye, I, 257; Heysemî, Mecma’, IV, 213; el-Müttekî, Kenz, III, 149; İbn Ebî Şeybe, V, 264, (H.No: 25923).

[53] Hâkim, age., III, 465; Zehebî, Nubelâ, II, 389; İbn Hacer, el-İstîâb, II, 373; el-İsâbe, II, 360.

[54] el-Belâzûrî, Ahmed İbn Yahyâ İbn  Câbir (ö. 279/892), Fütûhu’l-Buldân, terc. Kadirî Ugan, Maârif Basımevi, İstanbul,  1956, II, 173.

[55] Belâzûrî, age., II, 226, 227; İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, III, 368.

[56] Belâzûrî, age., II, 227; Şiblî, age., IV, 296; Nedvî-Ansârî, age., II, 139.

[57] Belâzûrî, age., II, 227- 230.

[58] Belâzûrî, age., II, 229, İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 145, 146.

[59] Belâzûrî, age., II, 230.

[60] Belâzûrî, age., II, 231; Zehebî, Nubelâ, II, 383, 391; Şiblî, age., IV, 296-298. Ayrıntıları için bkz. İbn Ebî Şeybe, VI, 563 , (H.No: 33813).

[61] Kandehlevî, age., II, 647.

[62] Şiblî, age., IV, 299; Nedvî-Ansârî, age., II, 140; Belâzûrî, age., II, 235.

[63] Ayrıntılar için lütfen bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 176 v. dev.

[64] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, II, 21, 22.

[65] İbn Sa’d, IV, 110; İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368; Ziriklî, age., IV, 254.

[66] İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 187; Belâzûrî, age., II, 120.

[67] Zehebî, Nubelâ, II, 391.

[68] Belâzûrî, age., II, 192-194; Şiblî, age., IV, 373; Nedvî-Ansârî, age., II, 142.

[69] Yâkût Ebû Abdillah Yâkût b. Abdillah el-Hamevî, (ö. 626/1228), Mu’cemu’l-Buldân, Beyrût, ts., I, 433; Belâzûrî, age., II, 175; Hitti, Philip, K., Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, çev.: Salih Tuğ, Boğaziçi Yay., İstanbul,  1989, I, 405.

[70] Taberî, Ebû Ca’fer İbn Cerîr, (ö. 310/923), Târîhu’t-Taberî, (Târîhu’r-Rusûl ve’l-Mulûk), thk. M. Abdülfadl İbrahim, Kahire, (7. basım), II, 388.

[71] İbn Sa’d, age., III, 332.

[72] İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368.

[73] İbn Sa’d, age., IV, 109; Ahmed, IV, 391; Zehebî, Nubelâ, II, 391; Heysemî, Mecma’, IX, 360; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360.

[74] Nedvî-Ansârî, age., II, 141, 142.

[75] Hasan İbrahim Hasan, age., II, 197.

[76] Ayrıntılar için bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 238 v. dev.

[77] İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368; D.G.B.İ.T., II, 197; Ziriklî, age., IV, 254, 255.

[78] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 105; Zehebî, Nubelâ, II, 390; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360; D.G.B.İ.T., II, 205.

[79] İbn Sa’d, age., IV, 111; Zehebî, Nubelâ, II, 391, 398, 400.

[80] İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368; Ziriklî, age., IV, 254, 255.

[81] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 153; D.G.B.İ.T., II, 202 v. dev.; İbn Abdilberr, age., II, 372; Zehebî, Nubelâ, II, 382; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 359, Tehzîb, VI, 363.

[82] D.G.B.İ.T., II, 206 v. dev.; Ayrıntılar için bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 291 v. dev.

[83] İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, a.y.; el-Kâmil, III, 194; Ziriklî, a.e.y.; İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 367.

[84] Ayrıntılar için bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 365 v. dev.

[85] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 206, 207.

[86] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 228.

[87] A.e., III, 237, 268.

[88] A.e., III, 324.

[89] A.e., III, 261.

[90] A.e., III, 321-323.

[91] Önkal, Ahmet, Tahkim Olayı Üzerine Bir Değerlendirme, (Basılmamış Seminer Çalışması), Konya, 1987, s. 57, 58. Ayrıntılar için bkz. Mes‘ûdî, Ebu’l-Hasan Ali b. el-Huseyn, Murûcu’z-Zeheb ve Meâdînu’l-Cevher, thk. M. Abdülhamid, Beyrût, 1988, II, 407-409; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 337-339.

[92] Önkal, age., s. 58, 70; Mes‘ûdî, age., II, 411; Hitti, age., I, 278, 279.

[93] Önkal, age., s. 71; Hitti, age., I, 278, 279.

[94] İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menâru’l-Munîf fi’s-Sahîh ve’d-Daîf, terc. thk. ve tlk. Muzaffer Can, Cantaş Yay., İstanbul,  1992, s. 110; İsmail Hakkı İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye, (Mukaddimât), (İsmail Hakkı Uca neşri), Esra Yay., Konya, 1996, s. 143.

[95] D.G.B.İ.T., II, 253.

[96] Mes‘ûdî, age., II, 410; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 340.

[97] Mes‘ûdî, age., II, 410; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, a.y.

[98] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 393.

[99] İbn Sa’d, age., VI, 16.

[100] Ayrıntılar için bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 508 v. dev.

[101] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 409 v. dev.

[102] İbn Sa’d, age., IV, 111, 112; Zehebî, Nubelâ, II, 396.

[103] Buhârî, Cenâiz, 37; İbn Sa’d, age., IV, 115, 116.

[104] İbn Sa’d, age., IV, 115.

[105] İbn Sa’d, age., IV, 116; Zehebî, Nubelâ, II, 402.

[106] Ahmed, IV, 397.

[107] Hâlid Muhammed Hâlid, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, (Sahabe Hayatından Tablolar, IX. Kitap), terc. Tacettin Uzun, Uysal Yay., Ankara, ts., IX. Kitap, s. 110.

[108] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 24.

[109] Bkz. Zehebî, Nubelâ, II, 382, 397, 398; İbn Abdilberr, age., II, 372; Heysemî, Mecma’, IX, 358; İbnu’l-Cezerî, age., I, 443; Hâkim, age., III, 464; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360, Tehzîb, VI, 363; Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I-II, thk. Muhammed İbrahim Zeyd, fihrist, Yûsuf Maraşlı, Beyrut, 1986, I, 118; İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 369.

[110] Bkz. Mes‘ûdî, age., II, 410; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 340.

[111] İbn Sa’d, age., VI, 16.

[112] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 24; Nubelâ, II, 388; İbn Abdilberr, age., II, 373.

[113] Hâkim, age., III, 465.

[114] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 24, Nubelâ, II, 388.

[115] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 23; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360.

[116] Mâlik, Tahâret, 18.

[117] İbn Sa’d, age., IV, 111, 114; Zehebî, Nubelâ, II, 393, 399.

[118] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 24.

[119] Ahmed, II, 369, 450, V, 349, 351, 359, VI, 37, 167.

[120] Zehebî, Ma’rifetu’l-Kurrâ, I, 39; Karaçam, Kur’ân-ı Kerîm’in Fazîletleri, s. 29, 30.

[121] İbnu’l-Cezerî, Gâiyetu’n-Nihâye, I, 442; Zehebî, Nubelâ, II, 381; Suyûtî, el-İtkân, trc.: F. A. Çelik, İstanbul,  1987, I, 171; Karaçam, age., s. 151-153, 251.

[122] Karaçam, age., s. 477.

[123] A.e., s. 470.

[124] Nedvî, age., II, 153.

[125] Hasan İbrahim Hasan, age., II, 214; Karaçam, age., s. 53; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, T.D.V. Yay., Ankara, 1991, s. 67.

[126] Karaçam, age., s. 29-30.

[127] Cerrahoğlu, age., s. 112.

[128] Zehebî, Nubelâ, II, 381.

[129] Aşık Nevzat, Sahabe ve Hadis Rivayeti, Akyol Neşriyat, İzmir, 1981, s. 51.

[130] Suyûtî, el-İtkân, I, 172; Karaçam, age., s. 31, 156.

[131] Ebû Nuaym, Hılye, I, 257; İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-Safve, I, 286.

[132] Bkz. 44. dipnot.

[133] Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 31; Müslim, Musâfirûn, 235/236.

[134] İbn Sa’d, age., IV, 111; İbnu’l-Esîr, Usudu’l-Ğâbe, III, 368.

[135] Hâkim, age., III, 466, IV, 108; Zehebî, Nubelâ, II, 387.

[136] İbn Sa’d, age., IV, 108.

[137] İbn Sa’d, age., IV, 109; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360; İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-Safve, I, 285.

[138] İbn Sa’d, a.y.

[139] Cerrahoğlu, age., s. 235; Hasan İbrahim Hasan, age., VI, 116.

[140] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, IV,  II, 24, Siyer, II, 389.

[141] İbn Kesîr, el-Câmi’, XIV, 550.

[142] Zehebî, Siyer, II, 389.

[143] Hâkim, age., III, 465.

[144] İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360.

[145] İbn Sa’d, II, 350-351.

[146] İbn Kayyim, İ’lâmu’l-Muvakkıîn an Rabbi’l-Âlemîn, thk. M. Muhyiddîn Abdülhamid, Kahire, 1955, I, 15.

[147] Zehebî, Nubelâ, II, 381; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360.

[148] Zehebî, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 24, Nubelâ, II, 388.

[149] Ahmed  Naim, Tecrîd Tercemesi, VII, 25.

[150] İbn Kayyim, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, I, 12; Suyûtî, Tedrîbu’r-Râvî fî Şerhi Takrîbi’n-Nevevî, thk. Abdülvehhâb b. Abdüllatîf, Beyrût, 1979, II, 219; Aşık, age., s. 57.

[151] İbn Sa’d, II, 345; İbn Ebî Şeybe, IV, 540, 541, (H.No: 22964).

[152] İbn Ebî Şeybe, IV, 493, (H.No: 22447); Ebû Dâvûd, Akdıyye, 19, (H.No: 3605); Hâkim, II, 314.

[153] Buhârî, Vudû’, 71.

[154] Buhârî, Savm, 32, Tıb, 11; İbn Ebî Şeybe, II, 307, (H.No: 9307).

[155] İbn Ebî Şeybe, I, 340, (H.No: 3914); Dârakutnî, I, 174, 175; Beyhakî, Sunen, I, 145.

[156] Abdurrazzâk, İbn hemmâm (ö. 211/826), el-Musannef, I-XI, thk. Habîburrahmân  el-A’zamî, Beyrût, 1390/1970, I, 339, (H.No: 1320).

[157] Buhârî, Edâhî, 10; Abdurrazzâk, IV, 389, (H.No: 7169).

[158] Abdurrazzâk, VII, 138, (H.No: 12543).

[159] Abdurrazzâk, VI, 317, 318, (H.No: 10994-10997); Saîd İbn Mansûr (ö. 227/842), Sunen, I-II, thk. ve tlk. Habîburrahmân el-A’zamî, Beyrût, 1405/1985,  I, 292, (H.No: 1220, 1222), 293, (H.No: 1223); Beyhakî, VII, 417.

[160] Nesâî, Eşribe, 53.

[161] Ahmed, IV, 403.

[162] Kandehlevî, M. Yûsuf, Hadislerle Müslümanlık, (Hayatu’s-Sahâbe, I-V), terc. Heyet, Timaş Yay., İstanbul,  1988, II, 699.

[163] Age., IV, 111.

[164] Kandehlevî, age., IV, 1386.

[165] İbn Sa’d, a.e., IV, 1383.

[166] Buhârî, Meğâzî, 33.

[167] Buhârî, Buyû’, 9, İ’tisâm, 22; Mâlik, İsti’zân, 1.

[168] Kandehlevî, age., III, 1109.

[169] Zehebî, Nubelâ, II, 396.

[170] İbn Sa’d, age., IV, 111; Zehebî, Nubelâ, II, 391, 398, 400.

[171] Kandehlevî, age., IV, 1441.

[172] Abdurrazzâk, I, 46, (H.No: 143).

[173] Buhârî, Vudû’, 67; İbn Sa’d, age., IV, 114; Hâkim, age., III, 465, 466.

[174] Nesâî, Eşribe, 42.

[175] Nesâî, Bîat, 34.

[176] Heysemî, Mecma’, II, 66; Kandehlevî, age., IV, 1476, 1477.

[177] İbn Sa’d, age., IV, 111; Zehebî, Nubelâ, II, 393, 399; İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-Safve, I, 286; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 360.

[178] İbn Sa’d, IV, 113-114; Zehebî, Nubelâ, II, 401; İbnu’l-Cevzî, a.e.y., Ebû Nuaym, Hılye, I, 260.

[179] İbn Sa’d, a.e.y.

[180] İbn Sa’d, age., IV, 109; Zehebî, Nubelâ, II, 389.

[181] Mesela bkz. Mâlik, Mevâkîtu’s-Salât, 7, 8; Beyhakî, Sunen, I, 370; Abdurrazzâk, I, 535, 536, 556, II, 104, 552, IV, 73; Saîd b. Mansur, I, 46, (H.No: 44), 49, (H.No: 60), 58, (H.No: 103-105), 208, (H.No: 796), 263, (H.No: 1069), II, 91, 92, (H.No: 2181-2182); İbn Ebî Şeybe, I, 282, (H.No: 3231), 283, (H.No: 3235), 291, (H.No: 3339), 314, (H.No: 3594, 3610) ve bkz. Hamîdullah, Mecmûâtu’l-Vesâiku’s-Siyâsiyye li Ahdin-Nebevî ve’l-Hılâfeti’r-Râşide, Beyrût, 1969, s. 343 ve dev.

[182] Mektubun metni, farklı lâfızları ve zengin bir bibliyoğrafyası için bkz. Hamîdullah, A.e., s. 343 ve dev.; İbn Kayyim, İ’lâmu’l-Muvakkıîn’da bu mektubu uzun uzun şerhetmiştir. Bkz. I, 85 ve dev.

[183] Kandehlevî, age., II, 688, 689; Muttekî, Kenz, VII, 299.

[184] İbn Sa’d, age., IV, 109, 110.

[185] Dârimî, Mukaddime, 21, (H.No: 180).

[186] Kandehlevî, age., II, 501; Muttekî, Kenz, V, 114.

[187] İbn Sa’d, age., IV, 110; İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-Safve, I, 286; Ebû Nuaym, Hılye, I, 261.

[188] İbn Sa’d, age., IV, 111.

[189] Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân, 1, (H.No: 3331); İbn Ebî Şeybe VI, 126, (H.No: 30014); İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-Safve, I, 286; Kandehlevî, age., IV, 1585.

[190] Hâlid Muhammed Hâlid, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, (Sahabe Hayatından Tablolar), IX. Kitap, s. 91.

[191] İbn Sa’d, age., IV, 111-112; Zehebî, Nubelâ, II, 396.

[192] Lütfen Ebû Mûsâ’nın “İlmî Hayatı” bölümüne bakınız.

[193] İbn Abdilberr, age., II, 373; Zehebî, Nubelâ, II, 388, Tezkiratu’l-Huffâz, II, 24.

[194] Bkz. Hâkim, age., III, 465; Zehebî, Nubelâ, II, 388, Tezkiratu’l-Huffâz, IV,  II, 24.

[195] Bkz. Buhârî, Cenâiz, 37; İbn Sa’d, age., IV, 115-116. Ve lütfen tezimizdeki Ebû Mûsâ’nın vefatı bölümüne bakınız.

[196] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III, 206-207.

[197] İbn Sa’d, IV, 113.

Kaynak: Rivayet İlimleri ve Tenkit Usulleri Açısından Ebu Musa el-Eş’ari Kökenli Hadisler / Musa MERT’in henüz basılmamış tezi

Yorumlar kapalı.