Sokrates Hayatı, felsefesi ve yöntemi hakkında bilgi

kihaes 05/01/2014 0

Sokrates Hayatı, felsefesi ve yöntemi hakkında bilgi: Sokrates, genel olarak felsefenin ve Batı felsefesinin, özel olarak da Antik Yunan felsefesinin, hiç kuşku yok ki en kilit  ismidir. Nitekim Batı felsefesinin beşiği kabul edilen Antik Yunan felsefesi, bir bütün  olarak  onun  ismiyle  sınıflandırılır.  Gerçekten  de  ondan  önce  yaşamış  ve  doğa  felsefesiyle uğraşmış  bütün  filozoflara,  Sokrates ’ten  önce  gelenler  anlamında  Presokratikler  adı  verilir.  Buna karşın, Sokrates ’ten sonra gelen bütün Yunan filozofları, onun doğrudan ya da dolaylı olarak öğrencisi olma, ondan feyiz alma anlamında Sokratikler olarak geçer. Tarihin  tanıdığı  ilk ve en büyük sistemin kurucusu  olan  Platon,  Sokrates ’in  öğrencisi;  Antik  Yunan  felsefesinin  son  büyük  filozofu  olan Aristoteles ise Platon’un öğrencisi olmuştur.

Sokrates Hayatı

Sokrates, Atina’nın  hemen  güneyindeki  bir  kasabada, MÖ  469  yılında  dünyaya  gelmişti. Babası Sophoniskos adlı bir taş ustası, annesi de Phainarete adlı bir ebeydi. Hayatının ilk dönemi hakkında pek fazla bir şey bilmediğimiz Sokrates, antik kaynaklarda mizacı kötü biri diye anlatılan Ksantippe adlı bir kadınla evliydi. Onun bu ilişkisinden üç erkek çocuğu oldu.

Sokrates  adının  Yunan  dünyasında  duyulmaya  başlamasının,  MÖ  432  yılında  patlak  veren Peleponnes  savaşıyla  olduğu  söylenebilir.  Anaksagoras’ın  öğrencisi  Arkhelaos’un  derslerine  katılan ama  sonradan  insani  problemlere  ilgisiz  olduğu  gerekçesiyle  doğa  felsefesinden  vazgeçen  Sokrates, doğa  filozoflarında  aradığı,  sadece  beşeri  dünya  için  değil  fakat  doğal  dünya  için  de  geçerli  olacak ereksel açıklamayı bulamamıştı. Sokrates doğa felsefesiyle ilgili hayal kırıklığının ve bu arada Atina’da özellikle  moral  hayat  ve  politik  düzen  bağlamında  yaşanan  gerileme,  hatta  kriz  ile  ilgili  birtakım tespitlerin  ardından  tamamen  etiko-politik  bir  felsefeye  yöneldi. O  otuz  beş  yaşından  itibaren,  esas olarak  felsefede  kendi  kendisini  yetiştirme  yoluna  girdiği,  “Atinalıları  uyandırıp,  hayatın  anlamı  ve kendileri  için gerçekten  iyi olan üzerine düşünmeye  sevk etmek” diye  ifade edilebilecek misyonunu, moral  reform projesini olgunlaştırmaya başlamıştır. Gerçekten de Sokrates, hayatının bundan sonraki döneminde, kendini Atinalılarla ama özellikle de gençlerle hayatın anlamı, neyin gerçekten iyi olduğu, insanın  gerçek  amacının  ne  olması  gerektiği  gibi  soruların  belirlediği  genel  çerçeve  içinde  felsefi tartışmalar yaparak bir moral reformu gerçekleştirme çabası içinde olmuştur.

Diyalog ve felsefi tartışmalarıyla insanlara, ruhlarına özen göstermeleri gerektiğini; onların adalet, erdem, bilgelik gibi en iyi bilmeleri gereken konularda derin bir bilgisizlik içinde olduklarını gösteren Sokrates, eşsiz bir sokak  filozofu  resmi çizerek eleştirisini sadece Yunanlı sıradan vatandaşlara değil, aynı  zamanda  demokrasinin  mevcut  budala  önderlerine  de  yöneltti.  Nitekim  yeni  demokrasinin Sokrates ’in sorgulama ve eleştirisinden rahatsız olan liderleri, onu “gençleri baştan çıkarmak ve kentin tanrılarına  inanmayıp  yeni  tanrılar  icat  etmek”  gibi  düzmece  bir  suçlamayla  mahkemeye  verdiler. Kimsenin onu  idam etmek gibi bir niyeti yoktu; Atina’nın  iktidar sahipleri eleştirisinden bunaldıkları bu yaşlı ve  çirkin  adamı  susturmak  istiyorlardı. Ondan herkesin yaptığı gibi, hayatını kurtarmak  için aman  dilemesini  beklediler.  Fakat  hayatı  gibi  ölümünü  de  kendisi  seçen  Sokrates  af  dilemedi, mahkemedeki savunmasında yanlış bir  şey yapmadığını savunarak, bütün hayatının bir muhasebesini yaptı. Savunmasında, şu halde, “gençleri baştan çıkarmak ve kentin tanrılarına inanmayıp yeni tanrılar icat  etmek”  bir  yana,  insanlara,  Tanrının  mesajı  uyarınca,  önce  bilgisizliklerini,  sonra  da  ilkeli yaşamaları,  ruhlarına gerekli özeni göstermeleri gerektiğini göstermek amacıyla  felsefe yaptığını dile getiren Sokrates ’in savunması, beş yüz kişiden oluşan jüriyi tatmin etmedi ve Sokrates iki yüz yirmiye karşı iki yüz seksen oyla suçlu bulundu. Suçlu bulunmasının ardından kendisi için bir ceza önerisi ya da talebinde bulunmadı; oysa herkesin istediği  sadece  bu  olduğu  için  küçük  bir  para  cezasıyla  kurtulması mümkündü.  Çünkü  kendisi  için verilecek ölüm cezasına alternatif bir ceza teklifinde bulunması kendisini mahkemeye verenlerin haklı olduğunu kabul etmesi anlamına geliyordu; gerçekten de o, hemen herkesin beklentisinden farklı olarak “kendisine  sadık  kalmak”,  “hayatını  tekzip  etmemek”,  “kendisini  ve  hayatını  bir  bütün  olarak olumlamak” adına, aman dilemeyi olduğu kadar ceza önerisinde bulunmayı da  reddetti. Alternatif bir ceza önerseydi, hayatını muhtemelen kurtaracaktı ama bu kez moral ve entelektüel olarak intihar etmiş olacaktı.

Atina  yasalarına  göre  infaz,  mahkûmiyetin  hemen  ardından  gerçekleştirilirdi;  ama  bazı  özel koşullardan  dolayı  cezanın  infazı  bir  ay  kadar  gecikti.  Bu  sırada  görevlilerin  göz  yummalarından dolayı,  hapishaneden  kolayca  kaçma  şansına  sahip  oldu.  Üstelik  dostları  haksız  yere  mahkûm edildiğini,  boşu  boşuna  öldürülmekte  olduğunu  söyleyerek,  kaçışını  meşrulaştırmak  için  epeyce  dil döktü.  Esas  kötü  olanın  mahkûm  edilmeyi  veya  ölümü  gerçekten  hak  etmiş  olmak  olduğunu  dile getiren Sokrates, hapishanede de aynen mahkemede davrandığı gibi davranmayı seçti. Daha doğrusu, pek  çok  insanın  hapishaneden  kaçabildiği  yerde,  Sokrates  kaçma  imkânı  bulunmasına,  üstelik  ona, haksız  bir  biçimde  mahkûm  edilmişse  eğer,  kaçmasının  illegal  bir  davranış  olsa  bile,  kesinlikle adaletsiz olmadığı söylenmesine rağmen, tam bir ruh dinginliği içinde ölümü bekledi. MÖ 399 yılında idam edildi.

Sokrates Siyaset Felsefesi  

Düşünce  tarihinde politika  felsefesinin kurucusu olarak kabul  edilen Sokrates ’in politika  felsefesi büyük  ölçüde  onun  demokrasiye  yönelik  eleştirileriyle,  en  iyi  yönetim  biçiminin  ne  olduğuna  dair fikirlerinden oluşur. Bu görüşlerin gerisinde, elbette onun genel olarak devletin, özel olarak da Yunan kent-devletinin doğası ve işlevleriyle ilgili inanç ya da fikirleri bulunmaktaydı. Sokrates buna göre, oldukça küçük olmakla birlikte, (yaklaşık kırk bin kişilik bir topluluğun siyasal örgütü  olarak) belli bir  büyüklüğe,  bu büyüklüğün mümkün  kıldığı moral birliğe ve nihayet,  siyasal bağımsızlık  veya  özerkliğe  sahip  politik  yönetim  birimi  olarak  Yunan  kent-devleti  polisin  moral boyutuna vurgu yapar. Yani, polis veya kent-devletinin varlık nedeni, sadece yurttaşlarının hayatlarını güvence altına almak değil  fakat esas onların mutluluğa erişebilmelerini mümkün kılmak, ahlaken  iyi bir yaşam sürmelerini sağlamak ve yurttaşlarına iyi bir hayat temin etmektir. Aynı zamanda bir eğitim kurumu olan polis, ona göre, yurttaşlarını gerçek mutluluğa eriştirmekle, onları ruhlarına özen gösteren iyi  insanlar  haline  getirmekle  mükelleftir.  Devlete  düşen,  yurttaşlarını  özellikle  manevi  yönden geliştirmek, onları kendi iyi telakkisine göre erdemli varlıklar haline getirmektir.

Sokrates, ikinci olarak polis ya da devlet ile onun yasalarının bir sözleşmeye dayandığını söyler. Bu sözleşme anlayışı ise temelde devlet ve devletin yasalarıyla yurttaşlar arasında bir sözleşme bulunduğu, kaderini sosyal sistemini bütün hayatı boyunca kabul etmiş olduğu topluluk ya da cemaate bağlı kılmış olan  yurttaşın  toplumsal  düzenin  kendisine  bağlı  olduğu  kurum  ve  örgütleri  desteklemek  ve  başına buyruk  hareket  etmemek  gibi  bir  yükümlülüğü bulunduğu  düşüncesini  ihtiva  eder. Politik  otoritenin kaynağı ve meşruiyeti ama esas politik otoriteyle yurttaş arasındaki adalete dayalı ilişkinin mahiyetiyle ilgili  söz  konusu  görüş  ekseninde  Sokrates,  sözgelimi  kendisinin  Atina  devletiyle  bir  sözleşme yaptığını;  bu  sözleşme  uyarınca  devletin  koruması,  güvencesi  ve  rehberliği  altına  girdiğini;  doğmuş olduğu  Atina’da,  polisin  medeni  hukukuna  göre  yurttaş  olduğunu,  onun  eğitim  sistemine  göre yetiştirilip eğitildiğini söyler. Dolayısıyla, Sokrates diğer yurttaşlar gibi kendisinin de Atina devletiyle yasalarının  eseri,  hatta  kölesi  olduğunu  kabul  eder.  Bireyin  iyiliği,  moral  gelişimi  ve  kendisini gerçekleştirip, potansiyelini hayata tam olarak ve doğru geçirmesi  için varolan, varlık sebebi  iyilik ve adalet olan devletin ve hukukun kötü olamayacağını  iddia eden Sokrates açısından sorun, devlette ve yasalarda olmayıp, devleti temsil edenlerde, yasaları uygulayanlardaydı.

Sokrates,  işte bu  temel üzerinde üçüncü olarak da devletin yönetim sanatında uzman olmayanlar, yani  herkes  tarafından  temsil  edilmesine;  yasaların  gerçek  adaletin,  hayatın  amacının  ne  olduğunu bilmeyen, eşdeyişle gerekli  felsefi bilgelikten yoksun sıradan  insanlar  tarafından uygulanmasına karşı çıkarken demokrasiyi şiddetle eleştirmişti. Bütün zanaatların usta icracılarına iyi duygular ya da takdir hisleri  besleyen,  sözgelimi  denizcilerle  dümencilerin,  gemi  kaptanlarının  insanların  kendilerini  ve mallarını  nasıl  koruduklarını,  onları  bir  yerden  başka  bir  yere  ne  kadar  küçük  ücretler  karşılığında salimen taşıdıklarını anlatan Sokrates, herhangi bir zanaat, alan ya da meslekte ustalık veya uzmanlığın usta  veya  uzmana  kendi  alanı  dışındaki  konularda  hüküm  verme  hakkı  kazandırmadığını savunmaktaydı. Ona göre, Atina’da demokrasinin en büyük sıkıntısı,  işte buydu. Atina’nın bir bütün olarak  istikbalini, bütün Atinalıları  ilgilendiren  politik kararlar  tartışılır ve  alınırken, geleceğe  dönük önemli projeler ve politikalar belirlenirken, özgür her Atina yurttaşının aynı ya da eşit oy hakkına sahip olmasına, tavır aldı. Buna göre, sadece mimari, gemi inşaatı, askeri sefer, bayındırlık gibi teknik bilgiye ihtiyaç  duyulan  konularda  işin  uzmanlarını  çağırıp  onların  bilgisine  başvuran  halk  meclisinin,  iş devletin  yönetimine, Atina’nın  istikbaliyle  ilgili  kararların  alınmasına  gelince,  “inşaatçı,  ayakkabıcı, tüccar,  kaptan,  zengin  veya  yoksul”  herkesi  dinleyip,  kararı  gerekli  bilgi  ve  uzmanlıktan yoksun  bu insanların oylarıyla almasını Sokrates, hiçbir zaman içine sindiremedi. Sokrates aslında, her insana gerek doğası ve gerekse aldığı eğitime uygun düşen bir iş ya da meslek bulunduğunu  düşünmekteydi;  dolayısıyla  da usta  bir  zanaatkârın  aklı  ve  yaşam  tarzının,  onu  politik meselelerle  kararlarda  doğru  ve  uygun  bir  rehber  haline  getirecek  bilgi,  karakter  ve  yargı  gücünü kazanabilmekten  alıkoyduğuna  inanıyordu.  O,  işte  bu  inancı  nedeniyle,  köle  ve  kadınlar  dışındaki bütün  özgür  Yunan  yurttaşlarının  politik  kararlara  doğrudan  katıldıkları  Atina  demokrasisinin temelindeki “politik konularda bir kimsenin görüşünün bir diğeri kadar iyi olduğu” düşüncesine hayatı boyunca karşı çıktı. Çünkü politika ona göre, aynen kaptanlık, mimari, ayakkabıcılık gibi bir sanattır; dolayısıyla, bilgiden yoksun çoğunluğun veya meclise kura ile seçilmiş görevlilerin kararlarıyla hayata geçirilecek demokratik bir yönetim, bir sanat olan siyasetin ne özüne veya ruhuna ne de amacına uygun düşer.

Sokrates,  burada  şöyle  akıl  yürütüyordu:  Ağır  bir  hastayı  ameliyat  etmek  gerektiğinde,  onu herhangi bir kimseye bırakmaz, cerrahı kura  ile seçmeyiz;  takımımızı  temsil edecek bir atlete  ihtiyaç duyduğumuz  zaman,  söz  konusu  sporcuyu  kura  ile  belirlemeyiz;  bir  yerden  bir  yere  deniz  yolu  ile seyahat etme durumunda olduğumuz zaman, geminin kaptanı ya da dümencisini, kura benzeri usullerle gelişigüzel bir biçimde seçmeyip, işin uzmanını, bu sanatın eğitimini almış olanı ararız. Bu, Sokrates ’e göre, devlet gemisini yüzdürecek kaptan  için daha fazla geçerlidir. Demokrasinin yaşadığı dönemdeki liderlerinin bilgisizliğine, etiko-politik konulardaki cehaletine yakından tanık olan Sokrates ’in en fazla dikkatini  çeken  şey,  onların  yönetme  uzmanlığına  sahip  olmamaları,  halkı  hiçbir  şekilde yönetemeyişleri  olmuştur. Onun, Tanrı  vergisi  birtakım  yetenekleri  ve  bu  arada  iyi  niyetli  hevesleri olsa da Atinalıları yönetmek için gerekli bilgi ve beceriden yoksun olan amatörlere en küçük bir saygısı yoktur.  Devlet  yönetimi,  baştan  sona  tam  ve  gerçek  bilgiye  bağlı  bulunan,  bu  yüzden  mutlak  bir disiplini gerektiren ciddi bir iştir.

Buradan  yola  çıkarak,  Sokrates ’in  siyaset  felsefesi  alanındaki  bir  diğer  pozitif  görüşünü,  onun anayasal  monarşi  veya  aristokrasiyi  kabul  edilebilir  yegâne  yönetim  biçimi  olarak  görmesinin oluşturduğu  söylenebilir.  Ona  göre,  böyle  bir  bilge  kral  ya  da  hükümdarın  yönetimi,  devletin yurttaşlarının kendisiyle bilinçli ve  istemli bir  sözleşme yaptıkları, bu yüzden herkesi bağlayıcı olan, bütün yurttaşların özgürlük ve mutluluğunu temin edip koruyan bir hukuki düzen yaratmakla yükümlü, yasanın  üstünlüğüne dayalı  bir  yönetim  olmak  durumundadır.  Sokrates ’in  tanım  veya  işaretlerinden, bunun anayasal monarşi veya aristokrasiye işaret ettiği açık olmalıdır.

Etiği

Sokrates, etik anlayışının pratik boyutunda, öncelikle insanları “ruhlarına özen göstermeye” çağırır; Atinalıların  bu  konuda  gerekli  özeni  göstermediklerini,  bunun  için  gerekli  özbilinçten  yoksun olduklarını ima eder. Başka bir deyişle, insanın gerçekte ne olduğuna dair açık bir kavrayış içinde bazı şeylerin  diğerlerinden  çok  daha  önemli  olduğuna  inanan  Sokrates  açısından,  söz  konusu  önemli  ve değerli şeyler, Atinalıların peşinden koştukları şeyler değildir. Bu açıdan bakıldığında, onun etiği ya da felsefesi,  Atinalıları  mevcut  yaşam  biçimleri  ve  varolan  değerlerden  uzaklaştırıp,  yeni  ve  gerçek değerlerin  cisimleştiği  doğru  bir  hayat  tarzına  yöneltmeye  çalışma  yönünde  bir  teşebbüs  olarak anlaşılabilir.

Sokrates ’in insan anlayışının önem kazandığı yer işte burasıdır. Onun gözünde insan, bir beden ve bir  ruhtan meydana gelen, bir maddi bir de manevi boyutu bulunan bileşik bir varlık olup bunlardan insanın gerçek benliğine karşılık gelen, onu her ne ise o yapan öğe ya da bileşen, ruhtur. Gerçekten var olan ölümsüz ruh karşısında, beden sadece bir araç olmak durumundadır. İnsanı meydana getiren bu iki ayrı bileşen, Sokrates ’e göre,  iki ayrı değer  türünün ortaya çıkışına neden olur. Gerçekten var olanın beden  olduğuna  inananlar  veya  insanı  insan  yapan  unsurun  ruh  olduğu  bilincinden  yoksun  olanlar, mutluluğu bedensel tatminlerde arayan, haz, maddi zenginlik ya da şan, şeref peşinde koşanlardır.

Psukhe  ya  da  ruha  gelince  Sokrates,  ruhu  akılla,  insanın  rasyonel  meleke  ya  da  yetileriyle özdeşleştirir.  İnsanın  gerçek  benliği,  onu  insan  yapan  şey  psukhe  olup,  psukhe’nin  özü  akıldır. Her varlığın yerine getirmek durumunda olduğu bir  fonksiyon, onun varoluşunun bir amacı bulunduğunu düşünen Sokrates,  işte bu noktada, meşhur arete ya da erdem telakkisini geliştirir. Onun bu bağlamda sorduğu  temel sorular şunlardır: “İnsanın amacı nedir?”, “İnsana özgü olan faaliyet  türü hangisidir?”,

“İnsan varlığı, başka varlıkların yerine getiremeyeceği hangi işlevleri yerine getirmek durumundadır?”

Sokrates ’e göre, insana özgü olan faaliyet türü hareket, büyüme, duyumlama ya da üreme değildir. Zira bunları başka hayvan  türleri de  gerçekleştirir.  İnsanın  aretesi,  yalnızca  insanda bulunan,  insana  özgü olan akılla  ilgili olmak durumundadır. Zira  akıl ve aklı kullanma  yalnızca  insana özgü olup, onu bir vücudu olan başka hayvan türlerinden ayırır.

Psukhe’nin ya da aklın en önemli fonksiyonu, tıpkı bir zanaatkârın araçlarını yönetmesi veya onları bir  şey  yaratmak  için  iyi  kullanması  gibi,  onun  bireyin  hayatını  yönetmesi,  yönlendirmesi  ve düzenlemesidir. Başka bir deyişle, “erdem, hakikat ve insanın ruhunun yetkinliğinin” bir ve aynı türden olduğunu,  insanın  akli  bir  biçimde  düzenlenmiş  bir  hayat  sürmesi  gerektiğini  söyleyen Sokrates,  bu süreçte  sadece bilginin bir  rol  oynayabileceğini öne  sürer. Buna göre o, maddi ya da harici  şeylerin peşinden koştukları, hayatlarının akışını haz ya da refah benzeri bu türden maddi şeylerin belirlemesine izin verdikleri için özerklikten yoksun bir biçimde savrulan insanlardan farklı olarak, ahlaki failden sıkı bir moral özerklik talebinde bulunur; kişinin hayatını, kendisine mal etmesi gereken bir moral bilgiyle düzenlemesi  gerektiğini  savunur.  Onun  “sorgulanmamış  bir  hayat  yaşanmaya  değer  olmayan  bir hayattır” derken, anlatmak istediği şey, işte budur.

Bu açıdan bakıldığında, Sokrates ’in (i) ahlaki failin keşfedebileceği, bu keşfini müteakip kendisine uygun  olarak  yaşayabileceği,  kendisini  mutlu  kılacak  evrensel  ve  nesnel  bir  moral  hakikat bulunduğunu; (ii) failin ahlaken özerk olması ve kendisine mal etmek durumunda olduğu moral bilgiye uygun yaşaması gerektiğini savunduğu söylenebilir. Sokrates, her ne kadar bu nesnel moral hakikatin içeriğini vermemiş, evrensel ve kendinden açık bir değerler  silsilesi ve davranış kodunun unsurlarını açıklıkla ortaya koymamış olsa da kastettiği moral bilginin ne olduğu veya ne olabileceği, yine kendi yaşantısından  ve  düşüncelerinden  çıkartılabilir.  Gerçekten  de  savunduğu  değerlere  uygun  yaşayışı, sergilediği kahraman karakteri veya seküler peygamber tavrıyla seçkinleşen, kişinin eylem tarzının onu hayatını  anlamlandıran  ya  da  tehlikeye  sokan  yegâne  şey  olduğunu  gösteren,  ahlaki mütalaalara  her şeyin üstünde bir değer biçen Sokrates ’in bu kahramanlığının en temel unsuru, kendine ya da ruha özen göstermeye verdiği önemden oluşur.

Buna göre, hemşerilerini maddeye, şan ve şerefe değer verirken, erdemi unuttukları  için eleştiren Sokrates, bir insanın en önemli görev ya da faaliyetinin ruhuna gereken özeni göstermek olduğunu öne sürmüştür.  Gerçekten  de  kişinin  nasıl  yaşaması  gerektiği  sorusu  üzerinde  düşünmemesinin  onun değersiz  ve  dolayısıyla  mutsuz  bir  yaşam  sürmesiyle  eşanlamlı  olduğunu  dile  getiren  Sokrates, insanların  başkalarının  da  bulunduğu  ve  toplum  değerlerinin  hâkim  olduğu  bir  dünyaya  dahil olduklarını söyler. Geleneğin, geleneksel değerlerin hüküm sürdüğü bir dünyada, gelenek bu düşünüm eksikliğini  bir  yere  kadar  telafi  etse  de  geleneksel  davranış  kurallarının  yeni  oluşan  düzene  uyum açısından  pratik  bir  yanlarının  kalmadığı,  onların  yerine  bir  pazar  ya  da  başarı  ahlakının  “Adalet güçlünün  çıkarına  olandır”,  “İnsan  her  şeyin  ölçüsüdür”  benzeri  düsturlarının  ikame  edildiği MÖ  5. yüzyıl koşullarında, Sokrates ’e göre,  toplumsal atmosfer insanlara neyin doğru neyin yanlış, neyin  iyi neyin  kötü  olduğuyla  yani  ahlaklılıkla  ilgili  birtakım  yanlış  fikirler  aktarır.  Aynı  sosyal  atmosfer, ahlaklılıkla  yakından  ilişkili  olan  dini  düşünceler  ve bu  arada  kişisel  hedeflerle  ilgili  birtakım  hatalı beklentiler  ortaya  koyar,  onlarda birtakım  yanlış  izlenimler  yaratır. Bu  dönemin  bozuk  ya  da  yanlış koşullaması, Atinalılara sözde birtakım değerler, yanlış  iyiler aktarır. Sokrates açısından,  insanlar  işte böyle bir yanlış koşullanmışlık içinde, kendilerinin dışındaki güçler, kaotik bir çatışma ortamının sözde değerleri  tarafından  belirlenmiş  olarak,  üyesi  oldukları  topluma  ve  bağlı  bulundukları  kültüre  göre yaşarlar.  İşte  akıl  tarafından  düzenlenmemiş  böyle  bir  hayat,  Sokrates ’in  “sorgulanmamış”  dediği hayattır.

Çünkü böyle bir hayatı  sürdürürken,  insanlar Sokrates ’in psukhe  adını verdiği benliklerine ya da manevi yaşamlarına gereken özeni göstermezler. Zenginlik arar, haz ya da şan-şeref peşinde koşarken, bir  de  manevi  boyutları  olduğunu  unuturlar;  kendilerini  harekete  geçiren  gücün  ne  olduğunu sorgulamadan,  kişisel  hedeflerinin  gerçekten  de  değerli  olup  olmadığını  tartışmadan,  diğerleri  gibi yaşarlar. Toplumun  kendilerine  sunduğu  değerler  üzerinde  bir  an  bile  düşünmeden,  sosyal  baskıyla, bedenin arzularıyla sürüklenirler. Kısacası, “sorgulanmamış bir yaşam süren” insanların hayatları kendi ellerinde  ya  da  kendi  kontrollerinde  değildir;  onların  denetimi  dışarıdan  gelmektedir.  Bu  ise  kişiyi mutsuzluğa götüreceği  için bir  felaketten başka hiçbir şey olamaz. Bu yüzden  insan, mutluluğu buna bağlı olduğu  için Sokrates ’e göre,  ruhuna özen göstermek zorundadır. Ruha gereken özeni göstermek ise  insanı  insan yapan şeyin ne olduğunu,  ruhun bizatihi kendisini, neyin  insan doğasını  tamamlayıp gerçekleştireceğini bilmektir.

İşte buradan Sokrates ’in bilgiyi eylemin önüne koyan tavrı çıkar. Onun bu tavrının çok önemli bir sonucu,  iyi  ya  da  doğru  eylemi  garanti  eden  erdemin bilgi  olduğu  ve mutluluk  için  sadece  erdemin yettiği  düşüncesinden  oluşur.  Gerçekten  de  “Erdem  bilgidir”  tümcesi,  onun  tekrar  tekrar  ortaya koyduğu bir slogan olmuştur. Sokrates ’e göre, her tür bilginin erdem olmadığı açıktır, zira herhangi bir zanaata,  alana  ya  da  konuya  ilişkin  bir  bilgi,  insanı mutluluğa  götürmezken,  erdem  olan  bilgi,  onu kendisini gerçekleştirmeye ve mutluluğa götürür. Bir insan iyi bir tüccar, başarılı bir hekim ya da iyi bir bilimadamı olabilir ama yine de mutlu olmayabilir. Böyle bir  insan, mesleğiyle  ilgili olarak her  şeyi bilebilir  fakat yine de mutsuz bir hayat sürebilir. Buna göre, erdem olan bilgi  iyi olmalı,  insanları  iyi kılmalı, insanların kısacık yaşamlarını iyi bir hayat haline getirmelidir. Özel bilgi türleri, yaşamın çeşit çeşit  iyilerini  sağlayabilmekle  birlikte,  söz  konusu  iyiler,  onları  nihai  ve  en  yüksek  amacımızı doğrultusunda, en bilgece nasıl kullanabileceğimizi bilmediğimiz sürece, yalnızca zarar verebilir.

Sokrates ’e  göre,  insanın  doğasını  gerçekleştirmesini  ve  gerçek  amacına  ulaşmasını  sağlayan  tek bilgi,  iyi  ve  kötüye,  neyin  gerçekten  iyi  ve  neyin  kötü  olduğuna  ilişkin  bilgidir. Onun  sophia  ya  da phronesis adını verdiği bu bilgi,  tek gerçek bilgi  ve bilgeliktir. Bu bilgi, bir  insanın birçok bilgi  türü arasında,  ilgisini çekiyorsa kendisine yönelebileceği, kendisini  ilgilendirmiyorsa da onunla uğraşmayı başkalarına bırakabileceği, bir bilgi  türü değildir. O, bütün kısmi  araçları ve sözgelimi  sağlığa,  fiziki güvenliğe, refaha, politik iktidara götüren bütün bireysel sanatları aşan bir bilgi olarak, insan yaşamının nihai hedefine, gerçek amacına ilişkin bilgidir. Sokrates ’te bu amaç, çok kabaca mutluluk diye tercüme edilen eudaimonia’dır. Sokrates ’e göre, tüm  insanlar, doğaları gereği, mutlu olmayı istediklerinden ve neyin  iyi,  neyin  kötü  olduğuna  ilişkin  bilgi  zorunlulukla mutluluğa  götüren  tek  yol  olduğundan,  bu bilgi, tüm insanlar için kazanılması gereken bir bilgidir.

Erdem olan bilgi, Sokrates ’e göre, (i) neyin iyi neyin kötü olduğuna, (ii) insanın gerçek benliğine, psukheye, onun nihai  amacına  ilişkin bir bilgiye  ek olarak,  (iii) onu aynı anda hem  ahlaklı bir  insan hem de bir  yurttaş kılan  tek  tek erdemlerin  bilgisinden  oluşur. Ona göre  gerekli moral bilgiye,  yani gerçek  adaletin,  gerçek  cesaret,  dindarlık  ve  ölçülülüğün  bilgisine  sahip  olan  insan,  zorunlu  olarak bilge, adil, cesur, dindar ve ölçülü bir insandır. Hiç kimsenin bilerek kötülülük yapmayacağına, kötülük yapmaktansa  kötülüğe  maruz  kalmanın  çok  daha  iyi  olduğuna  inanan;  dolayısıyla,  moral  zayıflığa inanmayan Sokrates, erdemlerin bilgisine sahip olan  insanın zorunlu olarak erdemli olacağına  inanır. Erdemli  insan  ise kendi özüne uygun olarak eylemde bulunan, kendisini belirleyen ya da  tanımlayan işlevleri ve dolayısıyla kendisiyle gerçekleştiren biri olarak mutlu insandır.

Yöntem Anlayışı

Bütün insanların rasyonel varlıklar olduklarına, onların söz konusu rasyonalitenin bir gereği olarak, doğru moral bilgi yardımıyla ahlaken özerk bireyler haline gelebileceklerine inanan Sokrates, öncelikle insanlara moral  bilgi  bağlamında  derin  bilgisizliklerini,  sonra  da  bu  bilgiye  nasıl  erişilebileceklerini göstermek  için  bir  felsefi  yöntem  geliştirmiştir.  Gerçekten  de  Atinalıların  ihtiyaç  duyulan  moral bilgiden yoksun bulunduklarını ve dolayısıyla, sorgulanmamış hayatları içinde, ilkesiz ve yanlış ya da sözde  değerlere  bağlanmış  olarak  yaşadıklarını  tespit  eden  Sokrates,  Atinalıların  gerçek  değerlere, ruhun değerlerine erişebilmelerinin,  ruhlarına gereken özeni göstermelerinin sağlanabilmesi  için önce onlara bilgisizliklerini göstermek gerektiği sonucuna varmıştır.

Buna  göre,  sadece  ahlaklılığı  değil  moral  bilgiyi  de  çok  önemseyen  Sokrates  açısından  moral açıdan bilgisizliğin birtakım olumsuz sonuçları vardı. Üstelik ahlaki değerler ya da erdemler açısından derin  bir  cehalet  içinde  olan  Atinalılar,  bilgisizliklerinin  farkında  da  değildiler.  Geleneksel  ahlakın yıkıldığı,  yerine  yeni  bir  pazar  ya  da  başarı  ahlakının  ikame  edildiği  bir  kriz  döneminde,  insan yaşamının  gerçek  amacına,  insanın  nasıl  yaşaması  gerektiğine,  ahlaki  bir  hayatı  ortaya  çıkaracak erdemlere  ilişkin  bilgiden  gerçekte  yoksun  olmalarına,  bu  önemli  ahlaki meselelerde  sadece  sağdan soldan  derlenmiş  birtakım  malûmat  kırıntılarına  sahip  olmalarına  rağmen,  Atinalılar  bildiklerini sanmakta ve  söz  konusu  sanı veya  hatalı  inanç da onların moral  bilgiye ulaşmalarını, dolayısıyla da ahlaki  yaşamalarını,  ahlaken  iyi  bir  hayat  sürmelerini,  doğru  değerlerin  peşinden  koşmalarını engellemekteydi. Sokratik bakış açısından Atinalıların temelsiz bilgelik iddialarının dağıtılması, onların moral  bilgiye  sahip  olunduğu  yönündeki  yanlış  inançların  çürütülmesi,  bu  inançların  temelsizlikleri veya  yanlışlıklarının  farkına  varmalarının  sağlanması  gerekiyordu.  Sokrates ’in  üstlendiği  misyon, yönteminden beklediği işlev de işte böyle bir işlevdi: Uyandırma fonksiyonu, insanlara bilgisizliklerini ve yanlış bir yolda olduklarını gösterme misyonu.

Sokrates işte bu amaçla, yani Atinalılara moral alandaki bilgisizliklerini göstermek için bir çürütme yöntemi  geliştirdi.  Tartışmalarında  “bildiğim  tek  bir  şey  var,  o  da  hiçbir  şey  bilmediğimdir”  diyen Sokrates,  daha  işin  başında  karşısındakine  bilgi  aktarma  imkânını  ortadan  kaldırarak,  onun  sağdan soldan  derlenmiş  fakat  kendisine  mal  edilmemiş  malûmat  kırıntılarını  ayıklamaya  çalıştı.  Onun çürütme yöntemi, şu halde bilgiye giden yolu kapayan olumsuz koşulları ortadan kaldırarak  insanları yanlış bir biçimde bildiklerini sanma evresinden bilgisizliklerinin bilincine varma evresine  taşımanın, Atinalıları dogmatik uykularından uyandırmanın yöntemiydi. Sokratik yöntemin çürütücü boyutu, çoğu zaman bu metodun alaycı yönüyle  tamamlanmaktaydı. Sokrates ’in yöntemi aynı zamanda bir alay ya da ironi yöntemi olarak tanımlanır. Gerçekten de Sokrates tartışma sırasında durumun vahametini, test edilen  şeyin  sadece  ahlaklılıkla  ilgili  birtakım  inançlar  değil  fakat  hayatın,  yaşam  tarzının  kendisi olduğunu göstermek için alaya başvururken, muhatabını çürüttüğü her seferinde, karşısındakinin ahlaki hayatla,  erdemle, neyin  iyi neyin kötü olduğuyla  ilgili  inançlarının  çelişik olduğunu göstermeye özel bir dikkat gösterdi. Tutarsız  inançlar kümesi herhangi bir  inançlar kümesi değildi;  söz konusu küme, Sokrates ’in  muhatabının  nasıl  yaşamak  gerektiğiyle  ilgili  olarak  benimsemiş  olduğu  temelsiz inançlardan meydana geliyordu.

Sokrates ’in  yöntemi  sadece  söz  konusu  negatif  çürütme  yönteminden  meydana  gelmeyip yönteminin moral  bilgiye  ulaşmayı mümkün  kılan  ikinci  bir  boyutu  daha  olmakla  birlikte  Sokrates yönteminin doğurtmaya dayalı bu pozitif boyutunu hayata geçirmeye pek imkân bulamamıştır.

Kaynak: Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci

Sokrates Hayatı Hakkında Bilgiler

Atinalı meşhur felsefeci. M.Ö. 470 ile 399 seneleri arasında yaşamıştır. Babası heykeltraş, annesi ebelik yapardı. Sokrates herhangi bir yazılı eser bırakmadığı ve hiç seyahat etmediği için, şahsiyeti ve ortaya koyduğu doktriniyle ilgili bilgiler Platon’un ve Xenophon’un eserlerinden alınmıştır. Platon ve Xenophon, Sokrates ’ten yaklaşık olarak 45 yaş genç olup, Sokrates ’in talebeleridir (Bkz. Eflâtun). Sokrates, Cpygr Pisagoros’dan talebesi denilecek şekilde etkilenmiştir. Aristo, Platon’un talebesidir.

Sokrates, vücut olarak kısa boylu, tıknaz bir yapıya sâhip olmasına rağmen, iyi bir savaşçıydı. Nefsine hâkimiyeti ve demokrasiyi savunduğu için hapsedildiğinde kendisini kurtarmaya gelenlere adâletin verdiği karara uyacağını söylemiştir. Vatanperverliği, her türlü bozuk düşünce ve ahlâksızlıkla mücâdele etmesine sebep olmuştur. İnsanî düşünceleri de ağır basıyordu. Peloponnes Savaşlarında Arcibiades’in hayâtını ve talebesi Xenophon ile Delium’u da ölümden kurtarmıştı.

Sokrates, tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikâyeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idâre edici olarak kabul etmişti. Rûhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla kötülüklerinden temizlenip saf hâle gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra rûhun nefesle vücûdu terkettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Bu düşüncelerinden dolayı ölüme mahkum edilmiş ve zehirlenmek sûretiyle öldürülmüştür.

Sokrates bütün zamanını çarşıda, parklarda, sokaklarda gymnasia olarak adlandırılan yerde politika, şiir, sosyal konularda serbestçe konuşarak geçiriyor ve kendisine göre doğru ile eğriyi anlatıyordu. Konuşma metodu olarak önce soru sorar, sonra kendisi izah ederdi. Kötülüğün bilgisizlikten ileri geldiğini söylerdi.

Sokrates’in yaşadığı devir, baskı uygulanan Pericleas zamânına rastlar. Sokrates, tabiî ilimlere ilgi duymuş ve birçok sistemi öğrenmişti. Dünyânın yuvarlak veya tepsi biçiminde olduğu hususunda iki farklı kozmoloji bilgisine ilgi duymuştur. Kozmoloji sırasının akıldan kaynaklandığını, kâinatın bulunduğu şekliyle meydana geldiğini söylemiştir.

Faraziyeden (hipotez) giderek yanlış faraziyeleri tek tek ortadan kaldırmak sûretiyle doğruyu bulma metodunu ilk Sokrates ortaya atmıştır. Sokrates ’in hipotezler fikrinin Aristo mantığının ortaya çıkışında büyük rolü olduğu kabul edilir. (Bkz. Mantık)

Sokrates ’in düşünceleri ölümünden sonra, talebeleri tarafından yayılmıştır. Euclid de, Sokrates ’ten ders almıştır. Sokrates ve talebeleri her şeyi akıl ile izah etmeğe çalışmışlardır. Hiçbir şey gerçek olmayıp, yalnız “Bir” olan vardır, demişler. Fakat, bir olarak aklı, zekâyı Tanrı’nın eş anlamı olarak almışlardır. Bu sebeple, “tabiat kânunları” gibi“Tanrı” düşüncesini de insan aklı bulmuştur. Tanrı fikri, “Kuvvetlilerin zayıflara yüklediği bir ağırlıktır.” demiştir. İnsan ahlâkıyla ilgili düşüncelerini ise, Tanrılar dışında yüksek bir âleme yöneltti. Tabiat kuvveti tâbirini kullanmadı. Sokrates ’e göre Tanrı, kâinatla birlikte hem cisim, hem de rûh âleminde bir güçtür. Rûhun kaybolmadığına ve âhiret hayâtı olduğuna inanmıştır.

Sokrates ’in bu bozuk düşünceleri, yaşadığı çağdaki Yunanlıların inandıkları ve tapındıkları birçok uydurma Tanrı ile dolu inanç dünyâlarına bir isyan ve tepki mâhiyeti taşır. “Tanrı” mefhumunu insan aklının bulduğunu ve bunun eski Yunan toplumunda kuvvetlilerin zayıflara bir çeşit tahakkümü olduğunu ileri sürmesi, eski Yunanlıların çok tanrılı inanç dünyaları ve günlük hayatlarının şekillenişi bakımından doğrudur. Ancak, peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği ilâhî dinler “bir olan Allah”a îmân ve ibâdet, kaynağını “vahiy”den almakta ve aklın ötesinde bulunmakta olduğundan Sokrates ’in düşünceleri yersiz ve bozuk olmaktadır. Nitekim Sokrates, yalnız “Bir” olanın ve“Rûh”un varlığını, rûhun öldükten sonra yaşamasını ve âhiret hayâtının varlığını da eski peygamberlerin bildirdikleri ilâhî dinlerden kendilerine ulaşan nakillerden öğrenmiştir. Ancak yalnız kendi akıl ve mantıklarını rehber edindiklerinden bir peygambere îmân etmeyi kabullenememişler, böylece akıl ve mantıkları çerçevesinde sıkışıp kalmışlardır. “Bir” olan varlığa akıl ve zekâ demeleri de bundandır.

KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 18 CİLT

Yorumlar kapalı.