Luis Bunuel kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 05/03/2020 0

Luis Bunuel kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1900-1983) İspanyol sinema yönetmeni ve senar­yo yazarı. Gerçeküstücülük akımı­nın sinemadaki ilk temsilcilerinden ve Avrupa sinemasının ustalarından biri olmuştur. 22 Şubat 1900’de Saragossa bölgesinin Çalanda kentinde doğdu, 29 Temmuz 1983’te Meksika’da, Mexico City’de öldü. Kültürlü bir İspanyol burjuva ailesinin oğludur. Küçük yaşta Cizvit okuluna yollan­dı. Çocukluk ve gençlik yıllarında İspanyol Katolikliği’nin etkisinde kaldı.

Filmlerinin birçoğunda konu edindiği ten ve din karşıtlığı bu öğrenimin getirdiği etkilerle açıklanabilir. Okulda iyi bir öğrenciyken okul dışında dinsel öğrenimine ters düşen bir yaşam sürdüğünü kendisi belirtmiştir. 1920-1923 arasında, Madrid Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Salvador Dali ve Federico Garcia Lorca ile tanıştı. 1925’te Paris’e gitti. Fritz Lang’ın Der müde Tod (“Yorgun Ölüm”) filmini gördükten sonra sinemayla ilgilenme­ye karar verdi. Academie du Cinema’da öğrenim gördü. Sinemaya Jean Epstein’ın yardımcısı olarak başladı. Mauprat ve La Chute de la maison Usher (“Usher Malikânesi’nin Çöküşü”) filmlerinde Epstein’ın, La Sirene des tropiques (“Tropik Sirenleri”) filminde Etievant ile Malpas’ın yardımcılığını yaptı.

Çok
geçmeden Epstein’la arası bozulan Bunuel, 1928’de annesinin yolladığı parayla
ilk filmini gerçek­leştirdi: Un Cbien andalou (“Endülüs
Köpeği”). Bu film aynı zamanda, Bunuel’in Salvador Dali ile yaptığı ilk
ortak çalışmadır. Gerçeküstücülük’ün otomatizm ilkesine yaslanan film
birbirleriyle hiçbir mantıksal ilişki içinde bulunmayan bir şakalar dizisi olarak tasarımlanmıştır. Alaylı ya da irkiltici birtakım gö­rüntüler, bilinçaltından çıkıp geldiği gibi aktarılır. Bunların bir
çoğu, ileriki Bunuel filmlerindeki görün­tülerle izleksel bir bütünlük içindedir.

Epstein’ın uyarısına karşın Bunuel Gerçeküstü-cüler’le olan işbirliğini sürdürdü. Dali’yle ikinci ortak çalışmasının ürünü olan 1930’daki l’Age d’or (Altın Çağ) Paris’in Stüdyo 28 sinemasında gösterilmeye başlar başlamaz yasaklandı. Film, birinci filmindeki kurgu anlayışı yanı sıra Gerçeküstücüler’in “çılgın aşk” temasını geliştiriyordu. Bu tema Marquis de Sade’a vapılan göndermelerle zenginleştirilerek cinsel arzu ve aşkın toplum düzenini yerle bir edişim gösteriyordu. Bir akrep dövüşüyle açılan filmde, gerçeküstücü ressam Max Ernst’ın canlandırdığı haydut önderliğindeki çeteyle başpiskoposlar ara­sında bir “başkaldırı-yerleşik düzen” karşıtlığı ku­ruluyordu. Filmin kahramanı her yerde cinselliği görüyor ve cinsel arzunun doyurulamamasından ileri gelen bir dizi gerçeküstücü tepki gösteriyordu.

Luis Bunuel

Altın Çağ skandalı sırasında Bunuel Hollywood’daydı. The Beast With Five Fingers (“Beş Parmaklı Canavar”) adlı bir film senaryosu üzerinde ve araştır­macı olarak Modern Sanatlar Müzesi’nde bir süre çalıştı. 1932’de ispanya’ya döndüğünde piyangodan kazandığı parayla İspanya’nın yoksul Las Hurdes bölgesindeki halkı konu edinen Las Hurdes (“Ekmek­siz Toprak”) adlı belgesel bir film çekmeye girişti. Bu filmde hastalar, umutsuzlar, günden güne tükenen insanlar, kilisenin gösterişli zenginliğiyle karşıtlık içinde verilir. Bunuel’i çok ilgilendirecek olan kilise ve halk karşıtlığı toplumsal bir eleştiri niteliği kazanır. Aldığı tepkiler yüzünden film sınırlı gösterim olanağı buldu.

Bundan sonra ispanya İç Savaşı’nı konu edinen Madrid’36 adlı filmin kurgusuna katkıda bulundu. Naziler’e karşı filmler ve Amerikan ordusu için belgesel filmler çekmek üzere New York’a çağrıldı. Bunuel’in sözlerine göre Dali’nin onun bir dinsiz olduğunu açıklaması üzerine bu tasarı gerçek­leşmedi. 1944-1946 arasında Warner Bros şirketinde yapımcı olarak çalıştı. 1947’de Meksika’ya gitti. Burada Meksikalı yapımcı Oscar Danguircs adına iki piyasa filmi çekti: Gran Casino ve El gran calavera (“Büyük Çılgın”). Aynı yapımcı bunlardan sonra ona, 1950’de, hiçbir koşul öne sürmeden, en büyük filmlerinden biri olan Los Olvidados’u (“Yitikler”) çevirme olanağını tanıdı. 1951 Cannes Film Şenliği’nde en iyi yönetmen ödülünü alan bu film, Mexico City gettolarındaki çocuk suçluları konu ediniyordu. Bunuel, bir çocuğun başka bir çocuk tarafından mahvedilişinı anlatırken yoğun bir şiddete yer veri­yordu. Toplumdaki yıkıcı güçlerin üstünlük kazanmasıyla birlikte gelişen bu şiddet, öteki film kahramanlarının çizilişine de yansıyordu. Los Olvidados Bunuel’e özgü şiddet   ve cinsellik karışımıyla toplumsal eleştiriyi bağdaştıran bir filmdi.

Meksika’da
Bunuel artık ustalığını kanıtlamış ve belli bir
bağımsızlık kazanmıştı. 1951’de çevirdiği Subida al cielo (“Göklere Doğru”) melodram etkileri taşıyan bir serüven
filmiydi.

Yönetmenin
1952’de ingilizce olarak çektiği tek film, bir İngiliz romanının, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun uyarlamasıydı. Bu filmde, Bunuel için giderek bir tutku
haline gelen böcek, ip vb. gibi belli simgeler ve düşler yer alıyordu. “Romanı değil, kahramanını sevdiğini”
söyleyen Bunuel, filmde Crusoe
ile Cuma arasındaki ilişkiyi irdeler. Burada geleneksel efendi-köle
ilişkisi bir insan ilişkisinin gerçekliğine ulaşır. 1952’de bunu izleyen (“O”) yönetmen aşkın yıkıcılığı konusuna döner, ingiliz yazar
Emily Bronte’nin romanından yapılan uyarla­malardan biri olan Abismos de pasion (“Tutku Uçu­rumları”)
ise gene doğrudan doğruya “çılgın aşk”ı konu edinmektedir.

Bunuel’in
oldukça üretken olan Meksika dönemi filmlerinin sonuncusu ve en önemlisi 1955
tarihli Ensayo
de un Crimen’dir (“Archibaldo
de la Cruz’un Suçlu Hayatı”). Kara bir
mizah ve sapkın bir cinsellik anlayışıyla
bezenmiş bu
film bir tür Landru çeşitlemesidir. Kadın katili bir
psikopat olan Archibaldo de la Cruz, her cinayet girişiminde seçtiği kurbanının daha önceden başka bir ölümle ortadan kalkmasıyla engellenmektedir. Film kadın ayakkabıları, böcekler, Viridiana gelinlikler
gibi Buıiuel simgeleriyle doludur. Burada Bunuel hem gerçeküstücü izlekleri
sürdürür, hem de bunlarla alay eder. Film temelde kendi kendine tutsak bir
adamı ve onun düşüncelerini konu edinir. Daha sonfaki bazı Bunuel kahramanları
gibi Archibaldo da iktidarsız bir kişiliğin anlatımıdır.

Bunuel,
1955’te Fransa’ya döndü. Burada çektiği ilk film Cela s’appelle l’aurore’dur (“Adı Şafaktır”). Toplumsal çatışma ve silah arkadaşlığı izleklerini sürdüren film devrimci bir konuyu işliyordu. 1956’da bunu
izleyen La
Mort en ce jardin’de (“Bu
Bahçede Ölüm”) bir grup kaçağın öyküsü anlatılır. Filmde bir kasaba
zorbasının gazabından kaçan bir fahişe, bir rahip, bir genç
kız ve bir serüvenci geleneksel Bunuel karşıtlıklarını özetlemek için
kullanılır. Buradaki rahip karakteri filmin gelişimi süresince, hem dış
dünyayla ilişki halinde olup, hem de örnek bir Hıristiyan olarak yaşanamayacağını anlar.

Aynı
konuyu yönetmen bir sonraki filmi ve en önemli yapıtlarından biri olan Nazarin’de
(1958) işledi. Dünya zevklerinden elini eteğini çekmiş olan rahip Nazarin,
dinin öngördüğü ilkelere uygun olarak yaşamaktadır. Oysa iyi niyetle giriştiği her iş başarı­sızlıkla sonuçlanır, sofuluğu
çevresindekiler tarafın­dan değerlendirilemez. Filmin
sonunda, suç işleyen Nazarin bir tür vazgeçiş içinde iki jandarmanın arasında
uzaklaşırken bir köylü kadın ona ilk olarak bir “armağan”, bir ananas
sunacaktır. Bunuel film hakkında yaptığı bir açıklamada Nazarin tipinin
belirsizliğini bilinçli olarak vurguladığını belirtmiştir. Nazarin bir
Hıristiyanlık eleştirisi olarak görülebile­ceği gibi modern bir Isa yorumu
olarak da ele alınabilir. Rahip Nazarin’in çevresindeki
tipler filmin kahramanını bütünleyip açımlıyorlardı. Binici Binto’nun bedensel hazlara açıklığıyla cüce Ujo’nun İsa benzeri insancıllığı
arasında bir yerde durmakta olan Nazarin, eyleminde ısrar eden bir düşünce
adamıdır. Ama Archibaldo ve ötekiler gibi o da düşünceleri
konusunda bir kesinliğe varmış değildir. Çevresiyle olan varı mucizevi yan
rastlantısal ilişki de bundan kaynaklanmaktadır. Film, 1959 Cannes Film Festivali’nde özel jüri ödülünü aldı.

Eski
izlekleri yinelemesi bakımından önemsiz sayılabilecek
iki filmi Bunuel’in en önemli filmlerin­den biri olan Viridiana (1961)
izledi. Viridiana bir rahibe adayıdır. Amcası Don Jaime’nin yanına, sofuca ama
kendisini dünya uğraşlarından tümüyle uzak tutmayacak bir hayat sürmeye gider.
Don Jaime kıza duyduğu suçlu cinsel arzu nedeniyle
kendini asar. Öte yandan, tıpkı Nazarın gibi onun da iyilik adına yaptığı her
şey ters teper. Eve topladığı dilenciler, sakatlar ve cüceler evi talan edip,
Viridiana’nın ırzına geçerler. Viridiana sonunda sofululukla ilgili olmayan kuzeni Jorge ve onun metresi ile ortak yaşamaya boyun
eğer. Viridiana,
daha yumuşak bir film olan Nazarin’in tersine
şiddet, alay ve yoğun bir cinsellikle dolu bir başyapıttır. Filmin doruk
noktası cücelerle dilencilerin Leonardo’nun Son Yemek tablosunun parodisini yaptıkları talan sahnesidir. Viridiana’da da insanlar
içinde yaşayıp sofuca davranmanın olanak­sızlığı vurgulanmaktadır. Viridiana İspanya’da
büyük gürültüler kopardı, ancak 1961 Cannes Festivali büyük ödülünü kazandıktan
sonra geniş gösterim olanaklarına kavuştu.

Bunuel
bundan sonraki filmi El
Angel exterminador’u
(“Mahveden Melek”) çevirmek
üzere 1962’de Meksika’ya gitti. Film çoğu eleştirmenleri şaşırtmakla birlikte
gene de bir başyapıt sayıldı. Bir grup zengin, çağrılı oldukları akşam yemeğinden sonra ev sahiple­rinin
oturma odasına geçerler ve orada hapsolup bir daha çıkamazlar. Haftalar
geçtikçe aralarındaki ilişki­ler yavaş yavaş barbarlığa dönüşür
ve işi nerdeyse birbirlerini yemeye kadar vardırırlar. Filmde, yoğun kara mizaha karşıtlık oluşturacak kadar yalın bir kamera çalışması vardır.

Bunu
iki yıl sonra bir Fransız/İtalyan ortak yapımı izledi. Bu Octave Mirabeau’nun ilk olarak Jean Renoir tarafından 1945’te sinemaya uyarlanan bir romanının ikinci
uyarlamasıydı: Le
Journal d’une [emme de chambre (“Bir Oda Hizmetçisinin Günlü­ğü”). Filmde Hizmetçi
Celestine (Jeanne Moreau) girdiği evdeki bütün erkekleri bir bir baştan çıkarır
ve sonunda zengin bir komşuyla evlenir. Nerdeyse bir cinsel sapkınlıklar derlemesi olan film sahte değerleri acımasızca eleştirir. Ahlaki bir çöküş ortamında, erkeklerin cinsel zayıflıklarını kollayarak fırsatçılık güden Celestine
sonunda faşist olmayı seçer. Film Bunuel’in en az belirsizlik taşıyan yapıtıydı. Hatta taşra ve cinsellik izlekleri filme zaman zaman bir
güldürü niteliği kazandırıyordu. Yeniden Meksika’ya dönen Bunuel Simon del desierto (“Çölün
Simon’u”) ile Nazarin
ve Viridiana’nın dini
konularına döndü.

Bunuel’in
Fransa’da çektiği Belle
de jour (Gün­düz Güzeli) yönetmenin son dönemindeki başarılı ortak yapımların
ilkidir. Zengin ve yakışıklı kocasıyla mutlu bir evliliği olan Severine (Catherine
Deneuve) bir aile dostundan (Michel Piccoli) Paris’teki bir randevuevinin
adresini öğrenir. Orada çalışmak için dayanılmaz bir istek
duyan genç kadın gündüzleri randevuevine gitmeye başlar. Çok geçmeden burada
“gündüz güzeli” olarak sürdürdüğü hayatla dışarıdaki hayatı arasında
düşsel öğelerle büyüyen bir uçurum açılır. Joseph Kessel’in romanından uyarlanan filmde burjuva ahlakçılığının eleştirisi romana göre çok daha
acımasızdır ve asıl konu gene cinselliğin bilinmezlik­leridir.
Severine’in randevuevi sahibesi, kocası, aile dostu, belalısı ve çeşitli
müşteriler ile olan ilişkileri onun değişik yüzleri
gibidir. Filmin sonundaki “kefa­ret” olayı da Severine için
görece bir kurtuluş sayılmalıdır.

Tristana
(1970), Bunuel’in Viridiana’dan sonra
İspanya’da çektiği ilk filmdir. Amcasının yanında
oturmaya gelen Tristana (C. Deneuve)
onun ısrarlı cinsel yakınlaşma isteklerine dayanamayarak bir
res­samla kaçar. Ama ressamın ölümü üzerine, üstelik dc bir bacağı kesilmiş olarak, amca evine döner. Tristana olay
örgüsü açısından Viridiana’yı
biraz da Gündüz Güzeli’m çağrıştırır.
Tristana’nın canlı, güzel bir genç kızken giderek, acı dolu, kötürüm bir kadına
dönüş­mesi mutlak masumiyetin olanaksızlığını bir kez daha vurgular.

1972 tarihli, gene bir Fransız yapımı olan Le Charme diseret de la bourgeoisie’de (“Burjuvazinin Gizli Çekiciliği”), bölümlü, gerçeküstücü film
kurgu­suna döner. Film bir yemek için bir araya gelen, ama yemek yemeye
fırsat bulamadıkları gibi, başlarından türlü olaylar geçen bir grup büyük
burjuvanın öykü­südür. El Angel exterminador’u hatırlatan film top­lumsal taşlama geleneğinin özgün
bir başyapıtıydı. Aynı kurgu 1974 tarihli Le Fantöme de la liberte’de (“Özgürlük Hayaleti”) görülür. Filmin kahramanları değişik olayları iç içe yaşarken bir türlü birbirlerinden kopamazlar ve anlatı yapısı
olayların düşsel bir biçimde birbirine eklenmesi ya da yarıda kesilmesin­den oluşur.

Luis
Bunuel’in 1980 tarihli son filmi Cet
obscur objet du desir (“Arzunun
O Belirsiz Nesnesi”), Pierre Louys’nin La Femme et le Pantin (“Kadın
ve Kukla”) adlı romanının gerçeküstücü, alaylı, anarşist bir uyarlamasıydı. Daha önce Joseph von Sternberg tarafın­dan The
Devil ıs a Woman (“Şeytan Kadındır”) adıyla sinemaya uyarlanan bu romanda orta yaşlı bir İspan­yol zengini(Fernando
Rey)”Arzunun belirsiz nesne­si” Conchita’nın peşinden ülke
ülke dolaşır ama ona bir türlü sahip olamaz. Bunuel’in filmdeki ilginç”
buluşu Conchita’yı iki ayrı kadın oyuncuya bölmekti. Yönetmen bu değişiklikten
de büyük
ölçüde yararlanarak büyük bir cinsel tavırlar güldürüsü çıkarıyordu.

Bunuel,
ilk filmi olan Un
Chien andalou’dan son
filmine değin düşüncelerinde hiçbir değişiklik olma­dığını
söyler. Burjuvazinin sahte duygusallığı ve ahlakçılığına karşı tüm
filmlerinde cinselliğin özgürleştiriciliğini,
bilinçaltının gücünü, Gerçeküstücü programın ilk dönemdeki çığır açıcı
karakterini be­nimser.
Dali ve öteki bazı Gerçeküstücüler’in
giderek tükenmelerine
karşın Bunuel yalnızca Gerçeküstücülük’e bağlı kalmadan çok geniş bir yelpazede
(sosyal gerçekçilik, belgecilik, ticari sinema vb.) yer alır ve öncü
sinemacıların en büyüğü ve en “genci” sayılır.

Luis Bunuel Eserleri

  1. Un
    Chien andolou, 1928,
    (“Endü­lüs Köpeği”j;
  2. l’Age
    d’or, 1930, (Altın Çağ);
  3. Las
    Hurdes, 1932,
    (“Ekmeksiz Toprak”);
  4. Gran
    Casino, 1947;
  5. El
    gran calavera, 1949,
    (“Büyük Çılgın”);
  6. Los
    Ohidados, 1950,
    (“Yitikler”);
  7. Susana,
    1951;
  8. Subida
    al cielo, 1951,
    (“Gökle­re Doğru”);
  9. El
    Bruto, 1952,
    (“Havvan”);
  10.  Robinson Crusoe, 1952;
  11. El, 1952, (“O”);
  12. Abismos
    de pasion, 1953, (“Tutku Uçurumları”);
  13. Ensayo
    de un Crimen, 1955,
    (“Archibaldo de la Cruz’un Suçlu Hayatı”);
  14. 1955,
    (“Adı Şafaktır”);
  15. La
    Mort en ce jardin, 1956,
    (“Bu Bahçede Ölüm”);
  16. Nazarin,
    1958;
  17. La
    Fievre monte â El Pao, 1959, (“El Pao’da Yanan Ateş”);
  18. La
    Joven, 1960,
    (“Genç Kız”);
  19. Viridiana,
    1961;
  20. El
    Angel exterminador, 1962,
    (“Mahveden Melek”);
  21. Le
    Journal d’une femme de ehambre, 1964,
    (“Bir Oda Hizmetçisinin Günlüğü”);
  22. Simon del desierto, 1965,
    (“Çölün Simon’u”);
  23. Belle
    de jour, 1966,
    (Gündüz Güzeli);
  24. Tristana,
    1970;
  25. La
    Charme diseret de la bourgeoisie, 1972,
    (“Burjuvazinin Gizli Çekiciliği”);
  26. Le
    Fantome de la
    liberte, 1974,
    (“Özgürlük Hayaleti”);
  27. Cet
    obscur objet du desir, 1980, (“Arzunun O Belirsiz Nesnesi”).

Kaynak:
Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 21. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

Yorumlar kapalı.