Freud, Sigmund kimdir? Hayatı ve eserleri

kihaes 03/31/2014 2

Freud, Sigmund kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1856-1939) Avusturyalı psikanalist. Psikanalitik kuramı geliştirmiş ve ruh hastalarının psikanaliz yöntemiyle tedavisini dünyaya tanıtmıştır. 6 Mayıs 1856’da Moravia’nın Freiberg kasabasında (bugün Çekoslovakya’da Prvibor) doğdu, 23 Eylül 1939’da Londra’da öldü. Orta halli Yahudi bir yün tüccarının oğluydu. 1860’ta ailesiyle birlikte Viyana’ ya yerleşti. 1873’te Viyana Üniversitesi’nde tıp öğrenimine başladı. 1876’da öğreniminin yanı sıra Viyana Fizyoloji Enstitüsü’nde Ernst Brücke’nin yanında çalışmaya başladı. Altı yıl boyunca araştırmalarını sürdürdüğü bu enstitüde özellikle merkezi sinir sistemi üzerine çalıştı ve anatomi ve fizyoloji üzerine ilk yazılarını yayımladı. 1881’de yükseköğrenimini tıp doktoru olarak tamamladı. Bir yıl sonra mali olanaksızlıklar nedeniyle Fizyoloji Enstitüsü’nden ayrıldı ve Viyana Genel Hastanesi’ne geçti. Hastanenin çeşitli bölümlerinde çalıştıktan sonra, Theodor Meynert’in Psikiyatri Servisi’nde beyin anatomisi ve sinir sistemi üzerinde araştırmalar yapmaya başladı ve hastanenin asistanlığına atandı. Bu yıllarda yılan balığı ve kerevitin nöropatolojisine ilişkin buluşlarını yayımladı. Yine bu dönemde, kokainin anestezik olarak kullanılabileceğini ortaya koyan monografisi yayımlandıktan sonra büyük ilgi gördüyse de birkaç yıl sonra kokainin alışkanlık yarattığı saptanınca, sert eleştirilere hedef oldu.

1885’te nöropatoloji doçenti oldu. 1885-1886 yıllarında Paris’te Salpetriere Hastanesi’nde ünlü nörolog Charcot’nun yanında çalıştı. Ondan hipnoz tekniğini öğrendi ve onun histeride cinselliğin rolünü vurgulayan görüşünden etkilendi. 1886-1893 arasında Viyana’da Kassowitz Enstitüsü’nde nöroloji, özellikle de çocuklarda beyin felci üzerine İncelemeler yaptı. Bir yandan da Charcot’dan öğrendiği hipnoz tekniğini hastalarına uygulamaya başladı. Ancak dilediği sonuçları alamayınca, Viyanalı bir tıp doktoru olan Josef Breuer’in o sıralarda kullandığı konuşma yoluyla hastayı iyileştirmeyi amaçlayan “baca temizleme”, teknik terimlerle de tepki yenilenmesi (abreaction) adını verdiği yöntemle ilgilendi. İki bilim adamı konuşma tedavisini histeriklere uygulayarak olumlu sonuçlar aldılar. Freud’un histeride cinsel çatışmaların temel sorun olduğunu savunması nedeniyle kısa bir süre sonra aralarında görüş ayrılıkları belirdi.

Freud, Breuer’den ayrıldıktan sonra çalışmalarını tek başına sürdürdü. Breuer’in duygusal boşalmayı sağlayan yönteminin ve Charcot’nun hipnozunun ancak geçici rahatlamalar sağladığı görüşünden yola çıkarak serbest çağrışım tekniğini geliştirdi. Böylece cinselliğin İnsan yaşamında oynadığı rolü ve bilinçdışının gücünü gördü.

Freud’un 1900’de yayımladığı Die Traumdeutung (Rüyalar ve Yorumları), psikanalitik kuramın temel ilkelerini ortaya koyduğu en önemli kitabıdır. Bundan sonra art arda yayımladığı yazılarıyla ünü gittikçe arttı ve birçok ülkeden genç doktor onun çevresinde toplanmaya başladı. 1902’de profesör oldu. Aynı yıl Alfred Adler, Max Kahane, Rudolf Reitler ve Wilhelm Stekel’in katılımıyla ünlü “Çarşamba Toplantıları”nı başlattı. Psikanaliz üzerine tartışmaların yapıldığı bu toplantılara düzenli olarak

katılanların sayısı gittikçe arttı. İngiliz Ernst Jones, İsviçreli Cari Jung, ABD’li Brill, Macar Sandor Ferenczi, Alman Kari Abraham gibi geleceğin ünlü psikanalistleri yeni katılanlar arasındaydı. 1908’de 22 kişiye ulaşan bu grup Viyana Psikanaliz Enstitüsü’nü kurdu. Freud 1909’da Cari Jung’la birlikte ABD’ deki Clark Üniversitesi’ne çağrıldı ve bir dizi konferans verdi. l 910’da Viyana Psikanaliz Enstitüsü, Uluslararası Psikanaliz Derneği’ne dönüştü. Ancak çok geçmeden psikanalistler arasında görüş ayrılıkları doğdu ve kopmalar oldu. Alfred Adler bireysel psikoloji okulunun, Carl Jung ise analitik psikoloji okulunun öncüsü oldu.

1933’te Almanya’da Naziler’in iktidara gelmesinden sonra Freud’un kitapları Berlin’de yakıldı. 1938’de Alman ordularının Avusturya’yı işgalinden sonra Freud ülkesini terketmek zorunda kaldı ve ailesiyle birlikte Londra’ya gitti. İki oğlunun savaşa katılması, Yahudilerin katliamı ve kendisinin Yahudi oluşu, bundan sonra geliştirdiği düşünceleri etkiledi. Çene kanserinden öldükten sonra kızı Anna onun görüşlerine yenilikler katarak ego psikologlarının öncüleri arasında yer almıştır.

1886’da tohumları atılan psikanalitik goruş, 1939’a dek çok farklı aşamalardan geçmiştir. Freud psikopatolojiye ilişkin klinik deneylerden yola çıkarak yeni gözlemlerin ve bilgilerin ışığında kuramını geliştirmiş, bir önceki yazısında savunduğu tezi daha sonra eleştirmiştir.

Freud’a göre insan davranışı nedensiz değildir. Eri önemsiz sözden, hareketten en yüce atılımlara dek her davranışın bir nedeni vardır. Freud’un “ruhsal gerekircilik” olarak adlandırdığı bu tez psikanalitik kuramın temel varsayımıdır. Bazı davranışların nedenleri kolaylıkla açıklanabilirken, bazılarının nedenlerini anlamak ya çok güç, ya da olanaksızdır. Bu durum İnsan davranışının bazen bilinçli, bazen bilinçaltı bazen de bilinçdışı nedenleri olmasından kaynaklanır. Psikanalitik kuramda ruhsal dünyanın bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı olmak üzere üç tabakadan oluşmasına topografik görüş denilir. Bu görüşe göre, bilinç o anda yaşananlardır. Bilinçaltı, bilinçlenme olasılığı olan, ama o anda bilinçlenmemiş düşünceleri, anıları içerir. Bilinçaltı, bilinçlenme olanağına sahip anıların deposudur. Bilinçdışı ise, ne kadar zorlansa, bilinçlenmesi yasaklanmış yaşantıların tümünü kapsar. Bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı arasında bazı sınırlar, psikanalitik terimlerle kontr-kateksizler, yani sansürler vardır. Bu enerji dağılımları insanın düşünce ve davranışlarının gereksiz yere bilinçaltı veya bilinçdışı süreçlerle etkilenmesini engeller, yani İnsanın ruhsal sağlığı için gereklidir.

Freud, insanın ruhsal yapısını id, ego (ben) ve üstben (süperego) olmak üzere yapısal görüşle üçe ayırır. İd, içgüdülerin deposu, bir başka deyişle, insanın yaşam kaynağıdır. Bilinçdışının sansür yoluyla çok sıkı bir denetim altında tutulmasının ve bilinçlenmemesinin nedeni iddir. İçgüdüsel özellik gelişmeyle veya eğitimle kaybolmaz, toplumdışıdır, yani kendi dışında bir toplumdan habersizdir. Bu nedenle yasa, kural, ayıp, yasak gibi şeyler id için söz konusu değildir. Beklemek bilmeyen, anında doyum arayan id, denetim altında tutulmalı, yani bilinçdışı kılınmalıdır.

Freud, idi denetleyen ve bilinçdışı kılan yapıya ego der. Kişiliğin en önemli yapısı olan egonun bazı araçları gelişmemiş biçimde doğuştan vardır, bazıları ise gelişmeyle edinilir. Birincilere egonun doğuştan getirdiği birincil araçlar, ikincilere de ikincil araçlar denir. Örneğin ses çıkartabilme, konuşma birincil araçlar, savunma mekanizmaları, uyum yolları ikincil araçlardır. Doğuşta ayrışmamış bir şekilde var olan ego, zamanla gelişir ve kişiliğin yürütülmesinde bazı önemli görevler yüklenir. Ego dış ve iç dünyaları algılayarak gerçekleri değerlendirir. Gerçeğin değerlendirilişi bir açıdan kişinin ruhsal sağlık düzeyini belirler.

Ruhsal dünyanın üçüncü yapısı, doğuşta varolmayan, ancak toplumsal ilişkilerle yavaş yavaş gelişen ve beş yaşlarında iyice oluşan üstbendir. Üstben toplumun yasaklarını içerir. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin yapılabilir, neyin yapılamaz olduğunu bildiren üstbendir. Tıpkı id gibi, üstbenin de büyük bir bölümü bilinçdışı ve bu nedenle de mantıksız, sert ve haşindir. Üstbenin bilinçli bölümüne vicdan denir.

Egonun görevlerinden biri idin toplumdışı İstekleriyle üstbenin mantıkdışı kurallarını bağdaştırabilmek, kişilikte bir bütünlük sağlayabilmek ve bu bütünlüğü sürdürebilmektir. Bunu başaran ego sağlıklıdır, başaramayan ise id ile çatışma halindedir. Bu çatışmada üstben ya egonun, ya da idin tarafını tutar. Çatışmanın doğurduğu kaygı, egoyu, Freud’un baskı ya da sansür olarak adlandırdığı birtakım savunma yollarına başvurmaya zorlar. Ego kendi içinde veya dışında kaygı yaratabilecek uyarıları inkar edebilir, sevgi gibi bir duyguyu bastırıp öfkeyi gösterebilir. Kendini kaygıdan koruyabilme uğruna duyguyla düşünceyi ayırır. İçinden gelen İsteklerin yönünü değiştirir, patronuna kızacağına kapıcıya bağırır. Son çare olarak da etkin veya mutlu olduğu dönemlere doğru geriler. insanın kendisiyle ve çevresiyle yaşayabilmesi için gerekli olan bu savunma mekanizmaları, bazen artan kaygının paniğiyle kişiliği yönetmeye başladıklarında nevrozun, savunma mekanizmaları çöktüğünde, yani ego görevlerini yürütemediğinde de psikozun başlamasına neden olur.

Psikanalitik kuramın en karmaşık, ama en temel kavramları dinamik görüşle ele alınan haz ilkesi ve gerçek ilkesidir. İd, haz ilkesini benimser ve anında doyum arar. Gerçek ilkesini benimsemiş olan ego ise, anında eyleme geçip büyük zararlara uğramaktansa düşünüp en uygun doyum yolunu aramayı yeğler. Bir başka deyişle gerçek ilkesi eninde sonunda haz ilkesine kulluk eder. Psikanalitik kuramda vurgulanan bu hazcı yaklaşım da Freud’un sert eleştirilere uğramasına neden olmuştur.

Görevi idin İstekleriyle üstbenin kurallarını bağdaştırmak olan egonun, haz ilkesiyle gerçek ilkesi arasında uyum sağlayabilmek için kullandığı yöntem psikanalitik kuramın “ruhsal ekonomi” görüşüyle açıklanır. Freud’a göre İnsan bir enerji yığınıdır. Bedensel hareketler gibi ruhsal süreçler de enerji dağılımlarıyla oluşur. Ruhsal enerjinin kaynağı içgüdüler, yani iddir. Doğuşta ruhsal enerji tümüyle içgüdüseldir, dolayısıyle kaygan, yaygın, kaypak ve dizginlenmemiştir. Başıboş akan bu kaygan yığın gelişmeyle ayrışmaya, belirli ruhsal ve bedensel işlevlere

bağlanmaya, içgüdüsel niteliklerini yitirip yansızlaş- maya başlar.

İnsanın sağlıklı gelişmesinde, ruhsal enerjinin büyük bir bölümü idden koparak, egonun boyunduruğuna girer. Bir bölümü de içgüdüsel özelliklerini koruyarak, idde süregelir. Ego, kendi boyunduruğu altına aldığı bağlanmış ve yansızlanmış ruhsal enerjiyi algı, düşünce, gerçeği değerlendirme, eylem gibi işlevlerinde tüketir. Bir bölümünü de gerçeğin koşullarına uyarak idi ve üstbeni denetlemek, haz ilkesinin davranışı yönetmesini engellemek, bilinçli davranışları, bilinçaltı ve bilinçdışı akımlardan korumak için harcar. Bu enerji akımları savunma mekanizmalarıdır.

Savunma çareleri hiçbir zaman tümüyle etkili olamaz. Bastırılan ve bilinçdışı kılınan id, her İnsanda vardır ve bir enerji yığını olduğu için de gücünü korur. Egonun tüm çabalarına karşın, isteklerini açıkça ortaya koymasa da simgeli yollarla dile getirir. Rüya bunun en belirgin örneğidir. Ego uykuyla dinlenmeye geçtiğinde savunmalarını zayıflattığı için id rüya yoluyla İsteklerini belirtir. Bir başka deyişle rüyanın İnsanın ruh sağlığı açısından büyük bir yararı vardır. Bu yolla idin bastırılmış enerjisi, verimsiz de olsa boşalma olanağına kavuşur. Rüyanın karabasana dönüşmesi idin kendini gereğinden fazla ortaya koyması demektir. Bir tehlikenin belirebileceğim bildiren kaygı, insanı karabasandan uyandırır. Ego, bu yolla id üzerindeki denetimini yeniden sağlar.

Freud’a göre ideal sağlıklı İnsan söz konusu değildir. Her İnsanda varolan id ile ego arasındaki çatışma kaygı doğurur, kaygı da ruhsal sıkıntı belirtisidir. Bu nedenle bütün insanların az ya da çok, kendilerine göre bazı uyumsuz, yani nörotik belirtileri vardır.

Freud yaşamak için gerekli olan besin, uyku gibi bedensel (fizyolojik) gereksinmelerin dışında iki temel içgüdüden söz eder: cinsel ve saldırgan içgüdüler. Cinsel içgüdü, cinsel İsteklerle birlikte tüm olumlu, bağdaştırıcı, birleştirici, yapıcı dürtüleri; saldırgan içgüdüler ise ayırıcı, bozucu, yıkıcı, dağıtıcı olumsuz dürtüleri içerir. Birincisi soyların devamı, ikincisi ise insanın devamı için gereklidir. Freud son yıllarındaki yazılarında bu iki içgüdü için “yaşam ve ölüm içgüdüleri” demiştir.

Cinsel ve saldırgan içgüdülerin gelişmesi gensel görüşte ele alınır. Psikanalitik kurama göre kişiliğin temeli çocuklukta yatar. Beş, altı yaşlarından on bir, on iki yaşlarına kadar süren gizlilik (latans), on ikiyle on sekiz, yirmi yaş arasındaki gençlik ve bunu izleyen yetişkinlik, ilk yaşlarda ekilmiş tohumların ürünlerini toplar. Özet olarak bugünü ve yarını dün belirler.

Freud, cinsel ve saldırgan içgüdülerin çocukluk çağındaki gelişimini “ağızcıl”, “dışkıl” ve “üretken” olmak üzere üç döneme ayırmıştır. Psikanalitik kurama göre cinsel ve saldırgan içgüdüler belirli yaşlarda vücudun belirli alanlarında toplanırlar. Yaşamın ilk yıllarında bebeğin beslenmesi en önemli sorun olduğundan cinsel ve saldırgan içgüdüler ağızda toplanır. Ağız yalnızca besinin alınmasıyla ilgili doyumları değil, emmeyle veya ısırmayla ilgili cinsel ve saldırgan hazları da sağlar. Yetişkinlerde izlenen öpüşme, ısırma gibi ağızcıl cinsel ve saldırgan davranışların temel taşlarını oluşturur. Yaşlın ikinci yılına doğru

tuvalet eğitiminin başlamasıyle ruhsal enerji dışkıl alanda toplanmaya başlar. Biyolojik bir gereksinme olan dışkıl faaliyetler cinsel ve saldırgan özellikler kazanır. Bunların izleri yetişkinlerde homoseksüellik, sadizm, mazoşizm olarak ortaya çıkar.

Dört, beş yaşlarına doğru her çocuğun girdiği üretken dönemin en önemli sorunu“Oedipus Kompleksedir. İçgüdüler, dışkıl alandan cinsel organlara kayar. Çocuğun yeni hazlar duymasına, cinsel merakların uyanmasına neden olur. Dolayısıyla erkek çocuk annesine karşı cinsel duygular beslemeye ve annesine sahip çıkan babasına kızmaya başlar. Sevgi, öfke ve rekabetin birbirine karıştığı bu üçgene, babasını öldürüp annesiyle evlenen eski Yunan Kralı Oedipus’ un adı verilmiştir. Bilişsel süreçler yeterince olgunlaşmamış olduğu için kendinde varolanı başkasında da var sanan çocuk, babasının da kendine öfkeli olacağı kuşkusuna düşer. O babasına kızıyorsa, babası da ona kızıyordur ve onu cezalandıracaktır. Freud bu çocuksu kaygıya hadım edilme (kastrasyon) kaygısı demiştir. Oedipus kompleksinin ve kastrasyon kaygısının yarattığı çelişki, çocuğun anasına karşı beslediği cinsel isteklerden caymasına ve babasıyla özdeşleşmesine yardımcı olur. Bu sayede üstben ruhsal dünyada iyice sağlamlaşır. Çocuk, ana babasının ve toplumun ahlak kurallarını benimser, egoda gerçek ilkesi güçlenir.

Çocukluk dönemleri ve yaşantıları kişiliğin temel taşlarını oluşturur. Herhangi bir dönemin herhangi bir özelliğine saplanan bir İnsan, yaşamı boyunca bu saplantıyı açık ya da simgeli yollarla dile getirir.

Çocuksu cinsellik çağını, altı yaşlarında başlayan ve buluğa kadar süren gizlilik (latans) çağı izler. Bu yaşlarda çocuğun cinsel ve saldırgan içgüdülerinde bir durulma, daha doğrusu bir gizlilik izlenir. Buluğla başlayan gençlik çağında fizyolojik değişikliklerle birlikte cinsel ve saldırgan içgüdüler yeniden canlanır, gerilmelere, ruhsal belirtilere rastlanır.

Freud’un, tedavi ettiği hastaların geçmiş yaşantıları üzerine anlattıklarına ve kendi gözlemlerine dayanarak, çocukların cinsel yaşamına ilişkin öne sürdüğü görüşlere önceleri şiddetle karşı çıkılmışsa da, çocukların da kendilerine özgü bir cinsel yaşamları olduğu büyük ölçüde benimsenmiştir.

Freud’un geliştirdiği psikanalitik görüş 20.yy’ın en çok tartışılan konularından biridir. Önerdiği kavram ve mekanizmalar bilimsel düzeyde yoğun araştırma konusu olmuş, bazılarını destekleyici nitelikte bulgular ortaya çıkarılmış, ancak hemen hemen hiç birinin geçerliliği kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bu konuda özellikle organik görüşü savunanların eleştirileri sonucu organo-dinamik öğretiler doğmuştur. Eleştirileri psikanalitik çerçeve içinde karşılamaya çalışan Freud sonrası psikanaliz kuramları İse, bir ölçüde Freud’un görüşlerinin zaman içinde değişimine uğraması sonucu birbiriyle çelişmektedir.

Freud’un görüşleri, felsefi ve siyasi düzeyde de, boyutları Descartes’çı insan anlayışından Marxizm’e varan geniş bir alanda, eleştirinin ağırlık kazandığı tartışmalara yol açmıştır. Görüşlerine yöneltilen eleştirilere karşın Freud’un antropoloji, eğitim vb. bilim dallarında, edebiyatta, dinde ve yaşamın hemen hemen her alanında etkisi olmuştur. Psikiyatri alanında ise Wilhelm Reich, Karen Horney, Erich Fromm, Melanie Klein, David Leing vb. Freud’u izlemiş, görüşlerine yenilikler katarak psikanalitik görüşü geliştirmişlerdir.

Sigmund Freud Eserleri:

  1. Histeri Üzerine Çalışmalar, 1895
  2. Rüyalar ve Yorumları, 1972
  3. Günlük Yaşamın Psikopatalojisi Üzerine, 1901
  4. Şaka ve Bilinçdışıyla ilişkisi, 1905
  5. Cinsiyet Üzerine Üç Deneme, 1962
  6. Totem ve Tabu; 1942
  7. Psikanalitik Hareketin Tarihi Üzerine, 1914
  8. Psikanalize Giriş Üzerine Dersler, 1917
  9. Haz İlkesinin Ötesinde, 1920
  10. 10.Ego ve İd, 1923
  11. 11.Hayatım ve Psikanaliz, 1944
  12. 12.) Ketvurma, Belirti ve Endişe, 1926
  13. 13.Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927
  14. 14.Uygarlığın Huzursuzluğu, 1930
  15. 15.Musa ve Tektanrıcılık, 1976
  16. 16.Toplu Yapıtlar, 1940

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 23. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

Sigmund Freud ’un Hayatı ve Psikanalizin Gelişimi: Psikanalitik hareket öncelikle Sigmund Freud ve ardından da onun öğretileri üzerinde merkezlenen oldukça kişisel bir harekettir. Sigmund Freud ’un geliştirdiği bu sistem kendi yaşantısıyla yakından ilişkilidir ve büyük bir dereceye ka­dar otobiyografiktir. Bu nedenle Freud’un yaşam öyküsü, oluşturduğu sis­temi anlamak açısından çok önemlidir.

Freud 6 Mayıs 1856’da Moravia’daki Freiberg kasabasında doğdu (şimdiki adı Pribor, Çekoslovakya). Yahudi olan babası başarısız bir yün tüccarıydı. Babası Moravia’daki işleri bozulduğunda ailesini alıp ilk ön­ce Leipzig’e, ardından da (Freud 4 yaşındayken) Viyana’ya göç etmişti. Freud Viyana’da yaklaşık 80 yıl kaldı.

Freud’un babası annesinden 20 yaş büyüktü, oldukça sert ve otoriterdi. Görünüşe göre genç bir delikanlı ola­rak Freud babasına karşı hem korku hem de sevgi hisleri beslemişti. Annesi koruyucu ve sevgi doluydu ve Freud annesine şiddetli bir düşkünlükle bağ­lıydı. Babasının korkusu ve annesinin sahip olduğu cinsel çekicilik Freud’un daha sonra Odipal karmaşa (Oedipus compleks) adını verdiği durumdu ve anlaşılan Ödipal kompleks Freud’un çocukluk çağı deneyimlerinden ve ha­tıralarından kaynaklanmaktaydı.

Freud’un annesi ilk doğumunda çok gurur duymuş, bebeğine sürekli bir ilgi ve destek vermişti. Oğlunun geleceğinin mükemmelliğine tama­men inanmıştı. Freud’un yetişkin kişilik özellikleri arasında kendine gü­ven, hırs, başarı arzusu ve şöhret hayalleri vardı. Şöyle yazmıştı: “Tartışıl­maz bir şekilde annesinin favorisi olan bir erkek çocuk fethetme duygu­sunu ömrü boyunca taşır. Başarının sırrı olan bu duygu gerçek başarıyı da getirecektir”

Sekiz çocuğun en büyüğü olan Freud ilk zamanlarda büyük bir zi­hinsel yetenek sergiledi ve ailesi onu cesaretlendirmek için elinden ge­len her şeyi yaptı. Kendisine çalışması için daha iyi bir aydınlatma imka­nı veren, içerisinde petrol lambası bulunan evin tek odası verildi ve aile­nin diğer bireyleri mum kullandılar. Freud’a karşı rekabet ve kızgınlıkla yaklaşan diğer kardeşlerin müzik çalışmasına genç düşünürü rahatsız eder düşüncesiyle izin verilmedi.

Freud Gymnasium’a (Almanya’da lise dengi bir okul) normalden bir sene önce girdi, oldukça parlak bir öğrenciydi. Bu okuldan 17 yaşında ödül alarak mezun oldu. Evde Almanca ve İbranice konuşurdu. Okulda Latince, Yunanca, Fransızca ve İngilizce öğrenmişti. Ayrıca kendi kendine İtalyanca ve İspanyolca öğrenmişti. Kariyeri hakkında henüz karar verme­mişti, ilgileri arasında uygarlık, insan kültürü, hatta askeri tarih vardı. Darwin’in evrim teorisi Freud’da yaşamı anlamaya dönük bilimsel bir yak­laşıma karşı ilgi uyandırdı ve bazı tereddütleri olmakla birlikte Freud, tıp eğitimi almaya karar verdi. Aslında doktor olarak çalışmak için bir arzu duymuyordu fakat tıp eğitiminin kendisini bilimsel araştırmalara götüre­ceği umuduyla bu karara varmıştı.

Freud eğitimine 1873 yılında Viyana Üniversitesinde başladı. Birkaç alandaki ilgileri sebebiyle doğrudan tıp eğitimine bağlanmadı, çalışmaları­nı tamamlamak için sekiz yıl harcadı. İlk olarak biyoloji üzerinde yoğunlaş­tı ve testislerinin yapısını titizlikle incelemek amacıyla 400’den fazla erkek yılanbalığını kesti. Ulaştığı sonuçlar kesin değildi fakat cinsellikle ilgili ilk araştırma atılımını göstermesi bakımından önemliydi.

Daha sonra fizyolojiye yöneldi ve balıkların belkemiği üzerinde çalıştı. Anlaşılan Freud fizyolojiden hoşlanmıştı çünkü Brücke’nin fizyoloji ensti­tüsünde, bir mikroskobun başında altı yıl çalıştı.

Freud tıp eğitimi sırasında ilk defa kokain kullanan kişi oldu. Kendisi kullandı, nişanlısı, kız kardeşleri ve arkadaşları için kullanmaya hazır ha­le getirdi ve kokainin tıp alanında ilk kez uygulanmasından sorumlu oldu. Bu maddenin kullanılmasına taraftardı. Bunun depresyonu tedavi ettiğini bulmuştu ve kronik sindirim güçlüğü çeken hastalarına yardım etmişti. Si­yatikten deniz tutmasına kadar her şeyi tedavi edebilecek ve büyük bir ar­zuyla istediği ün ve onaylanmayı ona kazandıracak mucizevi bir ilaç keş­fettiğine inanmıştı.

Freud’un meslektaşlarından birisi olan Cari Koller, onun kokain hak­kında söylediklerini tesadüfen duyduktan sonra, ilacın insan gözünün uyuşturulmasında kullanılabileceğini buldu (Ve dolayısıyla göz ameliyatını ilk kez mümkün kıldı)7. Bu kişi çok ünlü olmasına rağmen, Freud kokai­nin göz ameliyatı dışındaki durumlarda kullanılmasını savunduğu için kı­yasıya eleştirildi. Freud kokainin yararları hakkında bir yazı yayınladı. Bu çalışması 1920’lere dek uzanan Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de kokain kullanımının yaygınlaşmasından kısmen sorumlu tutuldu. Yıllar boyunca Freud’un tıp eğitiminden sonra bir daha asla kokain kullanmadığına inanıl­dı. Freud’un uzun süre halka kapalı tutulmuş kendi mektuplarından olu­şan bir tarih verisi Freud’un kokaini en azından on yıldan daha uzun bir sü­re, neredeyse orta yaşa dek kullandığını ortaya çıkardı (Masson, 1985).

1996 yılında bir Alman tarihçi, Koller’in Washington D.C. deki Kongre Kütüphanesindeki yazılarını inceledi ve içinde beyaz bir toz bulunan küçük bir mektup zarfı buldu. Zarfın üze­rindeki yazıyı okudu: “1884 Ağustosunda ilk kokain deneyimimde kullandığım 1. doz koka­inden arta kalan.” Bu kokain şaşırmış kütüphane görevlileri tarafından çabucak yok edildi.

Freud bir üniversite ortamı içerisinde bilimsel çalışmalarla meşgul ol­maya devam etmek istedi fakat Brücke, Freud’un mali durumu sebebiyle onu bu isteğinden vazgeçirdi. Freud zaten çok az sayıda olan uygun bir profesörlük konumuna gelene dek geçecek uzun yıllar boyunca kendi ken­disini destekleyemeyecek kadar yoksuldu. Freud istemeyerek de olsa Avus­turya’nın üniversite sistemi içerisinde hayatını kazanabilmesinden önce çok uzun zaman geçmesi gerektiğini kabul etti. Bu nedenle tıp sınavlarının hepsine girdi ve özel doktor olarak çalışmaya başladı. Bunun anlamı klinik ve hastanelerde çalışmaya başlamak zorunda olduğu idi çünkü Freud fizyo­loji araştırmalarını sürdürmek için tıp eğitiminin klinik yönünü ihmal et­mişti. Hastane eğitimi sırasında anatomi ve sinir sisteminin organik hasta­lıkları, özellikle de felç, afazi, çocuklarda beyin hasarı ve konuşma patolo­jileri üzerinde mümkün olduğu kadar ihtisaslaştı.

1881 yılında lisansüstü derecesini aldı ve ertesi yıl klinik nörolog ola­rak çalışmaya başladı. Nöroloji alanında yaptığı çalışmalarla iyice tanınmış olmasına rağmen, bu alanda kişisel uygulamalar yapmak ona çok cazip gel­miyordu. Bu yüzden yaptığı şey atılması zor bir adımdı. Kendisini buna en çok mecbur bırakan sebep 1882 yılında en az kendisi kadar yoksul olan Martha Bernays ile nişanlanması oldu. Evlilikleri mali problemler sebebiy­le birkaç kez ertelendi, hayal kırıklıklarıyla dolu dört yıl süren bir nişanlı­lık evresinden sonra evlendiler.

Freud nişanlılık dönemi boyunca Martha’nın dikkatini veya sevgisini çeken herkese karşı, hatta aile bireylerine dahi, aşın bir kıskançlık göster­di. Freud Martha’ya şunları yazdı8:

Şu andan sonra kendi ailende ancak bir misafirsin. Seni hiç kimseye bırakmam…

Eğer benim hatırım için ailenden vazgeçecek kadar beni sevmiyorsan beni kay­bedersin ve hayatını bir enkaza çevirirsin. Zorbalık yapmak zorunda kalırım.

Evliliklerinin ilk birkaç ayı boyunca Freud çevresinden ödünç para al­mak zorunda kaldı, hatta saatini rehine verdi. Durumları yavaş yavaş dü­zeldi fakat kendisi bu yoksulluk yıllarını asla unutmadı.

Freud’un uzun çalışma saatleri karısı ve çocuklarıyla yeterince vakit ge­çirmesini engelledi. Ayrıca tek başına veya baldızıyla tatile çıktı, çünkü ka­rısı uzun yürüyüşlere ve turistik gezilere ayak uy duramıyordu.

Freud’un Martha’ya yazdığı mektuplar korunmuştur, ancak Martha’nın Freud’a yazdığı mektuplar saklanmamıştır. Freud’un arşivinde bu tür 900’den fazla mektup vardır, ancak bunların sadece %10’u araştırmacıların kullanımına açıktır. Gerisi bir sır olarak kalmış ve kayıp tarih verileri arasındaki yerini almıştır.

Anna O. Vak’ası

Bu yıllar sırasında Freud, solunum çalışmaları ve kulaktaki salyangoz kanalının işlevini keşfederek ün kazanan doktor Josef Breuer (1842-1925) ile son derece önemli bir arkadaşlık geliştirdi. Başarılı ve deneyimli bir pra­tisyen doktor olan Breuer yoksul bir genç olan Freud’a tavsiyelerde bulun­du, onunla arkadaşlık yaptı, hatta ona ödünç para verdi. Sık sık Breuer’in hastalarını ele alıp tartıştılar. Bunlardan birisi olan Anna O. vakası psika­nalizin gelişiminde çok etkili olmuştur.

21 yaşında zeki ve çekici genç bir kadın olan Anna felç, hafıza kaybı, zi­hinsel bozukluklar, mide bulantısı, görme ve konuşma bozuklukları gibi bir dizi ciddi isteri semptomları gösteriyordu (Hollender, 1980). İlk semp­tomlar ölmekte olan babasıyla ilgilenirken ortaya çıkmıştı. Babası onu dai­me şımartırdı. Anna’nın babasına karşı bir tür şiddetli aşk hissettiği söylen­miştir (Ellenberger, 1972, s.274). Breuer onu hipnozla tedavi etmeye baş­ladı. Anna’nın hipnozun etkisi altındayken belirli semptomlara sebep oldu­ğu görülen bazı kişisel deneyimlerini hatırlayabildiği ve hipnotik durum­dayken bunlar hakkında konuşmasının semptomları azalttığım gördü.

Örneğin Anna yoğun susama hissine rağmen su içemediği bir dönem yaşamıştı. Anna hipnoz altındayken çocukluğunda da benzer bir hoşlanma­ma hali yaşadığını anlatmıştı. Bir bardaktan su içerken hoşlanmadığı bir köpeği gördüğünü hatırlıyordu. Bu olayı Breuer’e anlattıktan sonra Anna herhangi bir güçlük yaşamadan su içebildiğim ve semptomun bir daha hiç ortaya çıkmadığını görmüştü.

Breuer Anna’yı bir yıldan daha uzun bir süre her gün gördü. Toplantıla­rı sırasında Anna günün rahatsız edici olaylarını anlatıyor ve bunun ardın­dan da sıklıkla semptomlarından biraz olsun kurtuluyordu. Bu yüzden Bre­uer ile konuşmalarına “baca temizliği” ve “konuşma kürü” adını vermişti.

Tedavi devam ederken Breuer Anna’nın hipnoz (https://hipnozterapisi.com/hipnoz-nedir/)altındayken hatırladıkla­rının Anna’ya tiksinti ve korku veren olaylan kapsadığını anladı (ve bunu Freud’a anlattı). Anna’nm bu deneyimleri hipnozun etkisi altında teskin edi­lebildiğinde semptomlarının ciddiyeti azalıyor veya tamamen kayboluyordu.

Anna O.’nun gerçek adı Bertha Pappenheim’dir, kendisi daha sonra Batı Almanya’da sosyal hizmetlerde çalışmıştır.

Breuer’in karısı, kocası ile Anna arasında doğan yakın duygusal iliş­kiyi kıskanmıştı. Anna, Breuer’e karşı daha sonraları pozitif aktarım (positive transferans) denilecek bir durum sergilemeye başlamıştı. Bunun anlamı Anna’nın babasına karşı olan duygularını Breuer’e aktarmasıydı. Breuer ve babası arasındaki fiziksel benzerlik de aktarımının gelişmesine yardım etmişti. Daha sonra psikanalizin gelişiminde transferans, terapötik sürecin gerekli bir bölümü olarak ele alınmıştı. Fakat Breuer de has­tasına duygusal olarak bağlanmaya başlamıştı. Bir tarihçi şuna dikkat çekmiştir: “onun gençlik cazibesi, büyüleyici çaresizliği ve adı……..               Breuer’de kendi annesine duyduğu Ödipal arzuyu canlandırmıştı (Gay; 1988, s. 68). Bu yüzden yaşadığı durumu kendi hayatı için bir tehdit ola­rak gördü ve Anna’yı tedaviye son verdi. Anna’ya onu bir daha göreme­yeceğini söylemesinden birkaç saat sonra Anna isterik doğum sancıları çekmeye başladı. Breuer hipnoz yoluyla bu olaya bir son verdi ve söyle­nene göre ertesi gün karısıyla ikinci balayım yaşamak üzere Venedik’e gitti. Karısı bu gezide hamile kaldı.

Bu hikaye birkaç psikanalist ve tarihçi nesli tarafından adeta bir efsane olarak ölümsüzleştirildi ve tarih verilerinde ortaya çıkabilen çarpıtmalara bir başka örnek teşkil etti. Bu vakıadaki efsane, yeni bulgularla düzeltilme­den önce 100 yıl sürüp gitti. Breuer ve karısı ikinci bir balayı için Venedik’e gitmiş olabilir fakat çocuklarının doğum tarihlerine bakıldığında, karısının çocuklarından hiç birisine bu gezi sırasında hamile kalmış olamayacağı an­laşılır (Ellenberger, 1972).

Anna O.’nın öyküsü gerçekten çok bir kurguya benzemektedir, özellik­le de Breuer’in onu katartik tedavisiyle tedavi etmesi. Ellenberger tarafın­dan yapılan bir araştırma göstermiştir ki “ünlü ‘katartik tedavi prototipi’ as­lında ne bir tedavi ne de bir katarsisdi (boşalım)” (1972, s.279). Asıl adı Bertha Papenheim olan Anna O., Breuer’in tedaviyi kesmesinden sonra, bir süre için akıl hastanesinde kalmış, uzun saatlerini babasının bir portresinin altında oturarak geçirmiş ve babasının mezarını ziyaret etmesi hakkında konuşmuştu. Halüsinasyonlar gördü, nöbetler geçirdi, şiddetli baş ağrıları ve tekrarlayan lisan güçlükleri yaşadı. Bir de Breuer’in yüz ağrısından ku­rutulması için ilaç olarak verdiği morfine bağımlılık geliştirdi (Webster, 1995). Breuer Freud’a Anna’nın aklını kaçırdığından bahsetmiş, ölmesini ve böylelikle acılarının son bulmasını dilediğini söylemiştir. Bertha Pappenheim’in duygusal sıkıntılarının üstesinden ne şekilde geldiği tam olarak bilinmiyor. Ancak Pappenheim zaman içinde kadınların eğitimini destekle­yen bir sosyal aktivist ve feminist oldu. Kısa hikâyeler ve kadın haklarına ilişkin bir oyun yayınladı. Ayrıca Alman posta pulu üzerinde yer alarak onurlandırıldı (Shepherd, 1993).

Breuer’in anlattığı Anna O. vak’ası psikanalizin gelişiminde oldukça önemlidir, çünkü bu olay Freud ’a daha sonraki çalışmalarında çok belirgin olan katarsis metodunu, yani “konuşma kürü’ nü tanıtmıştı.

Cinsellik ve Serbest Çağrışım

1889 yılında aldığı küçük bir mezuniyet sonrası ödeneği Freud ’un dört buçuk ay boyunca Fransa’da Charcot ile çalışmasını mümkün kıldı. Charcot’un bir isteri hastasının tedavisinde hipnozu nasıl kullandığını gözlem­ledi ve bu adamı gözünde bir baba-figürü haline getirdi, hatta eğer Charcot’un kızıyla evlenmiş olsaydı kariyeri açısından ne büyük bir avantaj ya­kalamış olabileceği aklına geldi. Karısı Martha’ya bu genç hanımı ne kadar çekici bulduğundan bahsetti (Gelfand, 1992).

Charcot Freud ’u isteri davranışlarında cinselliğin rolü hakkında uyar­mıştı. Bir parti akşamı çok önemli bir olay oldu. Freud Charcot’un, bir hastasının problemlerinin cinsel önyargıdan kaynaklandığını iddia ederek “Yine cinsellik meselesi -daima, daima, daima” yorumunda bulunduğunu duydu (Freud, 1914). Freud ’a göre bu iddia aydınlatıcı ve ilginç bir içgörüydü. Bu olaydan sonra Freud hastalarında cinsel problemlerin izlerine karşı tetikte oldu.

Freud ayrıca Charcot’un isteri hastalarını tedavi ederken hipnozu kul­lanmasını gözlemleme fırsatı buldu. Fransız doktor isterinin (isteri kelime­si rahim anlamına gelen Yunancadaki hystera’dan türemiştir) sadece kadın­lara ait bir hastalık olduğu yolundaki geleneksel isteri görüşünün doğru ol­madığını, erkek hastalardan bazılarında da isteri semptomlarının bulunabi­leceğini gösterdi.

Viyana’ya dönmesinden bir yıl sonra Freud’a bir hastanın rahatsızlığı­nın cinsel temelli olabileceği yeniden hatırlatıldı. Rudolft Chrobak adında ünlü bir jinekolog Freud ’a sadece doktorunun her an nerede olduğunu bil­diği zamanlar rahatlayan, şiddetli anksiyete ataklarından mustarip bir kadı­nın durumunu ele alıp alamayacağını sordu. Doktor Freud ’a kadının anksiyetelerinin iktidarsız olan kocasından kaynaklandığını söyledi çünkü ka­dın 18 yıllık evliliğinden sonra hâlâ bakireydi. Feud, Chrobak’ın şöyle de­diğini yazar: “Bu hastalığın tek reçetesi aslında yeterince tanıdık, fakat bu­nu da biz yaptıramayız. Ancak şu iş görür: Rx Penis normalis dosim repetatur!” (Freud, 1914). Chrobak daha sonra bu ifadeyi kullanmadığını söyle­di (Ritvo, 1990, s.75)

Freud hastalarıyla ilgilenirken Breuer’in hipnoz ve katarsis metodunu uyguladı. Ancak hipnozdan giderek daha az memnun olmaya başlamıştı. Hipnoz semptomları gidermede başarılı görünmesine rağmen tümden iyi­leşmeyi sağlayamıyordu. Pek çok hasta başka bir dizi semptomla geri dö­nüyordu. Dahası bazı nörotik hastalar kolaylıkla veya yoğun şekilde hip­noz olamıyordu.

Bu ve diğer problemler Freud ’un tedavinin hipnotik bölümünü terk et­mesine sebep oldu fakat katarsisi bırakmadı. Yavaş yavaş psikanalitik meto­dun evrimindeki en önemli adımını geliştirdi: serbest çağrışım (free association) tekniği. (1. Bölüm’de Freud ’un Almancada “davetsiz içeri girme” veya “akın”, “saldın” anlamlarındaki kelimeleri kullandığına, İngilizce tercümede ise bunun “association” (çağrışım) olarak çevrildiğine dikkat çekmiştik.)

Bu süreçte hasta bir divana uzanır ve ne kadar utandırıcı, önemsiz veya saçma görünüyor olduğunu dikkate almadan her fikre tam bir açık­lama vermesi, açık ve içinden geldiği gibi (spontan) konuşması teşvik edilir. Freud ’un psikanalizin metodu olarak geliştirdiği bu metodun amacı muhtemelen hastanın anormal davranışlarının sebebi olan bastı­rılmış hatıra veya düşünceleri bilince getirmek, hastanın bunların farkı­na varmasını sağlamaktır.

Freud serbest çağrışım süresince ortaya çıkarılan hiçbir şeyin gelişigü­zel, rastlantısal olmadığına ve hastanın bilinçli seçimine tâbi olmadığına inanmıştı. Hastalar tarafından serbest çağrışım süresince açığa çıkarılan bil­giler, yaşadıkları iç çatışmaların özelliği sayesinde önceden belirlenmişti.

Serbest çağrışım tekniği yoluyla Freud hastalarının hafızalarının çocuk­luk yaşantılarına doğru geri gittiğini ve bastırılmış hatıraların çoğunun cin­sel konularla ilgili olduğunu bulmuştu. Freud hastalarının rahatsızlıkları­nın etiyolojisinde cinsel faktörlerin muhtemel bir rolü olduğu düşüncesine daha önceden hazırlıklıydı. Freud tabii ki cinsel patolojiler hakkındaki güncel literatürden haberdar olarak, hastalarının öyküsünde cinsel mater­yallerin ortaya çıkışma daha fazla dikkat eder hale gelmişti. 1898 yılından itibaren şuna olmuştu: “Pratikte nörotik hastalıkların en önemli ve doğru­dan sebepleri cinsel yaşamdan kaynaklanan faktörler içerisinde bulunmuş­tur.” (Breger’den alıntı, 2000, s. 117).

Breuer’la Ayrılış

1895 yılında Breuer ve Freud psikanalizin resmi başlangıcı sayılan His­teri Üzerine Çalışmalar10 isimli kitabı yayınladılar. Freud “psikanaliz” ke­limesini ancak bir yıl sonra kullanacak olmasına rağmen, 1895 yılında psi­kanalizin resmi başlangıcını işaret eden Histeri Üzerine Çalışmalar isimli kitabı yayınladı. Kitapta daha önceden yayınlanmış, Anna O. dahil beş vak’a öyküsü, Breuer tarafından hazırlanmış teorik bir rapor eki ve Freud ’un psikoterapi üzerine yazdığı bir bölüm vardı. Kitap bazı olumsuz eleştiriler almış olmasına rağmen, sadece Avusturya’daki değil, diğer ülke­lerdeki bilimsel ve edebi dergilerden de olumlu eleştiriler aldı. Bu, Freud’un istediği ilgi ve itibarın başlangıcıydı.

Breuer kitabı yayınlamaya isteksizdi ve bu karar Freud’la kişisel ilişki­sinin sonunun bir başlangıcını işaret ediyordu. Anlaşıldığına göre araların­daki ihtilaf Freud’un nevrozun tek sebebi olarak cinselliği gören bakış açı­sından kaynaklanıyordu. Breuer nevrozlarda cinselliğin önemli olabilece­ği konusunda Freud’la aynı fikirdeydi fakat bunun nevrozun tek sebebi ol­duğuna ikna olmamıştı. Freud’un bu sonucu destekleyecek yeteri kanıtı olmadığını belirtmişti.

Freud aynı fikirde değildi. Haklı olduğuna ve düşüncesini destekleye­cek ilave veriler toplamaya ihtiyacı olduğuna inanıyordu. Belki de Freud daha fazla belge beklemeye gönülsüzdü çünkü gecikme bir başkasının bu fikri yayımlamasına ve sonuçta önceliğe sahip olmasına neden olabilirdi. Freud’un başarı ve ün hırsı yetersiz kanıtlarla baskıya gitme hakkındaki bi­limsel uyarılardan önce geliyordu.

Freud’un bu tutumu Breuer’i rahatsız etmişti ve 1898 yılı civarında ilişkileri tamamen koptu. Freud çok üzülmüştü. Ancak daha sonra his­terinin tedavisi üzerine yaptığı öncü çalışmasında Breuer’e güvendi. Breuer 1925 yılında öldüğünde Freud olgunlaşmıştı. Akıl hocasının ba­şarılarını onaylayan oldukça dokunaklı bir ölüm ilanı yazdı. Breuer’in oğluna “Yeni bilimimizin oluşturulmasında sabık babanız muhteşem bir göreve iştirak etti” diyerek bir başsağlığı mektubu yazdı. (Hirschmüller den alıntı, 1989, s. 321).

Studies on Hysteria.

Çocukluk Dönemi Tacizleri Tartışması

Freud 1890’lann ortalarında cinselliğin nevrozda belirleyici bir rolü ol­duğuna eskisinden daha fazla inanmıştı. Kadın hastalarının çoğunun, ço­ğunlukla kendi aile üyelerinin işin içinde olduğu travmatik cinsel deneyim­ler yaşadıklarını belirttiklerini gözlemledi. Ve normal cinsel yaşamı olan bir insanın nevroz geliştirmeyeceğine inanma noktasına geldi.

Freud Viyana’da 1896 yılında Psikiyatri ve Nöroloji Topluluğu’nasunduğu bir raporda hastalarının çocukluklarında sarkıntılığa maruz kal­maya benzer deneyimlerini (sarkıntılık eden kişinin daha yaşlı bir akraba, sıklıkla da baba olduğunu) ortaya koyduklarını belirtti. Günümüzde bu tür yaşantılar “çocuk istismarı” olarak adlandırılmaktadır. Freud bu sar­kıntılık (hatta iğfal) travmasının yetişkin nevroz davranışlarının ana sebe­bi olduğuna inanıyordu.

Hastalar olayları tereddütle anlatıyorlar, bu halleriyle olayı tam olarak hatırlayamadıkları, sadece hatırladıkları şekliyle anlattıkları izlenimi veri­yorlardı. Rapor yoğun eleştiri aldı ve topluluk başkanı Krafft-Ebing raporun “bilimsel bir peri masalı gibi göründüğü” yorumunu yaptı (Jones, 1953, s. 263). Freud ona eleştirilerinin aptalca olduğunu ve cehenneme gidebilece­ğini söyledi. Çoğunlukla Freud’un yazısına yönelik negatif tepkilerin, cinsel istismarın çocukluk çağında çok sık ortaya çıktığını söylediği tartışmada iz­leyicilerin şaşkınlıkları ve kızgınlıkları sebebiyle olduğu düşünülür. Freud üzerine çalışan çağdaş bir akademisyen şunu iddia etmiştir: “Freud’un taciz teorisine yönelik itirazlar ya sinirsel hastalığın temelinin muhtemelen bün­yesel olduğu inancına ya da daha sıklıkla, Freud’un klinik metotlar yoluyla elde ettiği bulguların güvenilir olmadığı temeline dayanmaktadır (Esterson, 2002, ss. 117-118). En geçerli açıklama ne olursa olsun hırslı Freud için ma­kalenin bir başarı olmaktan uzak kaldığı bir gerçektir.

Yaklaşık bir yıl sonra Freud düşüncesini değiştirdi ve çoğu durumda hastalarının anlattığı bu tür çocukluk deneyimlerinin gerçek olmadığını, aslında hiçbir zaman yaşanmadığını iddia etti. Bu iddia psikanalizin geli­şiminde bir dönüm noktası oldu. İlk olarak Freud, nevroz teorisini hasta­larının çocukluklarında cinsel taciz yaşamış oldukları inancına dayandır­dığı için, hastalarının anlattıkları hayallere ilişkin farkındalıklan Fre­ud’da şok etkisi yapmıştı.

Society of Pyschiatry and Neurology.

Bununla birlikte Freud, anlattıkları hayallerin hastalara oldukça gerçek göründüğüne karar verdi. Ve bu hayaller cinsellik üzerinde yoğunlaştığı için, cinsellik problemin kökeninde kalmaya devam etti. Bu nedenle Freud nev­rozların sebebinin cinsellik olduğuna ilişkin düşüncesini muhafaza edebildi.

Yaklaşık yüzyıl sonra, 1984 yılında Freud Arşivleri müdürü olan psika­nalist Jeffrey Masson, Freud ’u, çocukluk dönemindeki cinsel yaşantıların gerçekliği hakkında yalan söylemekle suçladığında bir anlaşmazlık patlak verdi. Mason Freud ’un hastalarının bildirdiği cinsel istismarların, gerçek­ten yaşanmış olduklarının ortaya çıktığım ve Freud ’un kendi sistemini meslektaşlarına ve halka daha makul gösterebilmek için, bunları “fantezi” olarak adlandırdığını iddia etti (Masson, 1984).

Tanınmış bilim adamlarının çoğu ikna edici kanıtlar ortaya koymadığı­nı söyleyerek Masson’un iddialarını kınadılar (Malcolm, 1984). Bu tartışma yurt çapındaki bir gazeteye ve dergi reklamlarına taşındı. Washington Post’ta yayımlanan bir röportajda Paul Roazen ve Peter Gay adlı Freud uzmanları; Masson’un iddiasını “bir aldatmaca”, “ciddi bir iftira” ve “psika­naliz tarihinin ciddi bir çarpıtması” olarak tanımladılar (Şubat 19, 1984). Freud çocukluk dönemindeki cinsel istismarın gerçekte ara sıra olduğuna dair inancını hiç terk etmedi. Düşüncesini değiştirdiği nokta bu olayların daima ve mutlaka olmuş olduğu idi.

Freud şunu da ifade etmiştir: “Çocuklara yönelik baştan çıkartıcı dav­ranışların bu denli yaygın olması hemen hemen hiç inanılır değil” (Freud, 1954, ss. 215-216).

Zaten son dönemlerde yapılan araştırmalar çocuğun cinsel istismarının genel olarak zannedilenden daha yaygın olduğunu ortaya koydu. Bir yazar şuna dikkat çekti: “Baba-kız ensestinin gerçekten vuku bulması profesyonel literatürün itiraf edebileceğinden çok daha fazladır” (Lerman, 1986, s. 65). Hatta bazı psikanalistler Freud ’un ilk düşüncesinin doğru olduğunu iddia ettiler. Freud ’un Masson’un iddia ettiği gibi gerçekleri kasten gizlediğine ve­ya gerçekten hastalarının sadece fantazilerini aktardığına inandığına dair ke­sin bir şey bilmiyoruz. Bununla birlikte şu da mümkündür: “Freud ’un hastalarının çoğu çocukluk yaşantıları hakkında Freud ’un inanmaya hazır oldu­ğundan çok daha fazla doğruyu söylüyorlardı” (Crewsdon, 1988, s.41).

1930’larda, Freud ’un izinden gidenlerden birisi olan Sandor Ferenezi de aynı sonuca ulaşmıştı. Ferenezi kendi hastalarının açıklamalarına daya­narak Ödipal kompleksin fantazilerden değil, gerçek cinsel istismar davranışlarından kaynaklandığına karar vermiştir. Bulgularını 1932 yılındaki psikanaliz kongresinde anlattığında Freud onun konuşmasına engel olma­ya çalışmıştı. Başaramayınca da ona muhalif oldu.

Bundan başka Freud’un istismar teorisini şu nedenle de değiştirmiş ola­bileceği belirtildi: Eğer teori doğru kabul edilirse, tüm babalar, Freud ’un kendi babası da dahil olmak üzere, çocuklarına karşı sapıkça davranışlar yapmış olmakla itham edileceklerdi (Krüll, 1986).

1980’lerin sonlarında ve 1990’larda çocukluktaki bastırılmış cinsel is­tismar anılarının gerçekliği meselesi sansasyonel bir raporla tekrar gün yü­züne çıktı. 1990’da bir adam kızının hatırladığı 20 yıl öncesine ait bastırıl­mış anısında bir katil olmakla suçlanmıştı. Kız birdenbire babasının çocuk­luk arkadaşını öldürdüğünü hatırlamıştı. Pek çok kadın babalarına, amca­larına ve aile dostlarına karşı çocukluklarında vuku bulan cinsel istismar suçlamasında bulunmuştu.

Kendini Analiz ve Rüyaların Yorumu

Duygusal yaşantımızda cinselliğin rolü üzerinde şiddetle duran Freud ’un kişisel olarak cinselliğe karşı olumsuz bir tutum içinde olması ilginçtir. Sü­rekli olarak nevroz geliştirmemiş insanlar için dahi, cinselliğe düşkünlüğün tehlikeleri hakkında yazılar yazmış ve bu “kaba hayvani ihtiyaca” tenezzül et­memeye çalışmamız gerektiğini iddia etmişti. Freud ’a göre cinsel faaliyetler küçük düşürücü faaliyetlerdir; insanın hem bedenini hem de zihnini kirletir. 1897 yılında 41 yaşındayken, bir arkadaşına şahsen kendisinin cinselliği bü­tünüyle terk ettiğini yazmış ve şunu eklemişti: “Cinsel tahrik benim gibi bir insan için artık işe yaramaz” (Freud, 1954, s.227). Freud ’un ara sıra iktidar­sızlık çektiği dönemler oluyordu ve bazen standart doğum kontrol yöntem­leri olan prezervatiflerden ve cinsel birleşmenin yarıda kesilmesinden nefret etmesi sebebiyle bir süre için cinsel yaşamdan uzak duruyordu.

Freud cinsel hayatlarının bitmesinde dolayı karısını suçlamış ve rüya­larından bazılarını karısının onu cinselliği bırakmaya zorlamasından ötürü hissettiği kırgınlığın bir göstergesi olarak ele almıştır. Bir biyografi yazan şunları yazmıştır: “Kırgınlık hissediyordu çünkü karısı kolayca hamile ka­lıyordu, çünkü hamileliği boyunca çok sık hasta oluyordu ve [doğurma dı­şında] her tür cinsel aktivitede bulunmayı reddediyordu (Elms, 1994, s. 45). Freud ’un cinsellikle ilgili çatışmaları taraftarları halkasında yer alacak gibi görünen güzel kadınlarla ilgilenmesine ve büyülenmesine sebep oldu. Bir arkadaşı Freud ’un öğrencileri arasında “Bir tesadüften çok daha fazla sa­yıda pek çok çekici kadın vardı” yorumunu yaptı (Roazen, 1993, s.138).

Freud aynı yıl cinsel aktivitelerini tamamen terk etmeye karar verdi ve kendini analiz etme (self- analysis) görevine başladı. Birkaç sene boyunca nörotik zorlukların bir bölümünü yaşadı. Kendi durumunu anksiyete nevrozu olarak teşhis etti ve rahatsızlığının sebebinin cinsel gerilimin birikmesi ola­rak ifade etti. Geçirdiği büyük bir nevroz epizodunu cinselliği terk ettiği yıl “bilince anlaşılabilir gelmeyen tuhaf bir zihin durumu, puslu düşünceler ve gizli şüpheler, hayal meyal görülebilen bir ışık huzmesi” şeklinde tanımladı (Freud, 1954, s.210-212). Migren ağrıları, üriner problemler ve spastik kolon rahatsızlıkları yaşadı ve ölüm, yolculuk, açık mekanlar ve kalp hastalıkları hakkında anksiyete duygularının etkisi altında kaldı. Bu dönem Freud için şiddetli iç karmaşalar yaşadığı bir dönem olduğu kadar, hayatının en üretken faaliyetlerini de ortaya koyduğu bir dönemdi. Gerçekten de nevroz teorisinin büyük bölümü kendi nörotik problemlerinden ve onları analiz etme çabala­rından türemiştir. “Kendim için en önemli hasta gene kendimim” demişti (Gardner’dan alıntı, 1993, s.71). Kendine yönelik teşhisi, cinsel gerilimin bi­rikmesinden kaynaklanan anksiyete nevrozu ve nevrasteni idi. Daha önceden erkek nevrastenisinin mastürbasyondan kaynaklandığı ve anksiyete nevrozu­nun cinsel birleşmenin kesintiye uğraması ve cinsel birleşmeden kaçınma gi­bi normal olmayan uygulamalarla ilişkili olduğu sonucuna ulaşmıştı. Kendi semptomlarını bu şekilde etiketlendirmesiyle “kişisel yaşantısı özel teorisinin çok içinde yer almıştı ve teorisinin yardımıyla kendi problemlerini yorumla­maya ve çözümlemeye çalışıyordu… Freud ’un gerçek nevroz teorisi sonuçta onun kendi nörotik semptomlarının bir teorisiydi” (Krüll, 1986, s. 14, 20). Kendini analizi, kendisini ve hastalarını daha iyi anlamasını sağlayacak bir araç olarak ele aldı ve rüya analizini (dream analysis) kullandı.

Çalışma sürecinde Freud bir hastasının rüyalarının, önemli duygusal materyallerin kaynağı olarak oldukça zengin olduğunu keşfetti. Rüyalar ço­ğunlukla bir rahatsızlığın altta yatan sebepleri hakkında değerli ipuçları içeriyordu. Freud her şeyin bir sebebinin olduğunu belirten pozitivist gö­rüşünden ötürü, bir rüyadaki olayların tamamen anlamdan yoksun olama­yacağını düşünmüştü; rüyalar kişinin bilinçaltındaki bir şeylerden kaynak­lanıyor olmalıydı. (Rüya imgelerinin sembolik olduğu görüşü sadece Freud ’a özgü değildir, aslında antik zamanlara dayanan bir teoridir).

Kendisini serbest çağrışım yoluyla analiz edemeyeceğini kavrayan Freud (aynı anda hem hasta hem de terapist rollerinde olmak çok zordu) rüyaları­nı incelemeye karar verdi. Her sabah uyandığında bir gece önce gördüğü rü­yaları kaydetti ve rüyasında gördüğü şeyler için serbest çağrışımı uyguladı.

Rüyaların araştırılması yoluyla Freud kendi babasına yönelik hatırı sa­yılır bir düşmanlık hissetti. Annesine yönelik cinsel arzularını ilk defa ha­tırladı ve en büyük ablasına yönelik hissettiği cinsel arzularını rüyasında gördü. Bilinçdışının yoğun bir araştırması, teorisinin temelini oluşturdu. Sonunda psikanalitik sistemimin büyük bir kısmını, kendi nörotik epizot­larını ve çocukluk yaşantılarını analiz ederek formüle etti. Derin bir kavra­yışla şunu gözlemledi: “Kendim için en önemli hastam gene kendi kişiliğim oldu” (Gay’dan alıntı, 1988, s.96).

Kendini analiz yaklaşık iki yıl sürdü ve bugün Freud ’un en temel çalış­ması olduğu düşünülen Rüya Yorumları12 (1900) isimli kitabıyla doruğa ulaştı. Daha sonra bu kitabın “benim elde ettiğim hâzinelerim olan keşifle­rin en değerlisini” içerdiğini söylemişti (Forrester’dan alıntı, 1988). Freud bu kitabında kendi çocukluk yaşantılarına dayanarak ilk kez Ödipal komp­leksin ana hatlarını çizdi. Çalışma herkesten övgü almadı fakat yine de ge­niş kapsamlı bir tanınma ve olumlu yorumlarla sonuçlandı. Felsefe ve nöropsikiyatri gibi alandaki farklı mesleki dergiler, tıpkı Viyana, Berlin ve Av­rupa’nın diğer başkentlerindeki gazete ve popüler dergiler gibi kitabı incele­yip çeşitli yönlerden eleştirdiler. Zürih’te Carl Jung isimli genç bir adam da kitabı okudu ve en azından kısa bir süre için hızla yeni psikanalize yöneldi.

Rüya Yorumlan sonunda öylesine başarılı olmuştu ki, henüz Freud ya­şarken sekiz baskı yapmıştı. Freud rüya analizini psikanalizde kullandığı tekniklerle birleştirmişti ve hayatının geri kalan bölümünde her bir günü­nün son yanm saatini kendini analize adamıştı.

Freud rüya analizini standart bir psikanalitik teknik olarak uyarladı ve her bir günün sonundaki yarım saati rüyalarını analiz etmeye ayırdı. Fre­ud ‘un rüyalarının 40’tan fazlasını bu kitapta anlatması ilginçtir. Kendisi rüyaların tipik olarak çocuksu cinsel arzulan barındırdığı tezine rağmen kita­bında anlattığı rüyaların küçük bir kısmında cinsel bir içerik vardı. Fre­ud ’un rüyalarındaki en belirgin tema kendisinin kabul etmediği kişisel bir özellik olan hırstı (Welsh, 1994).

The Interpretations of Dreams.

Daha Geniş Kitlelerce Tanınma ve Uyuşmazlıklar

1900’den sonraki üretken yıllarda Freud yeni düşünceler geliştirdi ve yaydı. 1901’de şimdinin ünlü Freud sürçmelerini (Freudian slip) içeren Günlük Yaşamın Psikopatolojisi13 isimli kitabını yayımladı. Freud nörotik semptomlarda olduğu gibi bir insanın günlük davranışlarında da, bilinçaltı düşüncelerin açığa çıkmak için savaştıklarını ve bu nedenle de düşünce ve davranışları değiştirebildiklerini iddia etmişti. Freud dil sürçmesi veya unutmanın sebeplerinin aslında açığa vurulamayan güdülerin gerçek bir yansıması olabileceğini belirtmişti.

Freud’un sonraki kitabı Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme14 1905 yı­lında ortaya kondu (Freud, 1905b). Bundan üç sene önce bazı öğrencileri Freud ’a haftada bir gün tartışma grubu oluşturması için ısrar ettiler, böyle- ce Freud ’un psikanalizi hakkında daha fazla şey öğrenebileceklerdi. İlk top­lantılarının konusunun puro yapımının psikolojisi olduğu söylenmiştir (Kerr, 1993). Bu grubun ilk müdavimleri arasında bulunan Alfred Adler ve Carl Jung daha sonra, cinselliğe yaptığı vurguya katılmayanlara asla müsa­maha göstermeyen Freud ’a muhalefetleriyle ünlü oldular (bakınız Bölüm 14). Ancak müdavimlerin çoğunluğu “sıra dışı nörotikler” olarak nitelendirildi (Gardner, 1993, s. 51). Anna Freud onları “tuhaf kişiler, rü­yalar görenler ve nörotik acıyı kendi yaşantılarından biliyor olanlar” şeklin­de hatırlamıştır (Coles’ten alıntı, 1998, s. 144). Grup üyelerinden birisi olan Herbert Nunberg şunları hatırlamaktadır: “Onlar sadece diğerlerinin problemlerini değil, ayrıca kendi yaşadıkları güçlükleri de tartışıyorlar, iç­sel çatışmalarını ortaya koyuyorlar, mastürbasyonlarını, fantezilerini ve ebeveynleriyle, arkadaşlarıyla, eşleriyle ve çocuklarıyla ilgili hatırladıkları şeyleri itiraf ediyorlardı” (Breger’den alıntı, 2000, s. 178).

Freud ve Breuer arasındaki ilişkinin kopmasıyla birlikte, Freud teori­sindeki cinselliğin rolüyle ilgili ihtilaflara müsamaha göstermedi. Freud bu düşüncesini kabul etmeyen veya değiştirmeye kalkışan herkesi hemen afo­roz ederdi ve bu birkaç defa önemli müdavimlerinin başına gelmişti. Freud daha sonra şunları yazmıştı: “Psikanaliz benim eserimdir, on yıl boyunca kendisi hakkında psikanalizle düşünen tek insan benim… Psikanalizin ne olduğunu hiç kimse benden daha iyi bilemez” (Freud, 1914).

The Psychopathology of Everyday Life.

Three Essays on the Theory of Sexuality.

20. yüzyılın ilk on yılında Freud ’un kişisel ve mesleki durumu gelişti. Uygulamaları arttı ve giderek daha fazla insan onun resmi bildirilerini cid­diyetle okur hale geldi. 1909 yılında Freud ve Carl Jung, G. Stanley Hail ta­rafından Massachusetts’deki Clark Üniversitesinin yirminci kuruluş yıldö­nümünde konuşmak üzere davet edildiklerinde Freud uluslararası bir ka­bulün ilk işaretini almış oldu. Burada kendisine fahri psikoloji doktorası verildi. (Jung da eğitim ve sosyal sağlık alanlarında derece aldı).

Bu Freud için oldukça duygulu bir tecrübeydi ve burada aralarında Wil­liam James, James McKeen Cattell ve E. B. Titchener’in bulunduğu dönemin seçkin pek çok psikologu ile karşılaştı. “Kuşkusuz Freud’un konuşmasından en fazla etkilenen kişi yine Freud’un kendisiydi. izleyicilere kendisini adeta Avrupa’nın en nitelikli kişisi olarak tanıttı. Çok önemli ampirik keşifler ya­pan bir bilim adamı ve terapist olduğunu söyledi ve çevresindeki insanlarda ona dalkavukluk yapmaktan geri durmadılar” (Kerr, 1993, s.243-244). Fre­ud’un Clark’ta verdiği beş konferans ertesi yıl Amerikan Psikoloji Dergisi’nde yayınlandı ve daha sonra birkaç dile tercüme edildi (Freud, 1909/1910).

1911 yılında Amerikan Psikanalitik Birliğinin (The American Psycho­analytic Association) kurulmasını New York, Boston, Chicago ve Washing­ton, D C.’de psikanalitik topluluklarının kurulması izledi.

Freud’un bilinçaltı kavramı Amerikan halkı tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. İnsanlar Kanadalı psikolog H. Addington Bruce’un yazılan saye­sinde daha önce de bu düşünceyle ilgilenmişlerdi. Bruce 1903 ile 1917 yılla- n arasında bilinçaltı hakkında 63 gazete makalesi, 7 kitap yazmış ve Freud ‘un çalışmalarının halkın ilgisini çekmesine yardımcı olmuştu (Dennis, 1991).

ABD’ye yaptığı bu gezide oldukça iyi karşılanmış ve onurlandırılmış ol­masına rağmen Freud, ABD’den kötü izlenimlerle ayrılmıştı. Amerikan yiye­ceklerinin niteliğinden, banyoların azlığından, dille ilgili güçlüklerden ve kültürlü bir Avrupalıyı şok edecek derecede serbest olan sosyal yaşamın gay­ri resmiliğinden sızlanmıştı. Niagara Şelalesi’nde kendisine “eski dostum” di­ye hitap eden bir kılavuzdan rahatsız olmuştu. Amerika’ya bir daha gitmedi ve biyografisini yazan Ernest Jones’a “Amerika bir hatadır, dev bir hata; ger­çektir fakat ne yazık ki hatadır” yorumunu yapmıştı (Jones, 1955, s.60). Ara­dan geçen zaman onun fikrini değiştirmedi. Birleşik Devletler’e yaptığı gezi­den 14 yıl sonra kendisine neden bu geziden hoşlanmamış olduğu soruldu. Şöyle dedi: “Amerika’dan nefret etmiyorum! Sadece pişmanım! Hatta Columbus’un onu keşfetmesine bile üzülüyorum!” (Rabkin’den alıntı, 1990, s.34). Freud ’un uzun yıllar yaşadığı Viyana’dan da hoşlanmaması ilginçtir.

20. yüzyılın ilk yirmi senesinde resmi psikanaliz ailesi uyuşmazlıklar, an­laşmazlıklar, muhalefet ve eksiklikler sebebiyle koptu. 1911 yılında Adler ve 1914 yılında Freud ’un manevi oğlu ve psikanalizin mirasçısı olarak gördüğü Jung aileden koptu. Freud öfkeliydi. Ailece yenen bir akşam yemeğinde onların vefasızlıklarından yakındı. Teyzesi şunu söyledi: “Problem sende Sigi, sa­dece senin insanları anlamamanda” (Hilgard’dan alıntı, 1987, s.641). I. Dün­ya Savaşı’na gelinmeden üç rakip grup oluşmuştu fakat Freud “psikanaliz” is­mini sadece kendi grubu için korumayı başardı. Savaş yıllan Freud ’un zihin­sel ilerlemesine, hasta sayısının azalmasına ve bu yüzden de gelirinde bir dü­şüşe sebep oldu. Karısını, altı çocuğunu ve baldızını geçindirmek durumun­da olan Freud sürekli olarak mali problemlerle ilgilenmek zorunda kaldı.

Freud ’un Son Yılları

Freud isminin zirvesine 1919’dan 1939’a dek olan dönemde ulaştı. Çok çalışmaya ve her gün birkaç saat hastalarını görmeye fakat her yaz üç aylık tatillerini yapmaya devam etti. 1920’lerde psikanaliz sadece rahatsızlıkları tedavi etme metodu olmaktan ziyade, insan motivasyonunu ve kişiliğini bütünüyle anlamak üzere teorik bir sistem olarak gelişti. (Bu kavramsal sis­tem, bu bölümde daha sonra ele alınacaktır.)

1923 yılında Freud’un ağız kanserine tutulduğu anlaşıldı. Yaşamının son 16 yılı neredeyse hiç bitmeyen ağrılarla geçti. 33 ameliyat geçirdi, damağının ve üst çenesinin bir bölümü alındı. Radyoloji tedavisi gördü; ayrıca bazı dok­torların kanserin gelişmesini durdurabilir düşüncesinden dolayı vasektomi ameliyatı oldu (Romm, 1984). Ameliyattan sonra kullanması gereken protez konuşmasını zorlaştırdı ve onu anlamak giderek zorlaşmaya başladı.15

Freud hastalarını ve müdavimlerini görmeye devam etmesine rağmen diğer kişisel ilişkilerden kaçındı. Günde 20 sigara içiyordu ve hastalığının teşhisinden sonra da içmeye devam etti.

Hitler 1933 yılında iktidara geldiğinde psikanaliz üzerindeki resmi Na­zi düşüncesi Freud’un kitaplarının 1933 Mayısı’nda Berlin’deki bir otomo­bil yarışında aleni olarak yakılmasıyla belli oldu. Ciltler dolusu kitap ateşin üstüne savrulurken bir Nazi konuşmacı bağırıyordu, “Ruhu yok eden, cin­sel yaşamı abartanlara karşı -insan ruhunun asaleti adına- size bir Sigmund Freud yazısını yakmayı teklif ediyorum!” (Schur, 1972, s.446). Freud “Bi­zimki de ne ilerleme! Orta Çağda olsa beni yakarlardı, bugünlerde kitapla­rımı yakmakla tatmin oluyorlar” yorumunu yaptı (Jones, 1957, s. 182).

1934 yılı geçmeden ileri görüşlü Yahudi psikanalistler ve psikologlar Al­manya’yı terk etti. Psikanalizin Almanya’da kökünü kurutmayı hedefleyen güçlü Nazi kampanyası öyle etkili olmuştu ki, bir zamanlar çok yaygın olan Freud’un tüm bilgileri neredeyse tamamen yok olmuştu. Berlin’de Naziler ta­rafından kurulan Alman Psikoloji Araştırmaları ve Psikoterapi Enstitüsünden bir öğrenci şunu hatırlıyordu: “Freud’un adı hiçbir zaman anılmadı ve tüm kitapları kilitli bir dolapta muhafaza edildi” (New York Times, 3 Temmuz, 1984). Pek çok önemli psikanalitik kitabın Almancası mevcut değildir.

Freud arkadaşlarının tavsiyelerine rağmen Viyana’da kalmakta ısrar etti. 1938 Martı’nda Almanya Avusturya’yı işgal etti ve 15 Mart’ta bir Nazi çetesi ta­rafından evi istila edildi. Bir hafta sonra kızı Anna tutuklandı ve bir gün alıko­yuldu. Bu son olay Freud ’u kendi güvenliği için kaçması gerektiğine ikna etti, ancak satılmamış kitapları yakılmak üzere İsviçre’den geri getirilmedikçe git-

Yazar Anthony Burgess Freud’un şimdi müze olan Viyana’daki evine yaptığı bir ziyareti anlatmıştır (New York Times, Ekim 7, 1984). Buradan size Freud ’un acılar içinde geçen son yıllarını hatırlatacak akılda kalıcı bir şeyler satın alabilirsiniz. “Freud’un konuşurken acı veren protezinin tıkırtılarıyla kusursuz bir İngilizce konuştuğu bir fonograf kayıt ci­hazı satın alabilirsiniz.”

meşine izin verilmedi. Naziler daha sonra kısmen Amerikan büyükelçiliğinin girişimleriyle, Freud’un İngiltere’ye geçmesine izin verdiler. Daha sonra Freud’un kız kardeşlerinden dört tanesi Nazi toplama kamplarında öldürüldü.

Freud’un Viyana’dan gidişinde hoşa gitmeyen bir olay oldu. Freud oturma izni almayı sağlamak için, Gestapo tarafından “saygılı ve düşünce­li” muamele gördüğünü ve şikayet etmesini gerektirecek hiçbir şey olmadı­ğını belirten bir belge imzalamak zorunda bırakıldı. Belgeyi imzaladı. “Ges- tapo’yu herkese şiddetle tavsiye ederim” ifadesini de belgeye eklediği söylenir. (Jones, 1957, s.226).

Sigmund Freud

Freud İngiltere’de iyi karşılanmış olmasına rağmen, sağlığının hızla kö­tüleşmesi sebebiyle hayatının son yılında hiç huzurlu olamadı. Zihinsel ola­rak uyanık olmaya ve hayatının sonuna dek çalışmaya devam etti. Günlü­ğünde ve arkadaşlarına yazdığı mektuplarda yayılmakta olan kanser hasta­lığından ötürü yaşadığı ağrı hakkında yazdı. “İşlerimi on iki gün için iptal etmek zorunda kalmıştım, ağrı içinde yatıyordum, başkalarının uzanması için koyduğum divanda sıcak su torbalan duruyordu” (Freud, 1939/1992. s. 229). Freud zihinsel olarak açık kalmaya devam etti ve nerdeyse son ana dek çalıştı. Freud yıllar önce Max Schur’u kendi özel doktoru olarak seçti­ğinde, onu kendisinin gereksiz yere acı çekmemesini sağlayacağına söz verdirmişti. 21 Eylül 1939’da Schur’a bu konuşmalarını hatırlattı. “Zamanım geldiğinde yan yolda bırakmayacağına söz vermiştin. Artık sadece işkence çekiyorum, yaşamanın bir anlamı kalmadı” (Schur, 1972, s.529). Doktor. Freud ’a aşın dozda morfin verdi ve 12 saat sonra dozu yineledi. Freud ko­maya girdi ve yıllarca çektiği acılar 23 Eylül 1939’da son buldu.

Kaynak: Modern Psikoloji Tarihi, Duane P. Schultz, Sydney Elle  Schultz, Kaknüs Yayınları,

2 Comments »